Mart ayının ilk haftasında çalıştığım kurumun bağlı olduğu bakanlığın Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünden, mart sonunda, Antalya’da yapılacak 3 günlük bir mesleki eğitim daveti aldık. Eğitim Side’de bir otelde, 21 Mart pazartesiden 23 Mart çarşambaya kadar olacak, perşembe sabahı otelden çıkılacaktı. Gözüm hemen işyerimdeki odamda, tam karşımdaki duvarda asılı duran Türkiye haritasına takıldı. Arabayla gidip, hazır oraya kadar inmişken perşembe ve cumayı da izin alıp Antalya’yı karış karış gezmek ve ilkbaharı orada karşılamak ne güzel olurdu. 😊 Hemen yol arkadaşım Kevser’e söyledim, o da iznini ayarladı ve böylece 24 Mart Perşembe sabahı onu Manavgat Otogarında karşılamamla 2022’deki ilk gezimize başlamış olduk.
1999 temmuzunda ailecek Alanya’da bir oteldeki öğretmenler kampına gitmiştik daha önce. Bir yaz gecesi Trakya’dan 7 arabalık ve 7 ailelik bir konvoy halinde yola çıkmıştık. Dönerken yaz sıcağına rağmen Antalya ve civarındaki her yeri adım adım görmeye çalışmıştık yine o 7 arabalık ve 7 ailelik konvoyla… 13 yaşımdaydım, fotoğraflar sayesinde hayal meyal hatırlıyorum. Sonra 2011 şubatında İstanbul’dan 4 kız arkadaş, ucuz uçak biletiyle bir hafta sonu Akdeniz Üniversitesinde yüksek lisans yapan başka bir arkadaşımızı ziyarete gitmiştik. O hafta sonundan da Kaleiçi’nde konuşa gülüşe dolaşmalarımız kalmış aklımda. Şimdi 35 yaşımın aklıyla, kendi arabamın direksiyonunda ve ‘nasıl olsa araba var’ rahatlığıyla bir şehri yeniden keşfetme fikri içimi coşturdu. 😊 20 Mart Pazar sabahı Eskişehir’i sıfır derecede bir soğukla bırakıp Kütahya, Afyon, Burdur üzerinden, ver elini palmiyeli ve güneşli Antalya… ‘’Antalya’nın mor üzümü, severler boyu uzunu a leylim…’’ *
Helenistik dönemde, Bergama Kralı 2. Attalos (M.Ö. 159-138), askerlerine “Gidin ve bana
yeryüzündeki cenneti bulun” demiş. Askerler bugünkü Antalya’yı göstermiş, Attalos da burayı beğenip bir liman şehri kurdurmuş. Şehrin adı ona binaen “Ataleia” (Adalya) olmuş. Attalos Heykeli bugün Kaleiçi semtinde, çarşının ortasında, her gün etrafından gelip geçen kalabalıkları izliyor.
Manavgat Otogarındaki buluşmamızdan sonra bizim Antalya keşfimiz ise deniz kıyısındaki Side Antik Kenti ile başlıyor. Eskişehir’de Friglerin yaşadığı dönemde Antalya ve civarında Pamfilyalılar varmış. M.Ö. 700’lü yıllarda, Bugün Antalya merkezde yer alan Aksu Çayından başlayıp Mersin sınırına kadar yayılan Pamfilya’nın en önemli şehirlerinden biri Side’ymiş. Luvi kökenli dillerine göre ‘nar’ demek olan Side daha sonra tüm Pamfilya ile birlikte Lidyalıların eline geçmiş. Sonra Persler, Makedonyalılar, Bergamalılar derken Roma İmparatorluğuna kadar ulaşmış. 19. yy’da Girit Adasının Yunanistan’a bağlanmasıyla adadan kaçan Türkler buraya yerleştirilmiş ve adına bir süre Selimiye denmiş ancak sonra yine eski ismine dönmüş. Bugün binlerce yılın şahidi taşların arasından bahar çiçekleri fışkırıyor. Surları, kapıları, sütunlu caddeleri, agoraları, çeşmeleri, hamamları ve Apollon Tapınağıyla bir zamanlar bambaşka hayatlar yaşanmış bu kıyıda. Ve illa ki tüm antik şehirlerde olduğu gibi bir antik tiyatrosu var. Bir zamanlar içinde gladyatör dövüşlerinin de izlendiği 17 bin kişilik bu kocaman tiyatronun izleyiciler için yapılan basamakları diğer tiyatrolardan farklı olarak, sahneye doğru hafif eğimli…
1947-1967 yılları arasında Side’de yapılan kazılardan çıkarılanlar, Mühendis Ragıp ve eşi Selma Devres’in restore ettirdiği, hamamdan dönüştürülen Side Müzesine konmuş. Romalılara ait heykeller, lahitler, sütunlar… Mesela Yunan Mitolojisindeki sağlık tanrısı Asklepios’un yılanlı heykelinin bir parçası ve hemen yanında da pandemi günlerinin meşhur kelimesi ‘hijyen’e adını veren kızı Hygieia burada. Ama bu heykellerin membaını son sabah Antalya Müzesinde göreceğiz aslında. Taşlara, bahara, denize ve tarihe sevine sevine Side’den Manavgat Şelalesine geçiyoruz.
Manavgat ilçesinin 3 km dışında, Batı Torosların yamaçlarından Akdeniz’e uzanan 93 km’lik Manavgat Nehri, 5 metrelik bir falezden, erimiş kar sularıyla gürül gürül akıyor. Etraf Ortadoğulu turist kaynıyor ve şelalenin dibindeki çay bahçesi fahiş fiyatlarla çay satıyor. Şelaleden beklediğimizi ertesi gün Kurşunlu’da bulacağız. Manavgat’tan Ver elini Aspendos…
Bugünkü Belkıs Köyü sınırlarında kalan Aspendos, Side gibi Pamfilya’nın en önemli ve zengin şehirlerindenmiş. Antik tiyatrolar arasında günümüze kadar en iyi korunarak gelen ve hala kültürel etkinlikler için kullanılan 20 bin kişilik ünlü tiyatrosu ise M.S. 2. yy’da Romalılar tarafından yapılmış. Son yıllardaki restorasyon çalışmalarıyla seyirci kısmı siyah-beyaz dama taşlarına dönse de o kadar zaman öncesinden böyle bir mimariyi kurgulayan medeniyetler bana hep aynı şeyi düşündürüyor: Elektrik ve internet yokmuş ama başka bir teknoloji varmış… Antik Tiyatronun ardındaki yol yukarı şehre çıkıyor. Aspendos Kenti, Bizans ve Selçuklu Döneminde de şehir olarak varlığını sürdürmüş. Hatta Selçuklular, kervansaray olarak kullandıkları kısımları kendilerine has kubbeli bir mimari ile onarıp korumuşlar. Antik kentin taşlarının ve papatyaların arasında yürürken yerde 2 tane 2 Euro’luk madeni para buluyorum. Bak, diyorum Kevser’e, bu iki maden, dünkü eğitim harcırahımdan (62 TL’den) fazla! Aspendos’u bitirip merkeze ve modern dünyaya yollanıyoruz. İstikamet Konyaaltı Öğretmenevi. Valizlerimizi odaya bıraktıktan sonra bu kez Konyaaltı Plajından internet tavsiyeleriyle merak ettiğimiz ”7 Mehmet” Restoranına yürüyeceğiz.
Konyaaltı bugün, Antalya Büyükşehir Belediyesinin batısındaki merkez ilçelerden biri. Bir yanı Toroslara bakan geniş plajıyla Barcelona gibi. Şehrin merkezinde plaj olması, işten ya da okuldan çıkıp toplu taşımayla denize gelmek nasıl bir duygu acaba? Ben Antalya’yı hep falezlerle hatırlardım oysa Konyaaltı’daki geniş plaj Muratpaşa’ya kadar devam ediyor, Muratpaşa’da falezler başlıyor. O kadar yol gelip yorulan biz değilmişiz gibi bir çılgınlıkla plaja paralel sahil yolundan 3,5 km’yi adımlayarak ‘’7 Mehmet’’ Restoranını buluyoruz. Biz içeri girerken siyah makam arabasıyla bir milletvekili de yanaşıyor, o üst kattaki VIP salonuna çıkıyor, biz alt katta, pahalı menünün ucuzu birer porsiyon şiş köfte sipariş ediyoruz. Ama güzel doyuyoruz, değdi diyoruz. 😊 Sonra karşıdaki AVM’den üşümüş bana bir sweat-shirt alıp yine yürüyerek öğretmenevindeki odamıza dönüyoruz.

İkinci sabah keşfe Karain Mağarasından başlayacağız. Aslında Antalya’nın başlangıcı burası. Günümüzden 500 bin yıl önce de bu coğrafyada yerleşim olduğu, bu mağaradaki kazılarla ortaya çıkmış. Mağaranın içinde gergedan, fil, su aygırı gibi hayvanların fosillerine de rastlanmış. O cuma sabahı 470 basamakla çıkılan Karain Mağarasında bizden başka kimse yok. Girişteki görevli ‘’içeride yarasa sesi duyacaksınız, biraz ürkütücü ama korkmayın, bir şey yapmazlar’’ diyor. Duyuyoruz gerçekten. Ürküyoruz da. Derinlerine girmeden manzaraya bakıp iniyoruz. Kurşunlu Şelalesi yoluna çıkıyoruz.
İşte yeşile ve suya dair en sevdiğimiz, ”gezimizin en güzel kısmı” dediğimiz yer burası oluyor: Kurşunlu Şelalesi. Masalsı bir fonda, yeşilin ortasından, 18 metreden akan ve tabiat parkı olarak kalmayı başaran çok çok tatlı bir doğa harikasındayız. Gözümüzün aldığı her yer birer yağlı boya tablo manzarası! Hafta içi olduğu için pek turist yok, ilkbahar olduğu için şelalenin suyu coşkun. Doğanın canlanması tamlamasının somut hali burası olsa gerek… Bir sürü mutlu fotoğraf çekiyoruz burada. Çantamızdakilerle kısa bir piknik yapıyoruz suya karşı. İyi ki bahar var, Antalya var! 😊
Bu enerjiyle şehir dışındaki son durağımız olan Perge Antik Kenti’ne varıyoruz. Perge, bir zamanlar Pamfilyalılara başkentlik eden, döneminin en düzenli şehirlerinden biriymiş. M.Ö. 1200’lü yıllara ait Hitit belgelerinde bile adı geçmekteymiş. Diğer antik kentlerden farklı olarak 12 bin kişilik büyük bir stadyumu var. 234 metre uzunluğunda, 34 metre genişliğindeki bu dikdörtgen yapı, bölgenin doğal taşı olan konglamera bloklardan oluşuyormuş. Romalılar zamanında da şehir olarak varlığına devam eden Perge’nin caddeleri, sur duvarları, Hristiyanlığın kabulünden sonra eklenen bazilikaları ve çeşmeleri büyük oranda sağlam kalarak bugüne gelebilmiş. 13 bin kişilik antik tiyatrosunun 5 kapıyla sahneye açılan kulisinde şarap tanrısı Dionysos’u anlatan rölyefler de hala duruyor. Antik şehirleri gezerken beni en çok hayallendiren yapılar tiyatrolar oluyor. Evler, sokaklar, hamamlar, çarşılar tamam da, tiyatronun bir temel ihtiyaç olarak binlerce yıl önce var olması, binlerce yıl sonra da var olabileceğine dair bir umut bulutu bırakıyor içime…
Perge’den sonra modern şehre dönüp Düden Şelalesi Parkında kahve içiyoruz. Düden Çayının suyu 40 metre yükseklikten gürültülü bir debiyle Akdeniz’e akarken şehrin içine böyle ferah bir park armağan etmiş. Vakit cuma akşamüstüne geldiğinden kendini parka atan yerli halk ve etraftaki Alman, Rus ve İranlı turist sayısı da artıyor.
Dinlendikten sonra merkeze dönüp arabamızı bir AVM’nin otoparkına bırakarak Şişçi Ramazan’a oturuyoruz. Antalya ve Burdur civarının şiş köftesi meşhur. Ortaya da Antalya usulü tahinli, yumurtalı piyaz söylüyoruz. Gezi planlarken orada ne yeneceğini araştırmak en sevdiğimiz kısım. 😊 Üstüne kabak tatlımızı da yiyip arabayı otoparkına bıraktığımız AVM’de biraz dolaştıktan sonra son 2 gece kalacağımız Muratpaşa’daki Devlet Su İşleri (DSİ) Misafirhanesine gideceğiz. Kevser AVM’de bizden ve çalışanlardan başka Türkçe konuşan kimseyi duymadığını söylüyor. Etrafta Rusça, Almanca ve Farsça en çok duyduğumuz diller. Antalya’da Rus ve Alman turistlerin çok olduğunu bir yerlerden duymuş ve alışmışım ama bu kadar çok İranlı olduğuna şaşırıyorum. Öyle ki, gittiğimiz o AVM’de ertesi hafta ‘İran Pop Gecesi’ yapılacağının duyuruları var.
Son sabah yine pırıl pırıl bir havada çıkıp Antalya usulü serpme börek yemek için Muratpaşa’daki Börekçi Hasan’ı arıyoruz. İnternet yorumlarında övüldüğü kadar olağanüstü bulmasak da karnımızı doyurup falezlere paralel, tatlı bir yürüyüşle Antalya Müzesine giriyoruz. Girişte Atatürk’ün çok anlamlı şu özdeyişi yazılı: ‘’Bir vatanın sahibi olmanın yolu o topraklarda yaşanmış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanımak ve sahip olmaktan geçer.’’ Antalyalı Öğretmen Fikri Erten’in kurduğu müze, 1972’de Kaleiçi’nden şimdiki yerine taşınmış. Karain Mağarasından başlayarak bölgedeki tüm kazılardan çıkartılan eserlerin kronolojik sırayla sergilendiği, 33 bin metrekareye yayılan ve 14 salondan oluşan müze, 1988’de ‘Avrupa Konseyi Yılın Müzesi’ ödülünü almış. Atina’daki Akropolis Müzesine benziyor. En beğendiğimiz kısım ise önceki gün gezdiğimiz Perge’den çıkarılmış Helenistik Döneme ait heykellerin M.S. 2. ve 3. yy’daki kopyalarının bulunduğu ‘’Tanrılar Salonu’’ oluyor. Zeus’tan Hermes’e, Apollon’dan Herakles’e kadar herkes burada…
Müzeden çıkınca sıfatı ‘nostaljik’ olsa da aslında 1999’dan beri Antalya kıyısında dolaşan küçük bir tramvayla Kaleiçi’ne gidiyoruz. Hadrian Kapısını (Üç Kapılar) bekleyemeden, Cumhuriyet Meydanı durağında kalabalık inince biz de iniyoruz. Çünkü Yivli Minare göründüğüne göre eski şehir başlamış olmalı. 😊 İşte cumartesi ve işte varlığını unuttuğumuz pandemi öncesi şehir kalabalığı… Sağ tarafımız falezlerin altında uzanan engin bir deniz; Akdeniz.
1200’lerin başında Anadolu Selçuklularının Antalya’yı Bizanslılardan almasıyla Türkler denizle tanışmış. Bir kez Bizanslılara kaptırıp 1216’da İzzettin Keykavus tarafından yeniden fethedilince deniz teşkilatı ve dolayısıyla eski şehir yerleşimi buralara kurulmuş. Tophane Seyir Terasından Kaleiçi’ne inen merdivenlerin altında Selçuklu yapıları başlıyor. Mevlevihane Müzesi, Karatay Medresesi, Zincirkıran Türbesi, Yivli Minare… Yiv, bir silindirin içindeki sarmal oyuk, demekmiş. Yivli Minare, kesme taşlı 8 ayrı sarmaldan oluşan ilginç bir yapı. Bugünkü Antalya şehir manzarasının tamamlayıcısı. Sonra günün kalanını ayırdığımız Kaleiçi’nin ara sokaklarına dalıyoruz. Etnografya Müzesinde eski Antalya evlerinden detaylar var; Döşemealtı’nın Yörük halıları, Teke Yöresinin kıl keçisi kilimleri, oymalı kapıları, süslü tokmakları… Kulağımda hep hoplamalı zıplamalı Teke zortlatmaları: ‘’Antalya’nın kuyuları, çayır çimen kıyıları a leylim…’’ 😊
Yat Limanında kahve molası veriyoruz. Deniz kokusu ne güzel! Devamında Kaleiçi’nin bir sürü turist diliyle ve yığma taşlı eski konaklarıyla dolu renkli sokaklarında dolaşırken acıkınca yol üstü bir durakta birer dilim pizza yiyip Atatürk’ün 1930’lardaki Antalya ziyaretlerinde kaldığı evini; Atatürk Müzesini geziyoruz. 1. Dünya Savaşından sonra Antalya’nın bir süre İtalyan İşgaline uğradığını ama 1921 temmuzunda İtalyanların şehirden ayrıldığını buradan öğreniyoruz. Oradan Karaalioğlu Parkı’na varıp denize bakarken Antalya’nın her yanının ayrı bir seyir terası olduğuna kanaat getiriyoruz. Kaleiçi’ne dönüp magnet ararken enflasyondan şikayetçi esnafı dinliyoruz. Kaleiçi’ndeki Suna ve İnan Kıraç Müzesinde, eskiden bu şehirde kahve ikram edilirken yanında reçel verildiğini okuyoruz ve Antalya’nın eski fotoğrafları sergisini dolaşıyoruz. Tekrar Selçuklulardan kalma Kırk Merdivenler, tekrar Yat Limanı, Hıdırlık Tepesi derken akşam yaklaşıyor. En son göreceğimiz Saat Kulesini ararken şehrin yerel reçel markası Yenigün’ün dükkanına rastlayıp reçel alıyoruz. Saat Kulesi tadilattaymış, üzeri kapalı. Karşısındaki Attalos Heykeline selam verip eski şehri akşam güneşiyle bitirerek yine tramvaya biniyoruz.
Akşam yemeğinin üzerine Akdeniz Dondurma’da kazandibi tadındaki yanık dondurmalarımızı yerken ‘’Antalya’da ne yenir’’ listemizi tamamladığımıza, batı kıyısında daha gezemediğimiz bir sürü yeri olsa da 3 güne sığabilecek en makul planı uyguladığımıza, en makul zamanda geldiğimize ve bu bahara Antalya’da başladığımıza seviniyoruz. Zengin tarihi, şahane coğrafyası, sıcacık iklimi, çok renkli ve artık çok dilli sokaklarıyla iyi ki Antalya var! 😊
”Antalya’nın altı bakır, atlar gelir şakır şakır a leylim, sevdiğimin gözü çakır, sevsem ne zaman ne zaman ne zaman…”
*”Antalya’nın Mor Üzümü” (Anonim Antalya Türküsü)