Bu yıl doğum günü hediyesi olarak ablam bana, Özbekistan’a uçak bileti aldı. Epeydir merak ettiğim bir ülkeydi, uygun bir tur araştırıyordum derken, tursuz, şehirlerarası trenlerle kendi başımıza gezilebileceğimiz kadar güvenli olduğunu öğrenince, bir haftalık makul bir program yapıp 17 Ekim Cumartesi sabahı Taşkent Havalimanında buluştuk.
Bugünkü Özbekistan Cumhuriyeti, 1991’e kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine bağlıydı. Dolayısıyla şehirlerindeki geniş bulvarlar, çok şeritli yollar, kocaman parklar hep Sovyetlerden kalma. Bir zamanlar Sovyetler Birliğinin en büyük başkentlerinden olan, Moskova’yı ve Bakü’yü hatırlatan Taşkent’in ferah yollarındaki ağaçlarından kuş sesleri geliyordu. En son hangi şehirde, ne zaman kuş sesi duymuştum acaba?

Özbek Türkçesi bizim Türkçeye benziyor. Hızlı konuştuklarında kulağa Farsça gibi gelse de, Latin alfabesi kullandıkları için yazılı levhaları anlamak daha kolay. Her yerde ‘Müstakilliğin’ (Bağımsızlığın) 35.yılına dair panolar asılı. ‘Ayollar Kiyimlari’ kadın giyimleri mesela, ‘Gozallik Saloni’ güzellik salonu… ‘İltimas’ lütfen, ‘Rahmat’ teşekkürler… Kafelerde tatlılar; ‘şirinlikler’ 😊
Taşkent’teki ilk sabah otelimizde biraz dinlendikten sonra, otelin yakınındaki Milli Uygulamalı Sanatlar Müzesine gittik. ‘Amiliy Sanat ve Hunarmandcılık Tarihiy Muzey’. Özbekistan coğrafyası İslamiyet’in altın çağlarına şahit olmuş, Rus Çarlığının egemenliğine girmeden önce, özellikle 1200-1600’ler arasında dünyanın en önemli ilim ve bilim merkezi imiş. Bu dönemden önce de zaten İpek Yolu üzerindeki şehirleriyle, dönemin en gözde topraklarıymış. Dolayısıyla mimaride, çinide, minyatürde, oymacılıkta o ihtişamlı dönemlerden müthiş eserler kalmış. İlk günkü müzede gördüğümüz, küçük suretleri dizilmiş o sanatların devasa medreselere işlenmiş hallerine en çok Semerkant’ta şahit olduk ve çok etkilendik. Bir de ‘suzani’ dedikleri dokuma sanatına dair çokça örnek vardı o müzede.




İlk gün Taşkent’te neyin nerede olduğunu anlayana kadar epey yürüdük. Özbeklerin bugün milli bir değer olarak en çok sahiplendiği ataları: Amir Timur. Hemen her şehirde büyük bir heykeli olan, Osmanlı Tarihinde; 1402 Ankara Savaşında Yıldırım Bayezid’i yenen Timurlenk (Aksak Timur) olarak öğrendiğimiz Timur Han, 14., 15. Ve 16 yüzyılda sınırları Anadolu’dan Hindistan’a kadar uzanan bir imparatorluk kurmuş. Dünyanın en önemli bilim adamlarını buraya getirerek ileride ‘Timurlu Rönesansı’ diye anılacak bir zamana imzasını atmış. Katıymış, kanlıymış fakat aynı zamanda ufku açık, sanata, ilime önem veren bir hükümdarmış. Öyle ki, torunu Uluğ Bey, hükümdarlıktan çok astronomiyle ilgilenen, rasathanesinden çıkmayan, ismi bugünkü astronomi çalışmalarında dahi anılan bir bilim adamı olmuş. Çağatay Türkçesinin kadim örneklerini yazan Ali Şir Nevai de buralarda yaşamış. İbn-i Sina da keza, aynı asırda burada yetişmiş, yazdığı tıp kitabı yüzyıllar sonra İtalya’da okutulmuş.
Gitmeden önce youtube’dan Özbekistan’a dair epey bir şey izledim. Taşkent’teki ilk gün, izlediklerimden aklımda kalan Beş Kazan Restoranlarından birinde yemek yiyelim istedim. Yanında bir dilim tadımlık at eti ve küçük birer bıldırcın yumurtası ile servis edilen Özbek Pilavı söyledik. Yağlı geldi, çok beğenmedik. Asıl daha sonra Buhara’da yediğim pilavı unutamayacağım. Yine Buhara’daki havuz kenarında yediğimiz şaşlıkları (şiş kebap)… Bir de her gün yediğimiz, dışı puf böreği gibi, içi tavuklu ya da kırmızı etli samsaları…
Amir Timur Meydanını bulduk. Güzel bir parkın ortasında dev bir Timur heykeli, arkasında 1974’de, Sovyetlerin önemli konuklarını ağırlamak için yaptırılmış Özbekistan Oteli. Taşkent 1966’da ağır bir deprem yaşamış ve sonrasında gerçek anlamda kentsel olarak dönüştürülmüş. Taşkent’teki turistik noktaların büyük bir kısmı yakın dönemde yapılmış fakat Semerkant ve Buhara’daki yüzlerce yıl evvel dikilmiş tarihi yapılar hep Sovyetler Döneminde restore edilip korunmuş. Taşkent’i son gün daha bilinçli ve rahat gezdik. Sovyetlerden kalma metro duraklarına indik. En çok, otelimize en yakın durak olan Kozmonotlar Durağını sevdik. Cıvıl cıvıl Chorsu Bazar’ında (Çarşı Pazar) dolaştık, Timurlu Devleti Tarihi Müzesine gittik, Müstakillik Meydanında yürüdük. 35 yıl önce ismi Lenin Meydanı olan Müstakillik Meydanında, bugün dünya küresinin olduğu yerde Lenin heykeli varmış. Taşkent’teki Çarşı Pazar’da da, Semerkant ve Buhara’da da sık sık Sovyetlerden kalma nesnelerin, rozetlerin, afişlerin, küçük büstlerin satıldığı bit pazarı benzeri sergilere rastladık. Rejimler, siyasetler, yönetimler değişiyor, insanlar gidiyor, anılar bu nesnelerde kalıyor. Gidenlerin hikayeleri bu nesnelerden hüzünle bakıyor.









Taşkent’teki İmam Hüseyin Kompleksine gitmedik. İlgimizi çekmedi çünkü. İlber Ortaylı’nın ‘ölmeden önce görülmesi gereken beş şehir’inin ikisi Semerkant ve Buhara’ymış. Hem Türk vatandaşlarına vizesiz olduğu için, hem de İslam Kültürüne dair önemli eserlerin ve ataların anıt mezarlarının büyük bir kısmı bu topraklarda olduğu için, biraz da Ortaylı’nın uyandırdığı merakla belki, son yıllarda Özbekistan’a giden Türk turist sayısı çok artmış. Daha da artacak gibi. 37 milyonluk nüfusun çoğu Türkçe konuşuyor. İletişim kurduğumuz esnafın, taksicilerin neredeyse hepsinin Türkiye’de çalışmış ya da çalışan bir yakını vardı. Enflasyon onlarda da kötü. Özbek Som’u bol sıfırlı ve TL’den düşük olduğu için fiyatlar, özellikle taksi fiyatları bize göre çok ucuz. Sovyetlerdeki kapalı yıllardan sonra yerel halk turiste yeni yeni alışıyor belli ki. 1921’e Arap Alfabesi kullanılmış, sonra Sovyetlerle birlikte okullarda anadil Özbekçenin yanında Rusça zorunlu olmuş. Sovyetler dağılsa da ikinci dil hala Rusça. Sarışın olduğumuz için bizi de sık sık Rus sanıp Rusça sorular sordular. İnsanları kibar, saygılı ve yardımsever. Genç kızları tıpkı Azerbaycan’daki gibi bellerine kadar uzun, siyah saçlı. Ve benim en çok özendiğim detay; sokaklar tertemiz! Yerlerde öbek olmuş çöpler savrulmuyor bizim sokaklarımızdaki gibi!
İkinci günün öğleninde Semerkant’a indik. En çok Semerkant’ı sevdik. Amin Maaoluf’un Semerkant romanını lisedeyken okumuştum, gitmeden tekrar okudum. ‘’Semerkant; Dünyanın ezelden beri güneşe çevirdiği en güzel yüz’’ diyordu girişinde. Romanın devamında Ömer Hayyam’ın durakları içinde Semerkant çok az yer alsa da, biz bir haftalık gezimizin en uzun vaktini, dolu dolu üç günü orada geçirdik.






Registan Meydanı dedikleri; üç devasa medreseden oluşan, akşamları ışıklandırılınca bin bir gece masallarının fonu gibi duran bir meydan. Şehrin en turistik ve en kalabalık yeri. Medreselerin içlerine girip uzun uzun gezmeyi son güne bıraktık. İlk gün hiçbir yapının içine girmeden, bol yürümeli bir saha araştırması yaptık. İkinci gün gezmeye Şah-ı Zinde ile başladık. Şah-ı Zinde; Hz. Muhammed’in kuzeni Kusem Bin Abbas’ın 7. yüzyılda İslamiyet’i yaymak için bu topraklara gelip şehit olmasının ardından onun adına yapılan ve gittikçe büyütülen anıt mezarlar kompleksi. O mavi çinili yuvarlak kubbeler, oymalı tavanlar, kapılar… Ne şahane! Her bir milimi muazzam simetrilerle, müthiş matematik hesaplarıyla yapılmış. Sonrasındaki restorasyon da incelikli olmuş ki, şimdi her gün yüzlerce turist tarafından hayranlıkla ziyaret ediliyor. İşte burayı ve Registan Meydanının içini gezince, mimari yapıların birbirine çok benzediğini düşünüp Timur’un mezar külliyesi için yaptırılan Gor Amir’in ve Timur’un karısı için yaptırılan Bibi Hanım Camiinin içine girmedik. Üç gün boyunca günün farklı saatlerinde geçtiğimiz İslam Kerimov Caddesinden yine devasa olan Bibi Hanım’ın sonbahar ışıklarıyla dolu fotoğraflarını çektik. İslam Kerimov, Sovyetlerden ayrılan cumhuriyetin ilk devlet başkanı olmuş. 2016’daki ölümüne kadar iktidardaymış. Devlet başkanlığı esnasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki Özbekistan karnesi pek parlak değilmiş. Akabinde gelen ve halen başta olan Şevket Mirzayoyev’in daha liberal ve dışa dönük olduğu söyleniyor. Turizm de onun döneminde artmış.







Registan, Farsça ‘kum ülkesi’ demekmiş. Uluğ Bey Medresesi, Şirdar Medresesi ve Tilla-Kari Medresesinin kapılarının baktığı görkemli bir alan. Timurlu Devletinin başkenti olan Semerkant, onlarca medresesi ve bedesteni ile Amin Maaoluf’un dediği gibi, Dünya’nın güneşe dönük yüzüymüş. Yedi yüz yıl öncesinin Oxford’u, Harvard’ı yani… Uluğ Bey daha o zamanlar bir yılın 365 gün, 6 saat, 10 dakika, 8 saniye olduğu hesaplamış. Bugünkü hesaba çok çok yakın! Medreselerin restorasyon görmüş süslemeleri, renkleri ve desenleri farklı olsa da mimari plan hepsinde aynı; talebelerin konaklayacağı küçük odalar, hocaların odaları ve tüm odaların kapılarının açıldığı ağaçlı avlular… Şimdi tüm o küçük odalar birer hediyelikçi dükkanı olmuş. Ne çok hediyelikçi gördük! Ne çok şal, hırka, takı, magnet, biblo vs… Semerkant’tayken hala ilginç geldiğinden çoğu dükkana girip baktık. En son Siab Bazar’dan (Siyab Çarşısı) kuru meyve aldık.






Semerkant’tan trenle Buhara’ya… Yolda bembeyaz pamuk tarlaları gördük. Sovyetlerin pamuk deposuymuş Özbekistan. Hatta bu pamuk tarlalarını sulamak için Aral Gölünün bir kısmı kurutulmuş.





Buhara, Taşkent ve Semerkant’a göre daha küçük. Otelimiz eski şehir bölgesinde, görmeye değer tüm tarihi yapılar da otelimize yürüme mesafesindeydi. Buradaki mimari Timurlu Devletinin de öncesinden kalma. Çünkü 2500 yıllık tarihiyle Buhara, Orta Asya’nın en eski yerleşim yerlerinden ve bir zamanlar Çin’den başlayıp Akdeniz’e kadar uzanan İpek Yolunun en başat duraklarından biriymiş. Toprak kubbeli yapılar bana Urfa’yı ve Mardin’i anımsattı. Ablama da Mısır’ı ve Fas’ı. Ama elbette ki hepsinden daha temiz ve düzenliydi Buhara. Adım başı bir medrese, bir bedesten… Bedestenlerin içi halıcı, kilimci ve yine hediyelikçi… Yüzyıllar önce de buralar dükkanmış herhalde.








Bombeli surlarıyla Ark Kalesi, Kalon Minaresi, Chor Minor (Dört Minareli Medrese), ta 10. yüzyıldan kalma ikonik İslam mimarili Samani Türbesi, Zerevşan Nehrinden gelen suyun kıvrıldığı küçük kanallar ve havuzlar… Tarih derslerindeki Maveraünnehir; Seyhun ve Ceyhun Irmaklarının beslediği bölge tam da burası işte. Bugün duyduğumda hatrıma kötü haberler getiren İslami Tarikatların bir kısmının yüz yıllar önce, sanırım ki birer sivil toplum kuruluşu mantığıyla doğduğu yer de burası. İmam Buhari Türbesi, Nakşibendilik Tarikatının kurucusu Bahattin Nakşibendi’nin türbesi… Hiçbirine gitmedik tabi.

Bir buçuk günümüz vardı Buhara’da, yorulmuştuk, bol bol sohbet ettik. Birkaç umuma açık medrese dışında hiçbir tarihi yapının içine de girmedik. Dışarıdan baktık hepsine. Yer yer umutsuz, yer yer umutlu derin muhabbetimizle abla-kardeş birbirimize doğru yol almaya çalıştık. Hava kararınca bastıran çöl soğuğuna kalmadan, ılık güneşin altında dolaştık. Son gün Taşkent’teki çarşı pazarda yediğimiz sıcak Özbek Ekmeği (non) hariç en güzel Özbek yemeklerini Buhara’da yedik. Eski şehri meydanındaki Leb-i Havuz (havuz başında) Restoranda şaşlık, Nasreddin Hoca Restoranda mis gibi Buhara Pilavı! Nasreddin Hoca Özbekistan’da da meşhurmuş sahi.
Buhara’dan, alacakaranlıkta yollara düştüğümüz tedirgin bir yolculukla yeniden Taşkent’e vardık. Taşkent’in geniş ve temiz caddelerini gördükçe Sovyetlere sempati duydum, para bozdurmak için banka ararken lüks bir AVM’ye girince kapitalizmin tek tipleştirdiği gençlere üzüldüm. Özbekistan’da olmak; hem 50 yıl öncesinin Sovyetlerinden, hem de 500 yıl öncesinin Timurlu Devletinden kalanlara şahit olmaktı benim için. 500 yıl önceki Timurlu Devleti otoriter bir devletmiş ama bilime, eğitime ve sanata çok önem vermiş. 50 yıl önceki Sovyetler gibi. Bu coğrafyanın kaderi de bu belki. Şimdi hepsini harmanlayıp yeni dünyaya yetişmeye çalışan bir hali var Özbekistan’ın. İnşallah hemen yetişmez de bu özgünlüğü biraz daha yaşar! Yüksek ağaçlarında ötüşen kuşlarla birlikte…


