”Öğleden sonra saat iki sularında Osmaniye’ye vardık, saat dörtte bir evin avlusuna girdik… Ev sahibi yetmiş yaşlarında, Ali Bekir oğlu Bekir adında yaşlı bir adamdı, bizi pek konukseverce karşıladı… Biraz konuştuktan sonra, ”kemençe” adlı, ”rebab”a benzer eski tarzda çalınan, kemandan daha büyük olmadığı halde viyolonsel gibi tutulan bir çalgı çaldığını öğrendik. Bu çalgı hemen hemen bizim keman gibi akort ediliyor. İhtiyar herhangi bir çekingenlik duygusuna kapılmadan, avluda bizim için bir ezgi söylemeye başladı. Söylediği havada, eski savaşlardan biriyle ilgili bir hikaye anlatılıyordu. Kulaklarıma inanamadım. Eski bir Macar ezgisinin bir varyantı gibi gelmişti bana çünkü. Büyük bir sevinç içinde, Koca Bekir’in türküsünü iki bütün silindire kaydettim.” diyor Bela Bartok Türkiye anılarında*. Etnomüzikolojinin, yani müziğin kültürel bağlamda incelenmesinin öncülerinden olan Macar müzisyen Béla Bartók, 1936 yılında, halk evleri tarafından gencecik Türkiye Cumhuriyeti’ne davet edilmiş, Ahmet Adnan Saygun ile Gaziantep, Adana ve Osmaniye civarlarındaki halk müziği derleme çalışmalarına öncülük etmiş. Macar Halk Müzikleriyle Anadolu’dakilerin benzerliklerine duyduğu heyecanı, aslında halk müziğinin doğanın sesi olduğuna kanaat getirerek açıklamış sonra. Doğadan, topraktan kopuk müzik ölmeye mahkûmdur, düşüncesiyle ‘’Konservatuarlarınızı dağlara kurun.” demiş.
Béla Bartók’tan yaklaşık seksen yıl sonra Anadolu Müzik Kültürleri Araştırma Derneği çatısında birleşmiş bir avuç güzel insan bu mottoyla bir hayal kurmuş: Müziğin, özellikle de halkların müziklerinin doğada yankılanacağı, usta-çırak geleneğiyle, var olan tüm sadeliğiyle ve kıymetiyle akacağı bir köy olsa demişler, her an her yerinde müzik konuşulsa, müzik çalınsa… 2015 yazında sınırlı imkanlarıyla kolları sıvamışlar. Sonra onlara inanan, davetlerine icabet eden bir sürü güzel sanatçının desteğiyle bu yaza kadar gelmişler.
Ben bu gerçek olmuş hayalden 2018 yazında, yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübünde (Büfk) birlikte müzik yaptığım dostum Özgür sayesinde haberdar olmuştum. O yaz ve sonraki yaz başka meşgalelerde olduğumdan katılamamış, uzaktan gıptayla takip etmiştim. Sonra araya malum pandemi girdi. Bu ilkbaharda nihayet ‘’başlıyoruz’’ duyurusunu okuduğumda ön kayıt formunu ilk dolduranlardan biri bendim galiba. Çünkü eski dostum müziği çok özlemiştim. On üç yaşımda ailemin teşvikiyle, bulunduğumuz ilçenin kısıtlarında bir bağlama kursuna gönderilmiş, türkülerdeki derin manalara ergen aklımın yettiğince dalmış, arada yaşıtlarımla rock dinlesem de evde Arif Sağ, Erdal Erzincan, Sabahat Akkiraz başta olmak üzere bilumum ‘’Türküler Sevdamız’’, ‘’Gönül Ezgilerimiz’’, ‘’Muhabbet’’ serileri gibi ustaların, Erkan Oğur’un, Kardeş Türküler’in kasetlerini A1’den B5’e kadar ezberlemiş, bağlamaya çok aşina olmayan memleketim Trakya’da deyişler çalmış, söylemiş bir ‘’Bağlamacı’’ydım. Ailem mesleki kaygılarla konservatuar okumama sıcak bakmasa da, çok istediğim İstanbul’da üniversite okumamı desteklemişti ve okuyacağım bölümün geleceğimi şekillendireceğini düşünmeden, hayranı olduğum sanatçılar orada diye tercihlerimin hepsini İstanbul’dan yapmıştım. On dört yıllık İstanbul hayatımın ilk on yılında amatör de olsa müziğin peşinden koşmaya çalıştım. Sonra araya başka zaruriyetler, arayışlar ve biraz gönül yarası girince müzik yapmaktan uzaklaştım. Ta ki 2021 Şubatında bir hevesle udumu kılıfından çıkarıp ‘’Ben artık makam ve usul öğrenerek bu enstrümanı çalmak istiyorum’’ diyene kadar…

13 Ağustos Cumartesi sabahı ben Özgür’le kucaklaşırken, Müzik Köyü’nün meydanı olacak Fethiye’deki Bungalov Park’a ellerinde enstrümanlarıyla akın akın müzik meraklıları geliyordu. Bahçenin bir köşesinde bir enstrüman ovası oluştu. Müzik Köyü’nün kurucuları ve gönüllüleri kendilerini tanıttı, köyün hikayesini anlattı. Bungalov Park’ın bu bahçesi, yakınlardaki evlerin balkonları ve hatta arkadaki koruluk, beş gün boyunca atölyelerimiz olacaktı. Alanında uzman müzisyenlerle her gün üçer saatlik atölyeler yapılacak, herkes istediği hocanın atölyesine katılacak, akşamları da bu bahçede konserler verilecekti.

Udumla gittiğim için ona en yakın olan; Salih Korkut Peker ile ‘’Cümbüş’’ ve Yunan sanatçı Chrysanthi Gkika ile ‘’İstanbul ve Küçük Asya’nın Yunan Repertuarı’’ atölyelerini çoktan seçmiştim. İlk gün on küsur cümbüş ve bir ut, Salih Korkut Hoca’yla bahçenin bir köşesine yerleştik. Hoca herkese tek tek çaldırıp seviyelerimizi anladı, sonra hepimizin bildiği bir eseri çok sesli düzenlemeyi önerdi: Tamburi Cemil Bey’in Hüseyni Oyun Havası-Çeçen Kızı. Salih Korkut Peker’in ertesi gün yine köyde tanışacağım Salih Nazım Peker ile ‘’Duble Salih’’ olarak bir albümleri olduğunu ve hatta Çukur dizisindeki ‘’Mican’’ türküsünü çaldıklarını bilmiyordum o güne kadar. Ki başka bir sohbette meslektaşım olduğunu öğreneceğim, derya deniz bir müzik bilgisi olan Salih Nazım Peker’i de ne yazık ki daha önce duymamış ve ne çok şey kaçırmıştım! Salih Korkut Peker’in cümbüş; Salih Nazım Peker’in ‘divane’ adındaki dingin sesli bir telli çalgıyla türküler, semahlar, zeybekler ve daha neler neler çaldığı, çok keyifli bir ikiliymiş Duble Salih.** Dönüş yolumda Mila Mou Kai Mandarini’yi dinlemeye doyamadım. Müzikteki engin birikimine ve çaldıklarına rağmen köydeki bütün hocalar gibi Salih Korkut Hoca da gayet mütevazıydı. Bir de kendine has, komik bir dili vardı. Çeçen Kızı’nın coşkulu bağlantı yerine ‘’kamyon’’ diyordu, tam orada ellerimiz dolaşıp ezgi karışınca kamyon şarampole yuvarlanıyordu. 🙂



Öğleden sonraki atölyemin yürütücüsü Chrysanthi, klasik kemençe, yani kendi dilindeki adıyla ‘lyra’ çalıyor. Selanik Konservatuarında, bu enstrümanın dünyaca ünlü duayeni Sokratis Sinopoulos’un öğrencisi olmuş. Anne tarafının Antalya civarından Yunanistan’a göçmüş mübadillerden olduğunu anlatıyor ilk gün. Dokuz yaşındayken gittiği bir konserde klasik kemençeden çok etkilenip ‘bana bunu alın’ diye tutturduğunu da… Son bir buçuk yıldır yeni yeni öğrenmeye çalıştığım Klasik Türk Müziğini sazıyla muazzam icra ediyor. Takipçisi ve hayranı olduğum pek çok sanatçı onun arkadaşıymış ama o öyle doğal ve güler yüzlü ki, ona daha çok hayran oluyorum. Müzik Köyü’nün, Girit’teki kardeş köyü ‘Labyrinth’e gidiyormuş yıllardır. Fethiye’nin mübadelede terk edilmiş Rum Köyü Kayaköy’ün yani Livissi’nin ve annesinin köklerinin yakınına gelmek onu ayrıca duygulandırmış. İlk gün bize ‘Livissiani Mou Perdika’ adında hüzünlü bir şarkı öğretiyor.




Kimi sazını kapmış gelmiş, kimi sözlere eşlik etmeye çalışıyor. Beş gün boyunca Chrysanthi’nin atölyelerinde hem tanıdık, hem yeni bir sürü Rumca-Türkçe kardeş türkü öğreneceğiz. Evde kendime serenatlar yapan ben, o kadar müzisyenin arasında hiç istediğim gibi çalamasam da çok mutluyum. Allah’ım! Kıştan beri kurduğum, udumla başka enstrümanlara eşlik ederek böyle tatlı Rum ezgileri; Rembetikolar, Hasapikolar, İstanbul Türküleri çalma hayalim gerçek oluyor! Bir de üzerine, bolca müzik konuşabildiğim, bir eser ya da sanatçı adı söylediğimde yüzüme boş bakmayan, ‘’Aa onun şu da vardı’’ ya da ‘’Bunu şu daha iyi yorumlamıştı’’ diye bir şeyler ekleyen insanlarla dolu, sürekli yeni sesler duyup halkların müziklerine dair bir şeyler öğrendiğim bir yerdeyim. İnternet iyi çekmese de işittiğim her yeni ismi dönünce araştırmak üzere telefonumun arama motoruna kaydediyorum iştahla. Boğaziçi Üniversitesi’nde çok sesli, çok dilli müzik yaptığım günlerin tanıdık sevinci içimdeki. Daha sonra Özgür’e ‘’Üniversite hayatımın en mutlu günleri, haftada üç gün, üç aktarma ile Ataşehir’den Hisarüstü’ne gidip Büfk’te çaldığım zamanlardı’’ diyeceğim.

Atölyeler bitince, yıldızların altındaki gece konserlerinin tadı da ayrı oluyor. İkinci gece köyün genel sanat yönetmeni olan Mehmet Günay Eser üç telli sazıyla konser veriyor. Minicik bir bağlama yavrusuna Torosların bütün avazını sığdırmış. ‘’Bu topraklardan, sazını gazete kağıdına sararak konsere gitmek zorunda kalan ustalar geçti, unutmayalım’’ deyince içim burkuluyor. Usta-çırak ilişkisinin kıymetini kalbine koyarak bilhassa Teke Yöresi civarında çok önemli derleme çalışmaları yapıyor kendisi. Yusuf İhsan Bodur, Ali Ulutaş ve Osman Kırca gibi Fethiyeli ustalarla birlikte çaldığı ‘’Anadolu’dan Üçtelli Ezgiler’’ albümünü dinliyorum mesela şimdi. Osman Kırca da ertesi akşam konsere geliyor. 9/8’lik Teke zortlatmalarıyla bizi oynatıyor, sonra kendisi de oynamak isteyince Mehmet Günay üşenmeden bir koşu solak sazını alıp çalarak onun gönlünü yapıyor. İnternete kavuşunca youtube kanalına baktım da; genç yaşına rağmen ne şahane işler başarmış Eser. Kışın Ağrı’da müzik öğretmenliği yaptığı ve geze geze köy çocuklarına çalgıları tanıttığı hayatı, ‘’Uzaklarda’’ isimli ödüllü bir belgesele konu olmuş.*** Dünyayı böyle güzel öğretmenler ve onların dokunduğu çocuklar değiştirecek bence, kesin bilgi!





Tek derdimiz gece müziği yasakları! Konserler bittikten sonra bungalovların önündeki balkonlardan bir süre sesler geliyor. Ayaklarımı kulaklarıma bırakıp gittiğim bir gece Diyarbakırlı bir kadın gurubunun balkonuna konuk oluyor, tenburuyla içli bir Kürtçe türkü okuyan Helin’i dinliyorum. İkinci türküde, Proje Koordinatörü Aytaç Bey gelip müzik yasağını hatırlatarak meşki bitirmemizi talep ediyor. Etmek zorunda kalıyor. Bir gece Delil ve Özgün’ün balkonundaki türkülere, yani kendi deyimleriyle ‘halkın bungalovu’na misafir olmak istiyorum ancak; ah yasaklar! Halkın Bungalovu, köyün en çok ziyaret edilen korsan sahnesi. 🙂 Birkaç yıl önce TRT Müzik’te Genç Yetenekler Belgeselinde izlediğim Eren Yavuz’u da burada çalarken yakalıyorum sık sık, Kardeş Türküler’den bildiğim Volkan Kaplan’ı da, Osman Kırca’yı da…



Yine de, Beynelmilel filmindeki ‘sessiz(!) lorke’ gibi bungalov komşumuz Hasan Hoca’nın temburundan minik sesler geliyor bir vakte kadar. 🙂 Müziğin sustuğu bir gece halk oyunları eğitmeni olan Gülden Hanım’dan horonda aşağı almayı bana hatırlatmasını rica ediyorum. Çünkü o gece Karadeniz Müziğinin ustası Birol Topaloğlu önce tulum, sonra kemençe çalmış ve ben yıllar sonra hasretle horon tepmişim ama adımları azıcık unutmuşum.
Bir gece konserden sonra Avustralyalı Martin ile İranlı Faize’nin sembolik düğünü yapılıyor. Sami Hussaini’nin arbane atölyesi öğrencileri halaylarla, zılgıtlarla coşturuyor bahçeyi. Sonra geç bir vakitte Faize yüzünü Martin’in arbanesine dayayıp herkese nefesini tutturacak bir gazel okuyor Farsça. Akabinde meslektaşım Emre aynı makamdaki ‘Yine Bir Gülnihal’i söylemeye başlıyor. Mehmet Günay Eser, çok zarif bir sabırla sonuna kadar bekleyip şarkı bitince güler yüzüyle uyarmak zorunda kalıyor. Tarsuslu bir İstanbul beyefendisi sanki… Kahrolası yasaklar!




Bir gün Azeri Piyanist Etibar Asadli’nin ‘’Caz, Mugam ve Geleneksel Dünya Müzikleri’’ atölyesini dinliyorum. Bakü Müzik Akademisi’nde bestecilik okumuş, Azeri şiveli tatlı Türkçesiyle Bakü’de kendisine müzik öğretenlerin katılığını, oysa müziği çocuk merakıyla, kim ne der diye düşünmeden yapmanın asıl olduğunu anlatıyor. Sonra Azeri türküsü ‘’Qara Qaşın Vəsməsi’’nin iki ana melodisini alıp, katılanlara çalgıları ve sesleriyle özgür doğaçlamalar yaptırıyor. Ben yedi dakikasını kaydetmişim, tamamı on sekiz dakika sürmüş ve ortaya neler neler çıkmış! Asadli o gece perdesiz gitarın ve aşkın sazının ustası Merih Aşkın ile, ertesi gece de İranlı kamança virtüözü Arslan Hazreti ve perküsyon sanatçısı Sami Hussaini ile konser verecek. Göğe yükselen sesler herkesi ayrı bir yere götürecek.

Etibar Asadli enstrümanın, içimizdeki müziği ortaya çıkarmanın aracısı olduğunu hatırlatmıştı. Ertesi gece Arslan Hazreti’yi dinlerken kamançaya aracı olan, delil olan Arslan Hoca’ymış gibi hissettim. Hazreti, o çalgının dilinden anladı da onda var olanın ortaya çıkmasına doğallıkla rehber oldu sanki. Ertesi gün Seray psikiyatr gözüyle sorunca düşünüyorum bunları. Seray ve eşi Ozan doktor. İnsanüstü çalışma saatlerine rağmen güler yüzlü, kibar, entelektüel ve mütevazı kalabildiklerine şaşırdığım güzellikte doktorlar! ‘Doktorlar’ dizisindekiler gibi. 🙂 Ozan’la aynı atölyelere katılıyoruz, Chrysanthi’yi birlikte övüyoruz. Seray Rumca sözleri çabucak kapıyor, tatlı tatlı söylüyor. Ozan cümbüşte, ben utta, içimize sinen sesleri aramaya ve ezgilerin makamlarını tahmin etmeye çalışıyoruz.
Son gün öğleden sonramı sosyalliğe ve hatıra fotoğrafları çekilmeye ayırıyorum: Kaliforniya’dan gelen müzik araştırmacısı Shireen ve cümbüşle Selim Sesler havaları çalan erkek arkadaşı Peter, Yolda gurubunun kemancısı Aslı, başlangıç seviyesindeki Fransızcamı her gün birkaç cümle ile aktifleştirebildiğime sevindiğim Montrealli kemancı Mathieu, beş yıl önce avukatlığı bırakıp Paris’e yerleşen ve göçe dair tüm sorularımı bıkmadan yanıtlayan eski meslektaşım Çınar, sonrasında çok neşeli bir üç günle Fethiye tatilime devam ettiğim; birkaç yıl önce Eskişehir’de aynı kurumda çalışmak üzere tanışacakken kısmetin bizi Müzik Köyü’nde buluşturduğu Fethiye uzmanım Betül, Reyhan, Şeyma, Nuray, Ercüment, çok özlediğim deyişleri şahane çalıp söyleyen Delil ve Özgün, Eskişehirli yol arkadaşım İlker ve İstanbul’da hep aynı mahallelerde dolaştığımızı fark ettiğimiz oda arkadaşım Şengül, bir sürü müzik öğretmeni, bir sürü müzik araştırmacısı, bir sürü müzisyen, bir sürü müzikli hikaye…







Son gece sahneye çıkmayan kalmıyor. Onur Çalışkan’ın klarnet dörtlemesinin ardından Chrysanthi’nin atölye grubu olarak ilk gün öğrendiğimiz Kayaköylü kekliğin türküsünü (Livissiani Mou Perdika) ve tınısı bana her şeyden geçmiş cesareti veren ama sözleri pek hüzünlü olan ‘Apo Ta Bedenya’yı icra ediyoruz o yeşil sahnede. Cemil Koçgiri’nin temburilerine arbaneler eşlik ediyor, Volkan Hoca’nın bağlamacıları Veka Aler’in vokal grubuyla birleşiyor… Rengarenk, sevinç dolu bir cümbüş işte!





Oradayken telefonda anneme ‘’ben burada çiçek açtım’’ demiştim. Çünkü biliyorum artık, insan heyecan duyduğu, mutlu olduğu yolda çiçek açıyor ve benim hayattaki en heyecanlı yollarımdan biri; eski dostum müzik! Ben ondan uzaklaştığımı sansam da, o benden yüz çevirmemiş. Nasıl susamışım, nasıl acıkmışım mutfağına… Bu satırları yazarken, biteli on gün olmuş Müzik Köyü’nün kalbime bıraktığı sihir tozlarıyla hala orada duyduğum yeni isimlerin keşfindeyim. Dinledikçe, şimdiki aklımla, düzenli hayatımda sevdiğim müzikleri yapmaya nasıl daha fazla yer açabileceğimi düşünüyorum. Rota yeniden oluşturuluyor, hissediyorum.
Pir Sultan Abdal, çok sevdiğim ‘Dünyanın Üzerinde’ semahında ‘’Cümlenin muradı dünyada cennet’’ diyordu. Ben orada, tam da ihtiyaç duyduğum bir zamanda, küçük dünyamın cennetini yaşadım galiba. Eli, emeği değenlere bin şükranla! ‘’Söyle canım söyle, dinlesin canlar…’’
* Bela Bartok (1881-1945) : “Türkiye’deki Derleme Gezilerim-1936” … : Musiki Dergisi
** https://www.evrensel.net/haber/397341/duble-salih-turkuler-sehre-goc-etti
Eline emeğine güzel yüreğine sağlık
BeğenBeğen
Ah çok teşekkür ederim Ercüment, sizinle, hep birlikte güzel oldu.🧿
BeğenBeğen