Munzur & Kemaliye; ”Dersim Dört Dağ İçinde”

13 Temmuz Cumartesi sabahına Erzincan’ın Çağlayan beldesindeki Girlevik Şelalesinde başladım. Önceki yazdan beri takip ettiğim İnka Tur’a 12-15 Temmuz arasında Munzur-Kemaliye gezisi yapmalarını birkaç kez önermiştim. Program hazırlanıp duyuru yapılınca ilk kaydolan ben oldum. 12 Temmuz Cuma akşamı Ankara’dan otobüse bindik, yorucu bir gecenin ardından sabah Doğu Anadolu’ya vardık. Karşımdaki 30 metre yükseklikten gürül gürül akan bu şelale karşısında uykum açılınca, kulağımda Ali Ekber Çiçek’ten, Davut Sulari’den dahi pek çok Erzincanlı ozandan türküler çalmaya başladı. ‘’Erzincan’a girdim ne güzel bağlar…’’ Bir de A. Muhip Dıranas’ın Erzincanlı bir delikanlıya varan ‘Fahriye Abla’sını hatırladım!

Yolumuz uzun, menzilimiz çok! İkinci durak Tunceli il sınırındaki Kutu Deresi. Yolda kimlik tespiti amaçlı ilk durdurma. Yıllardır haberlerde duyduğumuz terör bölgesindeyiz! ‘’Bütün Dersim’de ayrı ayrı aşiretler halinde, 20 bin dolayında İslam olmayan Kürt yaşar. Bunlara genellikle Kızılbaş adını verirler, bir bölümüne de ‘çerağ söndüren’ derler. Bunların hangi soydan geldiklerine dair somut bir kanıt yok. Bazıları ısrarla onların Perslerden geldiklerini, yani güneşin çocukları olduklarını ileri sürerler…’’* diyor Ermeni Seyyah Antranik, 1880’lerde yaptığı Dersim gezisini anlatan Dersim Seyahatnamesi kitabında. Osmanlı’daki adı Kalan, coğrafi olarak genel ismi Dersim olan bölgedeki merkez ilin adı 1935’te Tunceli olarak değiştirilse de, oralı halkın büyük kısmı bugün yaşadıkları yere hala Dersim diyor. Etimolojik olarak ismin nereden geldiğine dair birden fazla tez var. Etraftaki sarp dağları, keskin virajlı uçurumlu yollarını görünce, ‘Dersim’in Zazaca ‘duvarlı’ kelimesinden türediğine dair tez bana daha mantıklı geldi.** Tam türküdeki gibi; ‘’Dersim dört dağ içinde’’

Kutu Deresi, Pülümür Çayı’nın bir kolu olarak Dersimlilerin çadır kurup kamp yaptıkları, suya girip serinledikleri bir mesire yeriymiş. Fakat birkaç gün önceki yağmurla su çamurlanmış, yüzemedik. Tesiste öğle yemeği yiyip manzarayı izledik. O arada yol arkadaşlarım Cansel ve Nesrin Hanımlarla sohbet ettik. Nesrin Hanım’ın da gezi bloğu varmış. (http://www.fakirevliyacelebi.com/) Gezdiğimiz yerler, farklı rotalar, keşifler, yol heyecanı derken muhabbet ilerledi. Otobüsteki koltuk arkadaşım Cansen Hanım emekli gıda mühendisiymiş, ertesi gün Pertek yolundaki derin sohbetimizde mesleğini bu kadar çok seven ve işine dair meraklı sorularımı seve seve yanıtlayan bir gıda mühendisine rastladığım için mutlu olduğumu söyledim ona.

Kutu Deresi’nden il merkezinin girişindeki Cem Evi’ne gittik. Alevi Dedesi bize CHP’li bir milletvekilinin desteği ile yapılan cem evini ve Aleviliği anlattı. Cem Evleri devlet nezdinde hala ibadethane olarak kabul edilmiyor ve maddi destek almıyor çünkü. Dersim; halk müziği sevgimin peşinde yıllardır üzerine romanlar, yazılar okuduğum, oralı arkadaşlarımdan öğrendiğim, Aynur Doğan’ın, Mikail Aslan’ın, Metin-Kemal Kahraman’ın, Kardeş Türküler’in türkülerinden dinlediğim, rengarenk, vahşi ve masalsı bir coğrafya. Ermeniler, Zaza Kürtler, Türkler bir arada yaşamış ve yaşıyor. Alevi Dedesi bunlara değinmeden kabaca Türk-Alevi inancından bahsetti. Anladığım kadarıyla gruptakilerin hepsi Sunni’ydi. Sordukları sorulardan, Dede’nin anlattığı, benim önceden bildiğim bir sürü detayı ilk kez duyduklarını hissettim. Cem Evi’nin duvarlarındaki On İki İmam’ın temsili resimlerine baktım. Muharrem ayındayız. Aleviler, Kerbela’da Hz. Hasan ile Hüseyin’in şehit olmasının yasını tutuyor. Tunceli’nin %80’i Alevi’dir ama birazdan il merkezinde göreceksiniz, kimse Muharrem orucunu tutmaz, dedi Dede. Biz çok kırıldık, dedi bir de. 1938 Olayları, sonra 1970’lerde sağ-sol çatışmaları, sonra Çorum, Maraş ve 93’teki Sivas Katliamı…

Merkeze girince grubun bir kısmı Munzur Nehri kenarındaki Mavi Köprü civarında serinlemek istedi, bir kısmı kenti görmek üzere ayrıldı. Ben de kente yürüdüm. Gitmeden önce okuduğum bloglardan birinde Tunceli, ‘Yolunu kaybetmiş bir Ege şehri’ diye tarif edilmişti.*** 90 bin nüfuslu şehir merkezi, Munzur’a nazır, eğimli bir arazi üzerine yerleşmiş. Böyle Anadolu gezilerimde hele de mevsim yazsa, benim gibi şortlu, tişörtlü kadınlar gördüğümde bizim gruptan olduğunu düşünürüm. Kentler genelde muhafazakar olur, şortlu kadınlar dışarıdan gelenlerdir. Tunceli öyle değil! Kahvehanelerinde mini şortlu, ipli badili kadınların erkeklerle birlikte oturdukları, kaç-göçün olmadığı bir il. Yolun devamında, şehrin çıkışında, Munzur Suyu etrafındaki şezlonglara uzanmış bikinili kadınlar da gördük.

Merkezdeki kısa serbest zamanda ben çarşıda esnafla sohbet ederken Cansen ve Nesrin Hanımlar Antalyalı meslektaşım Furkan Bey’le beraber Tunceli Müzesi’ne girmişler. Keşke ben de girseydim! Eski kışlayı restore ederek oluşturulmuş bu müzeyi daha önce internette görmüştüm de tadilatta sanıyordum. Meğer içinde Pülümürlü Cemal Süreya’dan bile bahsediliyormuş. Resmi tarihe göre; 1937-38’de Dersim’deki Kürt-Alevi aşiretlerinin devlete karşı isyan başlatması üzerine Türkiye Cumhuriyeti Ordusu bu isyanı bastırmak için ciddi bir harekat düzenlemiş. Hatta ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen de bu harekatta bölgeye hava bombası atan subaylardan biriymiş. Bu olayın farklı kaynaklardan farklı anlatımlarını da okudum, hakkında yapılan belgeseller izledim. Öğrendiklerime uzun uzun yer veremeyeceğim. Ancak harekat sonucu, isyankarların başı olarak idam edilen Seyit Rıza (1863-1937), Dersimliler için hala önemli bir figür. Şehrin ortasında, Munzur Çayı’na bakan bir yere heykeli dikilecek kadar önemli! Ve Cemal Süreya’nın ailesi de işte bu isyan sonucu çıkarılan kanun ile Dersim’den Bursa’ya sürülenlerden.

Tunceli merkezden Ovacık’ta kalacağımız Masiva Bungalov Park’a gitmek üzere ayrılırken otobüsün termometresi 40 dereceyi gösteriyordu. Solumuzda Munzur, sağımızda sivri kayalar, uyur uyanık Ovacık’taki bungalov parkımıza ulaştık. Akşam yemeğine kadar dinlendik. Yas ayı olmasa bungalov parkta yemekten sonra bize canlı müzik yapılacakmış. Sağlık olsun. Yemekte yol arkadaşlarımla iyice kaynaştım. Doktor Fazilet Hanım, diğer meslektaşım Oya Hanım ve Furkan Bey’le sohbeti ilerlettik. Gezmeyi seven insanların anlattıkları hikayeler yine yollar tabi. Gecenin devamında organizatörümüz ve rehberimiz Veysi Bey’e tur şirketi kurmanın ayrıntılarını sordum. Avukatlıktan sıkıldığım bir gelecek zamanda, memleketime dair keşiflerimi, gezdirerek anlatırım bir gün belki, kim bilir? 😊

14 Temmuz Pazar sabahı kahvaltıdan sonra Ovacık ilçesindeki Ovacık Doğal Ürünler Marketine uğradık. 2014’te Ovacık Belediyesi’ne, 2019’da Tunceli Belediyesi’ne başkan seçilen Türkiye Komünist Partili M. Fatih Maçoğlu, yaptığı güzel işlerle ilçesinin adını epey duyurmuştu. Artık Türkiye’nin pek çok yerinde Ovacık Doğal Ürünleri Marketi var. Eskişehir’deyken oradan nohut alırdım, diye yanımdakilere anlatırken bu kez de Eskişehir’den gelmiş öğretim görevlisi Merih ve emekli öğretmen Dilek Hanımlarla tanıştım. Eskişehir ikinci memleketim, hemen ortak tanıdıklar bulduk, sevindik. Balımızı, polenimizi aldık, Ovacık Gözelerine yollandık.

Seyyah Antranik’in ‘Peri Suyu’ diye bahsettiği Munzur Çayı, Ovacık’taki Munzur Dağlarından kaynağını alarak oluşmuş. Yolda rehberimiz Veysi Bey Munzur Baba efsanesini anlattı. Dersim coğrafyası dağların arasında, çok izole ve bir o kadar da kadim bir bölge. Bin yıllardır içinde büyüttüğü farklı milletten evlatları doğayı, doğadan geleni hep kutsal saymış, korumuş. Alevi oldukları için mi böyle, yoksa böyle oldukları için mi Aleviler bilmiyorum. Ovacık’ın az ilerisindeki Munzur Baba Dergahında köpüklü, berrak bir su akıyordu. Gözümün önünde, kayaların arasından (gözelerden) bembeyaz bir coşku fışkırıyordu. Bir kayanın ağzından şişemi doldurmak için ayaklarımı suya soktum, buz kesti! Öncesinde oradaki satıcıdan bir paket çıra (çerağ) aldım, On İki İmamları temsilen 12 tane. Sırlanma Mekanında, kayaların üzerinde, dileklerimle birlikte tek tek hepsini yaktım. ‘’Sırlanma; bütün tutkulardan, aşırı isteklerden, hırsa bağlı geçici dileklerden, eğilmelerden kurtulmayı, özüne dönmeyi benimseyip ikrar alma (ölmeden önce ölme) demektir.’’ yazıyordu tabelada. Ah canım Seval Eroğlu Hocam, geçen yaz Müzik Köyünde Alevi-Bektaşi Semahlarıyla beraber bu gelenekleri ne güzel anlatmıştı. Kulağımda bir semah; ‘’Çırayı yaktım ocağa, kol kola da kucak kucağa, meydana gel meydana, meydan erenlerindir, semah dönenlerindir…’’ Ovacık’tan Pertek’e giderken yolda nesli tükenmekte olan dağ keçilerine rastladık. Fotoğraflarını çektik.

Pertek’ten feribota bindik. 15 dakikada karşı kıyıya, Elazığ il sınırına vardık. Keban Baraj Gölü’nden önce (1974) Murat Nehri kıyısında bulunan Pertek Kalesi, 1080’li yıllarda Mengücekler tarafından yapılmış. Barajla birlikte Urfa’daki Halfeti gibi sular altında kalmış. Şimdi böyle feribot seferlerinde uzaktan bakılan bir adacık… Pertek’ten Harput’a ulaştık, öğle yemeğimizi orada yiyip orada birkaç saat serbest dolaştık. Harput’a geçen şubatta geldiğimi, bloğumdaki yol hikayemi açıp oraya dair yazdıklarımı anlattım masadaki yol arkadaşlarıma. Gezip gördüğüm yerlerden bana kalanları döndükten sonra yazmak bu yüzden, sonrasında hatırlamam açısından faydalı oluyor. Hatta o gezimden hatırladığım Antik Kafe’ye uğradım bir koşu, hala cumartesi-pazar akşamları canlı kürsü başı sohbeti (müzik) yapıldığını öğrendim, Veysi Bey’e akşamki serbest vakitte gitmeyi önerdim. Meraklısına heyecanla kürsü başının ne olduğunu da açıkladım. Veysi Bey yorgun olduğu için gelemedi ama grubun yarısından çoğu (21 kişi), komik bir rekabetle o akşam Elazığ’daki otelimizden tekrar Harput’a geldik. Fena da olmadı, canlı müzikle ve elbette ki halayla epey eğlendik. Oralara kadar gelmişken ve canlı müzik fırsatı varken halay çekmesek bir şeyler eksik kalırdı! 😊

15 Temmuz Pazartesi sabahı Elazığ’dan yola düşüp, yolda Keban Barajı seyir terasında fotoğraf molası verip adrenalin dolu bir yoldan Kemaliye’ye vardık. Ovacık Gözlerinden sonra Kemaliye, bu gezimin en sevdiğim durağı oldu! Mili Mücadeleye verdiği destekten dolayı Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1921’de ‘Kemaliye’ olarak ismi değiştirilen, eski adı Göktürkçe ‘cennet’ (ağn) anlamına gelen, Erzincan’ın Fırat kenarındaki şirin ilçesi Eğin! Türkülerini çok sevdiğim; ‘’Eğin dedikleri küçük bir şehir’’…

Karasu (Fırat) Nehri’nin kollarıyla sarılmış, sokak taşlarının arasından bile sular akan, ağaçlı yolları olan, eski konakları, evleri restore edilmiş, film seti gibi bir kasaba Eğin. Yokluk zamanlarında, dut kurusu ile cevizin saatlerce dövülmesiyle, enerjisi yüksek bir tatlı yapıyormuş Eğinliler; lök tatlısı. 300 yıllık bu yöresel lezzeti hala yaşatan bir ustanın dükkanına, Lökhane’ye girdik önce. Yapımını ustanın oğlundan dinledik, tattık. İçinde işlenmiş şeker olmayan bu tatlıyı çok sevdim, birkaç paket aldım. Sonrasında öğle yemeği için uğradığımız Bozkurt Oteli’nin lokantasında yediğim badişli çorbayı ve Karanlık Kanyon’un kıyısında içtiğim reyhan şerbetini de çok sevdim. Eğinliler yeşil fasulyeye ‘badiş’ diyormuş.

Eğin merkezde dolaşmaya vaktimiz yoktu. Keşke olsaydı da 1950’de Hindistan’dan Atatürk Orman Çiftliğine hediye gönderilen Fil Mohini’nin iskeletinin sergilendiği Prof. Dr. Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesini ve şair A. Kutsi Tecer’in evini de gezebilseydik. Şair ‘’Orda Bir Köy Var Uzakta’’ şiirini memleketi Eğin’e yazmış olmalı. Bir de on yıl önce TV’de yayınlanan, severek izlediğim aile dizisi ‘Aramızda Kalsın’ı hatırladım Eğin’de. Dizideki ailenin babası Bahattin (Uğur Yücel) Eğinliydi. Antepli eşi Hüsne’ye (Binnur Kaya) Eğin manileri okur, Eğin-Antep mutfağı konuşurlardı. 😊

Yemeğin ardından Karanlık Kanyon’daydık. Munzur Dağlarının Kemaliye sınırlarında kalan, Fırat Nehri’nin ortasından geçtiği, 25 km’lik şahane bir kanyon. İki guruba ayrılıp önce nehirde tekne turu, ardından dağların arasındaki ‘Dünyanın en tehlikeli 2. yolu’ olarak bilinen tünelli yolda, muhteşem manzaraya paralel bir cip safari turu yaptık. 1991-99 arasında Erzincan Valisi olan Recep Yazıcıoğlu, doğa sporlarını çok destekliyormuş. Daha önce yöre halkı tarafından dağ köylerine ulaşım için suyun etrafındaki dağlar çeşitli yöntemlerle oyulmuş. Yazıcıoğlu bu çabaya devlet desteği sağlayarak hem 9 ayrı köye ulaşan ve süreyi kısaltan bir yol yapmış, hem de çeşitli doğa sporları için bölgeyi elverişli hale getirerek Erzincan’ın adını duyurmuş.**** Yazıcıoğlu’nun 2003’teki şüpheli vefatından sonra hakkında kitaplar yazıldı, filmler, diziler çekildi. Onun gibi bürokratlar çok olsaydı Anadolu şimdi kim bilir nasıl olurdu…

Eğin’e doyamadan 90 km uzaklıktaki Divriği yoluna çıktık. Divriği’deki Selçuklu eseri Ulu Cami’nin restorasyonu nihayet bitmiş. Yağmur yağmasına rağmen camiye dair çok kıymetli bilgiler veren bir yerel rehber bizi kapıda karşıladı. Burayı Ekim 2018’de Magma Dergisi ile gezmiştim. Bir kısmını hatırladığım bilgileri tekrar dinledim. Özetin özetini anlattım ki, tadı damağınızda kalsın, tekrar gelin, dedi rehber. Muazzam bir işçilik ve estetik şaheseri Divriği Ulu Cami.

Akşam yemeğini Divriği’de yiyip dönüş yoluna geçtik. Yolda telefonumdan Türkiye Haritasını açtım. Üniversiteye başladığım (reşit olduğum) 2004 sonbaharından beri 20 yıldır dolaştığım, ayak bastığım şehirlere baktım. Doğup büyüdüğüm Trakya’dan denizlerinde yüzdüğüm Ege’ye ve Akdeniz’e, yaylarında serinlediğim Karadeniz’e, türkülerini söylediğim Anadolu’ya ve dahi her bir metrekaresine… Eşi, benzeri olmayan bir coğrafyada yaşadığımızı düşündüm yine. İklimiyle doğasıyla, hikayeleriyle tarihiyle, müzikleriyle danslarıyla, yemekleriyle renkleriyle -kapitalizmin etkisiyle hırpalansa bile bence hala- her anlamda çeşidi bol, zenginler zengini bir diyardayız. Ülkemi çok seviyorum! Irmağının akışına ölecek gibi değil; ırmağıyla birlikte akacak, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, ormanıyla birlikte yaşayacak ve yaşatacak kadar çok!

*Dersim Seyahatnamesi, Antranik, (Ermenice’den Çeviren:Payline Tomasyan) Aras Yayınları, 4. Baskı, Şubat 2022

**https://www.evrensel.net/haber/404141/dersim-neresi-dersim-tarihi-cografyasinda-neler-var

***https://www.bizevdeyokuz.com/tunceli/

****https://www.hurriyet.com.tr/gundem/bu-insaat-130-yil-surdu-85968

2 Comments

  1. “Cem Evleri devlet nezdinde hala ibadethane olarak kabul edilmiyor ve maddi destek almıyor”
    Buraya şerh düşüyorum.
    Bakınız: Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı
    https://alevibektasi.ktb.gov.tr/TR-339010/hakkimizda.html
    Görevleri arasında:
    Cemevlerinin Başkanlıkça belirlenen hizmetlerinin gördürülmesi için yerel yönetimlere veya YİKOB’lara ödenek aktarımına ilişkin iş ve işlemleri yürütmek

    Beğen

    1. Bilgi için teşekkürler Özgürcüm. Bu mevzuattan benim de haberim yoktu açıkçası. Sanırım oradaki cem evini bize anlatan dedenin de haberi yok. Ya da bu mevzuata rağmen uygulamada böyle bir destek göremedikleri için hala bu durumu ‘kabul edilmeme’ olarak tarif etmek alışılagelenimiz oldu.

      Beğen

Duygu Uzun için bir cevap yazın Cevabı iptal et