KONYA OVASI RUZNAMESİ

09.06.2022 1.GÜN: 19 Mayıs tatili için planladığımız Konya Ovası keşfimize Merkür Retrosu izin vermeyince biz de haziranda gitmeye karar verdik. İş arkadaşım Kevser’le bu sabah 9’da tekeri Eskişehir’den Ankara yoluna döndürdük. Çifteler, Sivrihisar, Polatlı, Haymana derken 330 km sonra Şereflikoçhisar’daki Tuz Gölü Tesisine vardık. Göz alabildiğine beyaz, arada hafif pembe tonları, gökte açık mavi bulutlar… Ak sakallı dedelerin belirdiği bir rüya fonunda Tuz Gölü! Ankara, Konya ve Aksaray illerine sınırı olan, ülkenin tuz ihtiyacının %40’nın sağlandığı, yer altı sularına süzülmüş tuz kubbelerinin tektotik hatlar boyunca taşınmasıyla oluşmuş, ülkemizin 2. büyük gölü; Tuz Gölü. Bu mevsimde kurumuş olabileceğini düşünsek de ayak bileklerimize kadar girebildiğimiz, altı gıcır gıcır tuz dolu bir suyu var. Tabanlarıma tatlı bir gıdıklama hissi veren bir bu engin beyazlıkta yürümek de ayrı bir deneyimmiş. Manzaraya ve fotoğraflara biraz doyunca yakındaki çeşmede ayaklarımızı yıkayıp tesisin tuz ürünleriyle dolu dükkanından sofra tuzu, tuz sabunu ve tuz kremi aldık. Biraz dinlenip Aksaray üzerinden yola devam.

        Aksaray-Konya arası, Cihanbeyli Platosu. Sarının çoğunlukta olduğu dümdüz yollar… Ben direksiyondayım, Ko-pilotum Kevser yanımda, geçtiğimiz yerlere dair internet bilgisi okuyor. Obruklar mesela, bu coğrafyada çok… En ünlülerinden Kızören Obruğu, Kızören Köyünün girişinde, yolumuzun üstündeymiş. Durup bakıyoruz tabi. Obruk, yer altındaki eriyebilen kayaçların zamanla boşluklar oluşturmasıyla tavanının, yani gördüğümüz üstteki alanın çökmesi sonucu olmuşmuş yeryüzü şekli. Konya Ovasında irili, ufaklı yaklaşık 600 obruk varmış.

            Akşamüstüne doğru, Cihanbeyli Platosundan Konya’ya girdik. Ülkemizin yüz ölçümü en büyük şehri, kocaman yolları ve caddeleriyle karşıladı bizi. Fiziki haritadaki sarılığının aksine şehir merkezi umduğumuzdan çok daha yeşil. Merkezin batısına; ilk durak Meram’a. Ama önce ‘Konya’da ne yenir’ araştırmalarımızdan öğrendiğimiz Havzan Lokantasında etli ekmek ve bıçak arası yiyeceğiz. Uzun ince, lavaş gibi bir ekmeğin üzerine kıyma ve kuşbaşı et konarak pişirilen ve Anadolu’nun bin bir çeşit etli lezzetinden Konya’ya özgü ikisi. Çok acıkmış olduğumuzdan bize ikisi de güzel geliyor. Enerjiyi aldıktan sonra Meram Bağlarını görmek üzere biniyoruz arabaya. Suyu, yakındaki Altınapa Barajından gelen Meram Deresi ve civarı, eski Konya’nın en güzel, bağlık, bahçelik yeriymiş. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde yeşil ve güzel yerleri anlatmak için ‘’Bağ-ı Meram gibi’’ dermiş. Şimdi o eski geleneği yaşatmak için aslının yanına yapay bir çay oluşturup kıyısına çay bahçesi açmışlar. Fotoğraflarda göründüğünden daha bakımsız gibi. Ama suya giden yoldaki tek katlı, bahçeli villalarda hala Konyalı zenginlerin oturduğunu, oranın Konya’nın Nişantaşı’sı olduğunu düşündük. Sonra şehrin o büyük, üç-dört şeritli ve ağaçlı yollarından Karatay ilçesine, kalacağımız öğretmenevinin bulunduğu ve sonraki günlerde gezeceğimiz tarihi eserlerle dolu Eski Konya’ya geçtik. Hava kararmadan önce Alaaeddin Tepesi-Mevlana Türbesi arasındaki Mevlana Caddesinde biraz yürüdük. Konyalı arkadaşım Handan’ın önerisi Nar-ı Aşk isimli tatlı bir kafede akşam kahvelerimizi içtik. İlk günkü izlenimimiz; Konya’nın çok temiz ve yeşil bir şehir olduğudur. Sokaklarda neredeyse tek bir çöp yok! Bir de adım başı içilebilir suyun aktığı, faydalı çeşmeler var ki, yaptıranlar, bizim gibi çok yürüyüp çok su içen turistlerin nice hayır duasını almışlardır. 😊

10.06.2022 2.GÜN: Öğretmenevinde kahvaltımızı edip erkenden arabayla Çatalhöyük yoluna çıktık. İlkokulda ezberlediğimiz, 9 bin yıl önce Anadolu’da tarım yapılan ilk yerleşim yeri Çatalhöyük, bugün Konya’nın Çumra ilçesindeki Küçükköy’de kalıyor. 2012’de UNESCO Dünya Mirası Listesine eklenen Çatalhöyük’te, 1958’de başlayan ve hala devam eden kazılarla buranın çok geniş bir Neolitik Çağ yaşam alanı olduğu keşfedilmiş. Kazıların ikinci gününde, bir öküzün resmedildiği büyük bir duvar resmine ulaşılmış. Sonrasında da insanların hayvanlarla dans ettiği ya da savaştığı figürlere rastlanmış ve bunların bir kısmı girişe yapılmış emsal yapay evlerin duvarlarına işlenmiş. Kazılardan çıkarılan orijinal eserler Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergileniyormuş. Köy yerleşmesinden kente gidildiğine ve ilginç bir şekilde o zamanlar ‘sokak’ kavramının olmadığına, insanların birbirlerine damlarda gezerek ulaştığına dair bulgulara da rastlanmış. Bunları ve yöre insanının da katkılarıyla devam eden arkeolojik çalışmaların tüm detaylarını, üstü kapalı kazı alanına varmadan önce, müze halinde getirilmiş Ziyaret Evi’nden öğreniyoruz. Arkeoloji, başka bir zamanı keşfetmek ve bambaşka bir dünyada dolaşmak gibi…

            Çatalhöyük’ten sonra yeniden şehre dönünce rotamız, Selçuklu ilçesindeki Tropikal Kelebek Bahçesi. 2015’te açılan ve 7.600 metrekareye yayılmış bu bahçe, dünyanın sayılı kelebek uçuş alanlarından biriymiş. Zaten bahçenin içinde bulunduğu yeşil park da Konya gibi kocaman. Karne öncesi çocuklar için eğlence düzenlenmiş, ortalık bayram yeri… Tropikal ülkelerden getirilen 45 farklı türde ve yaklaşık 10 bin kelebeğin özgürce uçtuğu, üstü kapalı, sıcak ve nemli bu bahçede 20 bin adet bitki de yer alıyormuş. Annemin salon çiçeklerinin devasa halleri, etrafta uçuşan ve arada üzerimize de konan rengarenk kelebeklerle birlikte içime umut dolduruyor. Bahçeyi bitirdiğimizde küçük bir böcek müzesi ve bir kelebeğin oluşumunu anlatan kısa bir animasyonun gösterildiği sinema salonu karşımıza çıkıyor. Hayret, böyle bir park nasıl bizim Büyükerşen’in aklına gelmemiş de Eskişehir’e yapmamış acaba? 😊

            Geniş yollarının refüjleri bile güllerle, yeşil peyzajlarla dolu Selçuklu ilçesindeki Kyoto Japon Parkına geçiyoruz. 2010’da Konya’nın Japonya’daki kardeş şehri Kyoto ile ilişkisini geliştirmek ve Konyalıları Japon Bahçeleriyle tanıştırmak için yapılmış, 36 bin metrekarelik alanıyla Türkiye’nin en büyük Japon Bahçesiymiş burası. Girişindeki tabelada Japon Bahçelerindeki parçaların anlamları yazıyor: Granit kayalarından kesilen beyaz çakıllar temizlik ve saflığın ifadesiymiş, yürüyüş yolları insanın doğaya uyum çabasından ötürü düz ve keskin değil, kavisli ve yuvarlak olurmuş… Ortasındaki yapay gölde Japon balıkları ve kurbağalar yüzüyor. Japon çamları ve sakuralar hala renkli… Seni de sevdik Konyalı Japon Bahçesi. 😊

            Yeniden öğretmenevine, arabayı otoparka, yürüyerek Bedesten’in ara sokaklarındaki Tiritçi Mithat’ı bulmaya! 😊 İskender gibi etin altında pide ile ve yoğurtla servis edilen, tadını etin suyundan alan, Konya’da yediklerimiz arasında en sevdiğimiz lezzet tirit. Üzerine söylediğimiz zerde tatlısı benim çocukken Trakya düğünlerinde yediklerime pek benzemiyor ama tiritin lezzeti fazlasıyla aklımızda kalıyor. Günler uzun; hala vaktimiz, enerjimiz ve gençliğimiz var. Öyleyse kapanmadan önce Alaeddin Tepesinin arkasındaki İnce Minareli Medrese ile Selçuklu Eserlerini keşfe başlayalım.

Adını Yunanca ‘’kutsal tasvir’’ anlamına gelen ‘ikona’dan (İkonuyum) alan Konya, Çatalhöyük’teki ilk yerleşimden başlayarak bir sürü farklı uygarlığa ev sahibi olmuş. Selçukluların 1071’de Anadolu’ya girmesiyle Bizanslılardan alınmış, sonrasında kurulan Anadolu Selçuklu Devletinin Sultanı Süleyman Şah burayı başkent yapmış. Haçlı Seferleri sırasında kısa bir süre (1080-1097) başkent İznik’e taşınsa da 1097’den sonra, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı 1308’e kadar, iki yüz kusur yıl başkentliğini korumuş. Dolayısıyla şehirdeki pek çok tarihi yapı Selçukluların eseri. Bugünkü eski şehrin orta yerinde, yemyeşil bir yükselti parkı olan Alaeddin Tepesi’nin arkasında kalan ve artık Taş Eserleri Müzesi olarak kullanılan İnce Minareli Medrese de 1264 yılında Sultan 2. İzzettin Keykavus’un veziri Fahrettin Sahip Ata tarafından, Mimar Keluk Bin Abdullah’a yaptırılmış. 1901’de düşen bir yıldırımla medresenin iki şerefesinden biri yıkılmış. Sonra Cumhuriyet Döneminde tadilata alınarak 1956’da müze olarak hizmete açılmış. Selçuklu Mimarisindeki kapılara verilen önemi, kapılardaki çok estetik taş işçiliğini Sivas’ta ve Kayseri’de görmüştüm. İşte başkent Konya’daki eserler, hepsinin en üst noktası gibi. Merhamet, şefkat, sabır, sır tutma, cömertlik, sadakat, şükretme ve doğruluğu simgeleyen sekiz köşeli Selçuklu yıldızı ve yine Selçukluları anlatan turkuaz rengi çiniler her yerde… Bir de ‘’bozkır sanatı’’ adı verilen, kartal, fil, aslan gibi hayvanların taş üzerine oyularak resmedildiği eserler var. Selçuklu Payitahtı Konya’nın belediye arması da hala Selçuklu sembolü olan çift başlı kartal. Selçukluların, ilk Türk-İslam Devletlerinden olduğu için yaşam alışkanlıklarının Orta Asya Türk kültürüne daha yakın olduğu ve sonrasındaki Osmanlılar kadar İslamileşmediği kanaatindeyiz.

            Müzeden sonra Alaeddin Tepesindeki bir ağacın altına yayılıp akşamüstü telaşındaki şehri seyre dalacağız. Bir rivayete göre 1220 yılında Sultan 1. Alaeddin Keykubat şehrin ortasına, yüksekte bir cami yaptırmak için halktan yardım istemiş, herkes toprak yığmış ve 20 metre yüksekliğinde bu tepelik arazi oluşmuş. Bir rivayet ise tepenin altında zaten 9 bin yıllık bir höyüğün bulunduğu yönündeymiş. Bugün Konya’nın ortasında, yine sekiz köşeli Selçuklu kubbesiyle Alaeddin Camiini ve sekiz Selçuklu Sultanının mezarını saklayan, güllerle ve yaşlı ağaçlarla dolu ferahfeza bir park Alaeddin Tepesi Parkı. Bir zamanlar Rum ve Ermeni Mahalleleri de buraya bakarmış ama Mübadeleden sonra şehirde hiç gayrimüslim kalmamış.

Topraklanıp dinlendikten sonra Kevser’in yıllar önce geldiği Tren Garını ve Tantavi Kültür Merkezini arayacağız. Gara giden yolda rengarenk çiçeklerle süslenmiş ve pek sevimli restore edilmiş sarı evlerin önünden geçiyoruz. Her biri TCDD’ye bağlı sağlık ocakları ve tedarik binalarıymış. Tantavi Ambarı da 1800’lerin sonunda gara gelenlerin eşyalarını saklamak üzere yapılmış bir depoymuş da restore edilmiş. O akşam içeride sanatçı Ebru Bora’nın çok güzel bir tezhip sergisi var şansımıza. Sergiden çıkıp Zafer Bulvarında bir modern kahvecide günü tamamlıyoruz.

11.06.2022 3.GÜN: Bunca Selçuklu Eserinin yanında canımız biraz da Atatürk görmek isteyince, güne Zafer Bulvarındaki Atatürk Eviyle başladık. Mustafa Kemal Konya’ya 33 kez gelmiş ve her geldiğinde bu şirin konakta kalmış. 1931’de İsmet Paşa’ya ‘acele ve önemli’ bir telgraf çekmiş: ‘’Konya’da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki şaheserleri kıymettar bazı mebani vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alaaddin Camisi, Sahip Ata medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescid ve İnce Minare derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir haldedir. Bu tamirin gecikmesi bu abidelerin kamilen inhirasını mucip olacağından evvela asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kaffesinin mütehassıs zevat nezaretiyle tamirinin temin buyrulmasını rica ederim.” Yaşadığı toprakların tarihini önemseyen ve kıymetini bilen büyük deha! Bu telgrafa bugün önce Atatürk Evinde, sonra Karatay Medresesinde rastladık.

Karatay Medresesi, 1250’de, Sultan II. İzzeddin Keykavus’un komutanı ve müderrisi (profesörü) olan Celaleddin Karatay tarafından yaptırılmış ve sonrasında Osmanlı tarafından da medrese olarak kullanılmış. Sille taşlarındaki kabartmaları, muazzam kubbesi, Kur’an’dan Surelerin yazılı olduğu oymalı kapısı ve duvarlarındaki turkuaz çinileriyle devrinin gözbebeği olduğu hala çok belli. 1955’te Çini Eserleri Müzesi olarak ziyarete açılmış. Selçuklu sultanlarının yaz sarayı olan Beyşehir Gölü kıyısındaki, artık yıkıntıları kalmış Kubadabad Sarayının çinileri ve Beyşehir’deki Eşrefoğlu Camiinin tavan göbekleri de burada sergileniyor.

Mevlana Türbesine giden güzergahımızda Şems-i Tebriz-i Türbesi, İplikçi, Selimiye ve Aziziye Camiileri var. İplikçi Camii bize göre içlerinde en mütevazısı. Adını yakındaki İplikçiler Çarşısından alan bu camii, 1200’lerde yaptırılmış ancak 1500’lerin sonundaki yangında harap olunca varlıklı esnaflardan biri tarafından restore ettirilmiş. Tavanına doğru küçük camları ve turuncu, ince tuğlaları var. Mevlana Türbesinin yanındaki Selimiye Cami epey heybetli. Osmanlı Sultanı 2. Selim, Mimar Sinan’a yaptırmış. Eski çarşının ve dükkanların olduğu Bedesten tarafındaki Aziziye Camii ise en beğendiğimiz camii oluyor. 1671’de yaptırılan ilk hali yandıktan sonra 1876’da Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan tarafından barok mimaride, çok estetik bir şekilde yeniden inşa ettirilmiş. Kubbesi, minaresi, camları, kapısı çok farklı… O gün tüm camilerin içinde, imamların Hacca gidecek müminlerle toplantısı var. Yurtdışı çıkış harcı nereden alınır, havaalanında ne yapılır… Onları orada bırakıp yağ somunu yemek üzere Somuncu Şendağlı’ya geçiyoruz. Yağ somunu, Konya’nın ünlü bir hamur işi. Konya’ya has küflü peynirli ve pastırmalı olanından yiyoruz ama ağır geliyor. Küflü peynir ağzımda anason tadı bırakıyor. O tatla Mevlana Türbesine…

1207’de, bugünkü Afganistan’ın Belh şehrinde doğan Muhammed Celaleddin Rumi’ye sonradan Farsça ‘efendimiz’ anlamına gelen Mevlana ismi verilmiş. 13.yy’da yaşamış, hoşgörü ve barışın sembolü olmuş bu İslam tasavvuf bilgininin babası Bahaeddin Veled de döneminin önemli bir ilim insanıymış ve Alaeddin Keykubat tarafından Konya’ya davet edilmiş, adına bir medrese yaptırılmış. Bahaaddin Veled’in 1231’deki vefatıyla Rumi, babasının yerine Konya’daki bu medresede ders vermeye başlamış. Bugünkü Mevlana Türbesi, Alaeddin Keykubat tarafından Bahaeddin Veled’e hediye edilen bir gül bahçesiymiş. Mevlana’nın yaşadığı sürede dostlarıyla ettiği sohbetler, bu sohbetlerde geçen fikirler ve toplantılara düzen vermek için konan kurallar, ölümünden sonra bir tarikat haline gelen Mevleviliğin ritüellerini oluşturmuş. Mevlana, başka bir alim olan yakın dostu Şems-i Tebriz-i’yi (Türkçe anlamı: Tebriz Güneşi) kaybedince öğütlerle dolu, ünlü eseri Mesnevi’yi yazmış. 17 Aralık 1273’teki vefatından sonra o da babasının yanına gömülmüş, mezarının üzerine yeşil türbe; Kubbe-i Hadra yapılmış. Mevlana’nın vefat ettiği gün, Mevleviliğe göre Tanrı’ya kavuştuğuna inanıldığı için Farsça ve Arapça ‘Düğün Gecesi’ anlamına gelen ‘Şeb-i Arus’ olarak yıllardır büyük törenlerle anılıyor. Hatta 2008’de UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesine alınmış.

Bugün akın akın ziyaret edilen Mevlana Türbesi, 1926 yılında “Konya Âsâr-ı Âtîka Müzesi” (Tarihi Eserler) olarak hizmete başlamış. 1954’te “Mevlâna Müzesi” adını almış. 18 bin metrekarelik alana Dervişan Kapısından giriliyor, tek tek derviş hücrelerinde Mevlevi Tekkesinin eşyaları, musikisinin enstrümanları ve dergaha dair detaylar anlatılıyor. Avlunun içinde semahane, mescit ve matbah-ı şerif (yemek) bölümleri ile Mevlâna’nın ve onun aile fertlerinin mezarlarının da içinde bulunduğu ana bina var. Yavuz Sultan Selim’in 1512’de yaptırdığı şadırvan da hala bu avluda. Hepsini görüp şadırvanda su içtikten sonra Susmuşlar Kapısı’ndan çıkarak bir buçuk saatlik Mevlana sohbetimizi bitiriyoruz. Akabinde Bedesten’den ve Kadınlar Çarşısından hediyelikler alıp, odaya bırakıp, dinlendikten sonra bamya çorbası ve saç arası tatlısıyla Konya lezzetleri keşfimizi tamamlayacak, akşamına da Mevlana Kültür Merkezindeki sema ayinini izlemeye gideceğiz.

            Mevlevi sema ayini, tasavvufi öğelerle Tanrı’ya ulaşmanın derecelerini sembolize eden bir tören. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin zamanında belli bir kurala bağlı kalmaksızın yapılırken oğlu Sultan Veled’den itibaren disiplinli bir şekilde icra edilmeye başlanmış. 17. yy’ın sonundan beri Itri’nin bestesi olan Naat-ı Şerif (peygambere övgü) ile törene başlanır, kainata ruh verilmesini ifade eden ney taksimi, peşrev, hakikat yoluna o yolu bilen bir rehberle gidilebileceğini sembolize eden Devr-i Veledî’nin ardından dört selâm bölümüyle devam edermiş. O akşam da bir saat sürecek ayinde önce ney, ut, kudüm gibi enstrümanlardan oluşan sazendeler yerini aldı. Ardından sahneye çıkan semazenler önce hırkalarını çıkarıp, öpüp postlarına bırakarak dünyevi işlerinden soyundular. Hırkaları öpmeleri, alemdeki tüm varlıklara Allah’ın birer parçaları olduğu için değer verdiklerinin ifadesiymiş. Sonra yavaş yavaş, sağ elleri göğe doğru, sol elleri yere doğru dönmeye başladılar.  Göğe doğru olan sağ el; Tanrı’dan feyiz alıp O’ndan başkasına yüz çevirmek, yere bakan sol el; bu feyzi yeryüzüne dağıtmak anlamına geliyormuş. Onlar dönerken semazen başı aralarında gezindi. Bu da semazenlerin birbirlerine olan mesafesinin korunmasını sağlıyormuş. Töreni yöneten kişi (postnişin) kırmızı postun ucunda ayakta durarak dualar okudu. Semazenlerin arasında ergen erkek çocuklar da vardı. Sema dönülen yuvarlak yer dünyaya, postnişin güneşe, semazenbaşı aya ve semazenler gezegenlere benzetilerek semanın güneş sistemini sembolize ettiği kabul ediliyormuş.* Mevlana’ya ilişkin pek çok bilginin tartışmalı olduğu söyleniyor. Ancak yüz yıllardır biliniyor, okunuyor ve barışçıl cümleleriyle bu kadar insanı etkiliyor olması, ardından adına kurulan tarikatın dünyanın bir sürü şehrinde hala ilgi görüyor olması ölümsüzlük değil de nedir?

12.06.2022 4.GÜN: Kahvaltıdan sonra odamızı boşaltıp arabaya atladık. İstikamet; Sille Köyü. Yol üstünde Konyalı Torku’nun marketine uğradık. Sahi, yurdumuzun ‘tahıl ambarı’ Konya’da neden buğdaya dair bir müze yok? Bafra’daki tütün müzesi gibi mesela…

            Sille Barajı kıyısında, içinden Sille Çayının aktığı, adını Yunan mitolojisindeki Silenos’tan alan ve bugün merkeze 8 km uzaklıkta olan Sille Köyünün 5 bin yıllık tarihi var. Etrafındaki ocaklardan çıkan Sille Taşı, Selçuklu Mimarisine temel olmuş. 1923’teki Mübadeleye kadar ciddi bir gayrimüslim nüfusun yaşadığı köy, son yıllardaki restorasyon çalışmalarıyla ve kahvaltıcılarıyla yeniden adını duyurmuş. Yağmur hafiften çiselerken girdiğimiz Aya Elenia Kilisesinde küçük bir grup tarafından tanıtım videosu çekiliyor. Rehberleri tavanda, pek çok kilisede bulunmayan Tanrı resmi olduğunu söylüyor. Bakıyoruz biz de; beyaz saçlı, sakallı bir adam… Ayrıca bu kilise, 1. Dünya Savaşı sırasında ortopedi hastanesi olarak kullanılmış, burada askerlere protez kol ve bacak nakli yapılmış.

Sonra daha da yukarıda yer alan Zaman Müzesine giriyoruz. Vakti zamanında, sütü gelmeyen Hristiyan lohusa kadınların duaya geldiği bir Süt Şapeliymiş burası. Belediyenin ‘Tarihe Vefa’ projesi kapsamında yenilenince, duvarlarında fresk de olmadığı için, koleksiyonculardan toplanan envanterlerle Türkiye’nin ilk Zaman Müzesi haline getirilmiş. Osmanlı Dönemine ait ‘tabutluk’ denilen büyük oda saatleri, Cumhuriyet Tarihine ait cep, duvar ve masa saatleri, Türk Hava Kurumunun 1937’de yaptırdığı illerin coğrafi ve ekonomik bilgilerinin yer aldığı metal saat, Roma Dönemine ait arkeolojik güneş saati örneği ve Konya’daki Hacı Hasan Camii’nin kıble duvarında bulunan Osmanlı dönemi güneş saati reprodüksiyonu gibi birçok enteresan parça var. Sağ olsun oradaki rehber hepsini tek tek anlatıyor. Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. Yılında (1901) Anadolu’nun pek çok şehrine saat kuleleri yaptırdığını biliyorum, Konya’dakini soruyorum. Alaeddin Tepesi civarındaymış ancak 1921’de yıkılmış. Burada küçük bir maketi sergileniyor. Osmanlı’da devlet dairelerindeki günlük defterlere ‘Ruzname’ dendiğini öğreniyorum bir de bu müzeden.

Akabinde Sille Müzesine uğruyoruz. Bir konağı Sille tarihini ve Sille’de yaşamı anlatan detaylarla donatmışlar, tatlı bir Kent Müzesi yapmışlar. Meşhur Sille Halılarını burada görüyorum, Anadolu’da konuşulan Rumcadan farklı olarak ‘Sille Grek Lehçesi’ diye ayrı bir Rumca olduğunu da burada okuyorum. Ayrı bir lehçeleri olacak kadar Rum varmış demek bir zamanlar burada. Konya, Niğde, Kayseri civarında Hristiyanlığı seçmiş ve Rumca konuşan Türkler de varmış, Mübadeleyle onlar da Yunanistan’a gönderilmiş. Sille’nin tandır börekleriyle yine yola düşüyoruz.

Birkaç saat sonra Konya’nın Beyşehir ilçesindeyiz. Anadolu’nun ahşap direkli en büyük camisi Eşrefoğlu Cami burada. Eşrefoğlu Beyliği Döneminde (1296-1299) Eşrefoğlu Seyfettin Süleyman Bey tarafından yaptırılmış. Kesme taşlı ve süslü işlemelerle dolu kapısıyla Beyşehir Gölüne bakıyor sakince. Beyşehir Gölü, Tuz Gölünden sonra 3. büyük, tatlı su gölümüz. Bir zamanlar Selçuklu Sultanlarının ve hala Konyalıların sayfiye yeri. Plajı olan ve suya girilen bir bölümü de varmış ama biz sazların olduğu taraftaki büyük taşların üzerine oturup ayran içerek ve İlhan İrem dinleyerek tandır böreklerimizi yiyoruz: ”Sazlıklardan havalanan, bir ördek gibi sesin…” 😊 Hava hafif kapalı, ılık. Huzurluyuz. Yine bir kaç saat sonra Konya il sınırlarındaki son durağımız olan Akşehir’e varacağız. Eskişehir’in Sivrihisar ilçesindeki Hortu Köyünde doğduğu, 1200’lerde yaşadığı ve Akşehir’de öldüğü bilenen hoca için Akşehir’de, bol güllü bir mezarlığın içinde, sekiz köşeli, külah kubbeli bir türbe yapılmış. Mezarlığın önündeki küçük parka da Nasreddin Hoca’nın en bilinen fıkralarını anlatan heykeller dikilmiş. Ölümle yaşam iç içe, ağlamakla gülmek iç içe…

            Dönüş yolunda ‘’Bu en profesyonel gezimiz oldu’’ diyor Kevser. Konya Ovasını adım adım dolaşmak üzere yola çıkmış, arabanın konforu, enerjimiz ve görece refahımızla merak ettiğimiz her noktayı, her tadı keşfetmişiz. Mutluyuz. Çünkü her keşif dünyayı, memleketi ve kendimizi biraz daha tanımak ve sevmek bence. Stelios Kazantzidis’le neşeleniyoruz: ‘’Kayseri’den Karaman’dan Konya’dan, güzel seven mahrum kalmaz dünyadan… Konyalım yürü…’’ 😊

* https://aregem.ktb.gov.tr/TR-202225/mevlevi-sema-toreni.html

Yorum bırakın