6 Ağustos Pazar akşamüstü, Kızılay’daki Mülkiyeliler Derneği’nin bahçesinde, birazdan başlayacak Fransız filmini beklerken, önümde oturan genç adamın, yanındaki arkadaşına ‘’Ağustos sonunda Müzik Köyü diye bir yere gideceğim, ilk hafta Arhavi’de ikinci hafta Fethiye’de yapılacakmış.’’ dediğini duyuyorum. Teklifsizce ve parlamış gözlerimle aralarına sokulup konuşmaya dahil oluyorum: ‘’Pardon, Müzik Köyü mü dediniz?’’ 🙂
25 Ağustos Cuma sabahı arabada, birkaç pazar önce Mülkiyeliler’de tanıştığım Utku ile derin sohbetteyiz, Ankara’dan Eskişehir’e gidiyoruz. Yolumuz üzerinden İlker’i alıp Fethiye’ye varacağız. Utku birkaç gün önce döndüğü Arhavi’den, Müzik Köyü’nün bu yılki ilk periyodundan bahsediyor. Ben de ona; önceki yaz dünyama çiçek açtıran, bir çocukluk heyecanımı, çok ihtiyacım olan bir zamanda getirip gönlüme koyan Müzik Köyü’nün bendeki yerini anlatıyorum. Arhavi’deki atölyelerin çoğu geçen yıl Fethiye’de de yapıldığı için ve bu yaz Fethiye’ye sevdiğim başka sanatçılar geleceği için Müzik Köyü’nün ikinci periyoduna yazıldığımı, yıllardır dokunmadığım bağlamamı geçen yaz Müzik Köyü’nden döner dönmez kılıfından çıkardığımı, çok özlediğim türküleri, deyişleri, semahları çalmalara-söylemelere doyamadığımı, köyden döndükten sonra Eskişehir’deki hayatımda birlikte müzik yapabileceğim insanlara daha fazla yer açmak için neler yaptığımı, iki ay önce başlayan Ankara’daki yeni hayatımda müzikli neler yapabileceğimi… Cümlelerim kelebek gibi kanat çırpıyor. Annem, bağlamamı elime alınca lisedeki halime döndüğümü söylüyor. İş yerinden bir arkadaşımın tespiti; Müzik Köyü’nün adını duyunca yüzüm genceliyor.
O akşam Fethiye-Kargı Koyu’ndaki Bungalov Park’a varıp geçen yazdan tanıdığım isimlerle neşeyle kucaklaştığımı hatırlıyorum bir, bir de son sabah aynı yerdeki içten vedalarımı… Arada geçen; zamanı, uykuyu ve bazen yemek yemeği unuttuğum beş günü, Müzik Köyü’ndeki ikinci yazımı anlatmaya çalışacağım şimdi. (İlk yazın hikayesi: https://duygusalatlas.com/2022/08/27/muzik-koyu/)

26 Ağustos Cumartesi sabahı Utku ile bağlamalarımızı çıkarıp bir çardakta çalarken, geçen yaz yine burada tanıştığım, müzik bilgisine ve mütevazılığına hayran olduğum Salih Nazım Peker Hocam, iki telli atölyesi için taşıdığı sazlarıyla yanımıza geliyor. Biraz hasbıhalden sonra curasını çıkarıp eşlik etmeye başlıyor. ‘’Kainatın aynasıyam, madem ki ben bir insanım…’’
Tanışma toplantısı için bulunduğumuz çardaktan kalkıp bahçeye giderken yolda Kemal Dinç’i görüyorum. Bütün kış albümlerini dinlemişim, bana Ruhi Su’yu anımsatan bas sesiyle huzur bulmuşum. Köln’de yaşayan canım dostum Özden’e onun konserine gitmesini önermişim, gitmiş, Kemal Hoca’yla benden evvel tanışmış, korosuna eklenmiş, bir de onunla bana bir minik hediye göndermiş. Köln Üniversitesi Konservatuarında ders veren kıtalararası müzisyen Kemal Dinç’e Almanya’dan Türkiye’ye kuryelik yaptırmış yani. 🙂 Bir çırpıda kendimi tanıtınca, hediyemi dersten sonra vereceğini söylüyor hoca.



Kemal Hocanın yanından sevinçle ayrılıp yola devam ederken bir bungalovun balkonunda oturan Seval Eroğlu’na rastlıyorum. O da İTÜ Konservatuarda bir akademisyen-sanatçı. Türk Halk Müziği araştırmalarını ve toplumsal cinsiyet çalışmalarını takipteyim. Kışın rüyamda görmüşüm; ben de konservatuarda öğrencisiymişim de büyük bir masada, kalabalık bir grupla, gülerek solfej çalışıyormuşuz. Gül gibi gülüşüyle selam vermek için yerinden kalkıyor. Eski bir dostummuş gibi sarılıveriyorum. Ayaküstü rüyamdan bahsediyorum hatta. Daha sonra köyümüzün sanat yönetmeni Mehmet Günay’a rüyamı anlattığımda, ‘’Bak hocan oldu işte, burası da konservatuvar değil mi zaten?’’ diyecek; köyün mottosunu, Bela Bartok’u hatırlayacağız: ‘Konservatuvarlarınızı dağlara kurun!’
Beş gün boyunca tüm atölyelerine eksiksiz katıldığım Seval Hoca nezaketi, entelektüel birikimi, müziğe dair uğraşları ve anlattıklarıyla gönlümdeki yerini öyle büyütüyor, görüşleriyle içimde öyle bir parlıyor ki, ‘Türk Halk Müziğinde Ağız ve Hançere Teknikleri’ atölyesinde bambaşka bir lezzet buluyorum. Dördüncü akşam verdiği konserde, Beynelmilel filminde Dilberay için yapılan tarif misali; hançeresinde bülbül şakıyor! Hangi yöreden söylese akıp gidiyor. Ama ben en çok ‘’Bugün Yasta Gördüm’’ semahını çalışırken coşuyorum. On dört yaşımda, bağlama çalmaya ve Bektaşi köklerimin peşinde deyişlerin, semahların anlamlarını araştırmaya başladığım zamanlardaki geçiş hali… ‘’Hakkın varlık deryasıyam, madem ki ben bir insanım!’’



Gece konserlerinin ilki diğer köklerime, Rumeli’ye uzanıyor. Martenitsa Grubu’nun youtube kayıtlarını severek dinlediğim Kaan Sancaktar, geçen yıldan arkadaşım Şirin ve Dimitri ile çok tatlı bir konser veriyor. Kaan Hoca’nın atölyesine ancak üçüncü gün katılma fırsatı bulabiliyorum. İlk iki gün bulduğum, kurduğum her grupla bol bol bağlama çalıp türkü söylüyorum çünkü. Kah lutiye kardeşim Barış’ın ‘Çınar Obası’nda, kah tanışmamız geçen yıldan bu yıla kalan ve sakinliği bana çok iyi gelen Ali’nin bungalovunda, kah annemin benden önce instagramda keşfedip videosunu yolladığı, yumuşacık üslubuna bayıldığım Ünal Dursun’un yanında, kah Berlin’den gelmiş, pamuk sesi ve samimiyetiyle içimi aydınlatan Cemile Dinçer’in Kürtçe şarkılarında… ‘’İnsan hakta, hak insanda, arıyorsan bak insanda…’’





Nihayet üçüncü sabah udumla, Bursa’daki göçmen düğünlerimizden bildiğim Payduşka’yı çaldığımız ve sonrasında kalkıp oynadığımız pek neşeli bir atölyedeyim: Önceki gün ben yemek yerken, toprağımın oyun havalarını çalan ve yemeğimi bırakıp göbek atmama sebep olan Kaan Hoca’nın Balkan Müziği Atölyesine. Melodiyi, sol yanımdaki Can’dan kopya çekerek çıkarıyorum. 😉 Can 10 yaşında, şahane gitar çalıyor. Mikrotonal gitarın mucidi, İTÜ Konservatuvarda profesör olan Tolgahan Çoğulu’nun öğrencisi. Son gece, Hakkari Müziği yapan Ali Tektaş ve el kadar üç tellisiyle blues açan Mehmet Günay Eser ile emsalsiz bir konser verecek bize. ‘’Sahnede gitar çalarken ne hissediyorsun?’’ soruma utangaç gülümsemesiyle ‘’Bilmem ki, sanki odamda, kendime çalıyormuşum gibi’’ diyecek. Keşke Can’la daha çok çalmaya, akordeon, keman ve dahi eline aldığı her şeyden tertemiz sesler çıkaran çakır gözlü Kaan Hoca ile müzikten ve köklerimizden konuşmaya daha çok vaktimiz olsa! ‘’Çok marifet var insanda, madem ki ben bir insanım…’’




Balkan atölyesi bittikten sonra bir köşede udumda Bint’el Chalabiya’yı ararken, yakınımda oturan ve adının İbrahim olduğunu öğreneceğim bir güzel genç adam gitarıyla eşlik etmeye başlıyor. Çıkan sesler hoşumuza gidiyor. Antakyalı olduğunu öğrenince ‘Fairuz’ diyorum. Çok severim! Yanındaki turuncu saçlı, midi-klavye çalan sevimli arkadaşı Deniz de dikiyor kulaklarını, bildiğim Fairuz şarkılarını onlara tıngırdatıyorum. Hemen troykalarının üçüncüsünü arıyorlar: ‘’Melda koş, burada uduyla Fairuz çalan bir abla var!’’ İbo ve Deniz mühendislik okuyormuş, Melda konservatuvar öğrencisi. Sesi de, yüzü de mis gibi, defneyaprağı sanki! Marcel Khalif’in Asfur’unu, Fairuz’un Bint’el Chalabiya’sını, Ümmü Gülsüm’ün Enta Omri’sini ve Antakya düğünlerinin ‘Heli Heli Hel’ini çalıyoruz o heyecanla. Güzel gülüşlü başka bir Can da darbukayla ekleniyor bize. Doğu Akdeniz’in, Antakya’nın, hele de kadınların söylediği Arapçanın bendeki yeri ayrı. O gün, o anda oluşan muhabbetimiz ve amatör kaydımız kalbimi sabun kokutuyor. ‘’İlim bende, kelam bende, nice nice alem bende…’’



Aynı gün öğleden sonra, aynı çardakta Merih Aşkın’ın doğaçlama atölyesindeyim. ‘Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler’i bir sürü enstrümanla ve vokalle doğaçlıyoruz. Merih Hoca çocuksu utangaçlığıyla, yıllardır Müzik Köyüne geldiğini ama ilk defa bu kadar kalabalık bir atölye yürüttüğünü söylüyor. Samsun’dan gelmiş ve dizi dizi modern flütler getirmiş tatlı Tuğba, nefesiyle doğaçlamanın açılışını yapıyor. Son gün deneysel bir kayıt alıyoruz bu atölyede. Ali’nin dediği doğru; müzik en büyük buz kırıcı galiba. Beş gün boyunca sevdiğim onlarca ezgiyi beraber çalıp söylediğim insanların çoğunun adını, işini, yaşını, geldiği şehri türkü/şarkı bittikten sonra öğrensem de herkesi yıllardır tanır gibiyim. Muhabbet dolu günlerim, Melih Cevdet’in ‘Düzenli Dünya’ şiiri: ‘Kimsin, nerelisin, derken, laf açılır mı bizim akasyanın kökünden?’ 🙂 Daha ikinci günkü meşkte ‘Biz Aşığız Haktan Didar İsteriz’i çalmamı isteyerek radarıma giren Uğur mesela; kışın tıpkı benim Seval Hoca’yı gördüğüm gibi, rüyasında Erkan Oğur’u görmüş, tıpkı benim bir dönem uzaklaştığım gibi duygusal sebeplerinden ötürü müzik yapmaktan, gitar çalmaktan uzaklaşmış, şimdi aç susuz mutfağa koşmuş. ‘’Yazar levh-i kalem bende, madem ki ben bir insanım…’’





Dördüncü gün köyümüze Erkan Oğur geliyor. Tuğba’nın eşi, tömbek çalan fizik öğretmeni Özkan; ‘’Yahu biz ne yaşıyoruz böyle?’’ diyor. ‘’Havuzda serinlerken önümden Erkan Oğur geçiyor, orada bir köşede Kemal Dinç bağlama atölyesi yürütüyor, herkes elinde bir çalgıyla oradan oraya dolaşıyor. Rüyamda görsem ‘hadi len, derdim!’’ diye fıkra gibi anlatıyor. 🙂 Mehmet Günay tanışma toplantısında Müzik Köyü için ‘’hayalini kurduğumuz dünyanın minyatürü’’ demişti. Ben ‘küçük dünyamın cenneti’ diyorum. Hayranı olduğum sanatçılarla beş gün de olsa sohbet etme, onlardan müziğe ve hayata dair ufuk açıcı beş kelam öğrenebilme imkanı bulduğum şortlu, sandaletli bir cennet! Tek derdimiz; sazlara akort tutturmayan nemli hava. Bir de akşam konserleri bittikten sonra kendi aramızda doya doya çalıp söylememize engel olan müzik yasakları var hala! Ama yasakları da son şikayete kadar, ‘Sessiz Lorke’ esprisiyle aşıyoruz bazı geceler. ‘’Bunca temenni dilekler, vız gelir çarkıfelekler…’’



Kemal Hoca’nın ikinci akşamki konserine şair Şükrü Erbaş sürpriz konuk olarak katılıyor, sohbetiyle geceyi şekerlendiriyor. Müzikli insanlardaki heyecanı, Edip Cansever’in çok sevdiğim dizeleriyle ifade ediyor: ‘Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.’ Veka Aler, Arslan Hazreti ve Sami Husseini Hocaları geçen yazdan biliyorken bir de İranlı üç telli ustası Setareh Ahmadi ekleniyor konserlerine, tadından yenmiyor. Erkan Oğur ile aynı gün gelen Devrim Canen’in, Ali Fuat Aydın’ın ve Ankara’da görüşmeye devam edeceğimi umduğum Hacettepe Konservatuvar profesörü Cenk Güray’ın son günkü bağlama icrası atölyeleri, yemek yemeğe vakit bulamamış midemin gurultusunu unutturuyor. Erkan Oğur’un tadımlık çaldığı memleketim türküsü ‘Bülbülüm Altın Kafeste’ çok özlediğim anneannemi hatırlatıyor. Gözyaşlarım, mayalanıp pişmiş kalbime tereyağı oluyor. Duygudan duyguya beş gün, yılımın diğer üç yüz altmış gününden çok çok farklı geçiyor! ‘’Bana eğilsin melekler, madem ki ben bir insanım…’’





Son gece Kemal Dinç’in bağlamacıları ‘El Vurup Yaremi İncitme Tabip’i iki kıta Türkçe söyledikten sonra Ali Tektaş Kürtçesini okuyor. O arada Erkan Oğur kopuzunu almış, çimlere yayılmış oturanların arasına yerleşiyor. Atölye yürütücüsü hocaların hepsi ve yetişebilen katılımcılar sazlarını kapmış, yere çökmüş, birlikte çalınıp söyleniyor. Amatöründen profesyoneline, aynı ezgilerle, sözlerle büyümüş onlarca insan, bir daha yaşanmayacak bir anı yaratıyoruz. ‘Karşıda görünen ne güzel yayla’ diye hep beraber ağzımızı açtığımızda, yanımda oturan Ali; on iki yaşına ışınlandığını fısıldıyor. Ben de on altıma… ‘Gülün Kokusu Vardı’ kaseti gözümüzün önünde. Yirmi yıl önce bu türküyü bana öğreten adam, şimdi benimle söylüyor. Gözyaşlarım bu sefer de deterjan olup onlu yaşlarımı yıkıyor. ‘Eğer göverüben bostan olursam’ diyen Pir Sultan gövermiş, upuzun bir kavak olup gökteki dolunaya ermiş. Yirmi birinci yüzyıl kısalığında bir masal yaşıyoruz. Müzik dedikleri, bir zaman makinesi… ‘’Daimiyim harap benim, ayaklara turab benim…’’




Konserler bittikten sonra, komşu evlerden birinin bahçesinde, Ünal’ın sakin sazı, sesi ve hikayeleri eşliğinde yasağa rağmen meşke devam ederken; Müzik Köyü’nün hayatımdaki yerini yeniden düşünüyorum. Evimde gibi hissediyorum, demişti Ali. Bense Seval Hoca’nın anlattığı ‘Birlik Cemi’nde gibiyim. Eksikleri, eleştiri ve önerileri özveriyle dinleyen, dikkate alan ve köyü daha da güzelleştirmek için çabalayan bir avuç güzel insan, yorgun ama mutlu bir şekilde koşturuyor. İnsana, doğaya, cümle canlıya selamla, sevgiyle, barışla yükünü alıp ilerleyen en kadim dille; müzikle aydınlanarak büyüdüğümü, büyüdükçe hafiflediğimi hissediyorum burada. Eli, emeği değenlere bin şükranla! ‘’Aşk ehline şarap benim, madem ki ben bir insanım!’’

evvela okuyanları uyarayım Duygu can: ‘üslubuma’ yaraşır zehir zemberek bir yorumdur yazacaklarım 😌
son teşekkür metninde “Ben’in yerini Biz duygusunun aldığı” diye tarif etmiş kendini Muzik Köyü Takımı. ‘zarfa degil mazrufa bakılır’ eski deyişle, yani söze degil içerige 📩 her Biz, kolektivist degildir. Biz, farklı inançları, idealleri, kişilik tiplerini, kısaca ötekileri dışlamak içindir bazen, Ben ise ona karşı buradayım demek için. öyleyse bir de Benden dinleyin, Takımın içinden çıkmış birinden:
Takım hakkında yazacağım şeylerin genelleme olduğunu belirteyim önce. anlatacaklarıma uymayan, iyi niyetinden kuşku duymadığım kimseler var aralarında. haksız yere onlara karşı da kırıcı olduğum olmuştur, ve şimdi kendilerini tenzih etsem de yazacaklarımı hoş karşılamayabilirler “Takım ruhu” adına.
geçmişte olduğu gibi bugün de, muzikte icracılığın degilse bile üretimin ana kaynaklarından çoğu, batınî inanışları benimsemiş, bugün bazısına spirituel dedigimiz kimselerdir. Takım “farklılıkların kapı dışarısında bırakıldığı” iddiasına hılafen, en başta onları dışlar oldum olası. içlerinden somut katkısı olanlar, kendilerine karşı belli bi hoşnutsuzlukla içeri buyur edilir ama arkalarından laf edilip alaya alınırlar.
buna yazında belirttigin siz ‘deyişlere semahlara doyamayanlar’ dahilsiniz. içlerinde olmadan, hele o esriklik halinde sizin fark etmeniz mümkn degil ama benim, Takımda sabah akşam Allah Muhammed Ali duymaktan usandığını alayla karışık ifade edenlere tanıklığım doğrudandır. onlara mukabil ben de dutarımla Horasan ilahileri çalıp söylemeye başladığımda karşılaştığım yüz ifadesi en sevdigim tada sahipti, ekşi mi ekşi 😋
“eksikleri, eleştiri ve önerileri dinleyen” Takım, eksiklerin bazısını ısrarla düzeltmez. hatta Köyle bir geçmişi olduğundan daha detaylı eksiklere dikkat çeken bazıları işgüzar bulunur. elbette herşeyi düzeltmeye çoğu kez maddi yetersizliklerin elvermedigini biliyorum. ama aynı alanda 3. kez program yapan Takımın hâlâ öngörülemeyen sorunlarla karşılaşması, bunları gidermede belli kişilerden beklentiye girilmesi, giderme noktasındakı fedakarlıkların yeterince takdir görmemesi, hatta giderilmeyince o kişilere çatılması, topluluğun ortak yararını ve katılımcı bireylerin haklı taleplerini öncelememenin ise ‘özsaygılı’ görülmesi sinir yıpratıcı. Takımdakiler, senin bu yazın misali katılımcıların paylaştıklarından memnuniyet çıkarımı yapıyor olabilir ama katılımcı bi arkadaşın özelden belirttigi gibi “bi sürü eksiklige rağmen ruh bozulmasın diye sesini çıkarmaz kimse”. o ruhu yaratan da çoğunlukla katılımcılar ve davetli muzisyenlerdir. senin bu yazın bile Müzik Köyünün kendisinden daha derli toplu bir çalışma sayılır. hepsinden mühimi, tanışma toplantısında bir katılımcının dillendirdigi gibi, başından beri olmasa da artık 9. yılında Köyün “Köy” denilecek bir yerleşimi olması, en azından bu yönde bi girişimi olması beklenir. Matematik Köyü’nden bilirsin bunun avantajlarını. kaliteli çekim ve kayıtlarla zevahiri kurtarmak yetmeyebilir bu noktada.
bunları yazan Ben, alanda hızmeti görülen, bi süre ortalıkta olmayınca ‘yokluğu hissedilen’ bi gönüllü idim malum 🙂 sorunlardan ve savrukluklardan kaynaklı, yer yer aşırı asabiyetime tanık olanlar olmuştur -lüzumsuz incittigim kimseler bağışlasınlar- fakat tanıklıklarımı, ad-hominem türü yanıtların itibarsızlaştıramayacağına eminim. tabii eleştirilerim “yapıcı” bulunmayabilir, zira Takımın genel tavrının artık yıkıcı olduğuna kanaatimden yazdım bunları. buraya dek sabrla okuyanlara teşekkürlerim ve baştan ayağa sahte olanların sevimli, içten olanların huzur bozucu görülmedigi, farklılıklara özde açık bi Köy temennim ile
BeğenBeğen