‘’Savaş alanını seyreden Elias’ın karamsarlığı dayanılmaz oldu. Elleriyle yüzünü kapattı. Böyle bir manzara karşısında sanat ne işe yarardı? Şastakoviç’in müziği, insan doğasının vahşiliğini örtecek bir maske miydi sadece?’’* Sarah Quigley, 2. Dünya Savaşı sırasında, 900 gün boyunca (2,5 yıldan fazla) Nazi Kuşatması altında yaşayan St. Petersburg’un ünlü bestecisi Dimitri Şastakoviç’in, savaş coğrafyasında müzikle hayatta kalma çabasını anlattığı Leningrad Senfonisi romanında böyle diyor. 17 Temmuz 2019 Çarşamba sabahı Moskova’dan gelen hızlı trenle St. Petersburg’a giriş yaptığımızdan beri aklımda bu romanla dolaşıyorum. St. Petersburg Moskova’ya 712 km uzaklıkta. Yani Helsinki’ye (Finlandiya’ya) Moskova’dan daha yakın bir mesafede, bize göre epey kuzeyde bir coğrafya. Hava serin. Bir ay önce gelsek Beyaz Geceleri yakalarmışız. Günün sadece 4 saatinin (00.00-04.00) karanlık olduğu, güneşin sürekli tepede beklediği haziran akşamlarının üzerinden biraz geçmiş. Eşyalarımızı hostele bırakmış, tekrar dışarı çıkmış, yine devasa caddeleri adımlayarak Nevski Bulvarına varmaya çalışıyoruz. Nevski Bulvarı şehrin en işlek caddesi, ana damarı. Moskova yolunun başlangıcından Nevski Manastırına kadar devam eden, 4,5 km’lik bir uzun yol. Kazan Katedrali, Beloselski-Belozersk Sarayı, Stroganov Sarayı ve Rusya Ulusal Kütüphanesi gibi görülmeye değer bir sürü turistik yer ya bulvar üzerinde, ya da bulvara açılıyor.
St. Petersburg’un kurucusu Rus Çarı 1. Petro (nam-ı diğer Deli Petro), Avrupa’da eğitim almış ve ciddi bir Avrupa, hatta Hollanda hayranıymış. 1703’te İsveç’ten korunmak amacıyla şehre bir kale yaptırmış: Peter ve Paul Kalesi. Akabinde Baltık Denizine dökülen Neva Nehri üzerine 46 tane ada inşa ettirerek, Amsterdamvari bir kanallar şehri oluşturmaya çalışmış. Rus Çarlığının daha sonra başkenti de olacak, Avrupa’ya açılan kapısı… Tabi bu oluşumda binlerce köylüyü çalıştırmıştır. Öyle ki, bütün taş ustalarının yeni şehrin inşasına yardım etmelerini sağlamak için bu şehrin dışında tüm Rusya’da taş bina yapımını yasaklamış. Altyapı ve beden gücüne dayalı işlerde Rus köylüleri çalışırken, şehrin diğer önemli kısımlarını İtalyan mimarlara yaptırmış. Bugün şehirde Rus mimar tarafından yapılan tek tarihi yapı, Kazan Katedrali. (Andrey Voronikhin-1811) Bu bilgilerin hepsini ertesi gün katılacağımız günübirlik turdaki (free walking tour) çok hızlı konuşan ve kısa sürede bizi şehre dair çok fazla bilgiye boğan rehberimiz Poulina’dan öğreneceğiz. İlk günün öğleden sonrasındayız henüz, Nevski Bulvarına çıkmadan önce Moskova’daki gibi bir ‘stalovaya’da (kantin) karnımızı doyurmuşuz, bulvara çıkmış, biraz yürümüş, kadınların pazar kurduğu bir ara sokakta, Dostoyevski’nin evini bulmak üzereyiz.
Moskova’da doğan ama ömrünün büyük bir kısmını St. Petersburg’da geçiren Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881) sadece Rusya’nın değil, dünyanın en kült yazarlarından. Tramvatik bir çocukluktan sonra askeri okul okumak üzere geldiği St. Petersburg’da kalmış, yaşamış ve yazmış. 1849’da Çar 1. Nikola’yın baskıcı yönetimini eleştirdiği için aldığı ölüm cezası son anda kürek mahkumiyetine çevrilmiş. St. Petersburg’da toplam 8 ayrı evde yaşamış usta. Bizim o gün gideceğimiz, müze haline getirilmiş olan, bir süre 1840 yılında, bir de yaşamının son yıllarında yaşadığı ve öldüğü ev. Sade bir ahşap masa, yemek odası, kızı Luna ile oğlu Feodor’un oyuncakları… Yazar genelde geceleri yazar, gündüzleri uyurmuş. Çocuklar gündüz babalarını göremedikleri için küçük kağıtlara kısa mektuplar yazıp yazar uyurken odasının kapısının altından gönderirlermiş. Dostoyevski’nin de uyandığı gibi ilk işi, bu mektupları okumak olurmuş. Babayla çocuklar arasında oynanan bu sevgi dolu oyunu Erdal Öz’ün Rusya izlenimlerini anlattığı Bir Gün Yine Allı Turnam’da okumuştum.**
Dostoyevski’nin evinden çıktıktan sonra Nevski Bulvarı’nın başka bir ara sokağından ulaşılan Vaskresenia Katedralinin etrafında dolaşıyoruz. Türkçesi ‘Dökülen Kan Kilisesi’ olan ve şehrin sembolü haline gelmiş bu renkli yapı, Moskova Kremlin Meydanındaki Aziz Vasili Katedraline benziyor. 1883’te yapımına başlanmış, o zamanki Çar 2. Alexander’in devrimci bir grup tarafından öldürülmesinden sonra ancak 1903’te tamamlanabilmiş. Son gün içine de gireceğiz ve içerisinin de en az dışarısı kadar gösterişli olduğunu fark edeceğiz. Kilisenin içi 7000 m2’lik rengarenk mozaikle döşenmiş. Ertesi günkü rehberimizin söylediğine göre, sosyalist dönemde bu kilise erzak dağıtım deposu olarak kullanılmış.
Büyük bir bataklığın üzerine kanallar ve köprülerle inşa edildiğinde (1700’lerde) şehir, ismini Ortadoks Aziz Petro’dan alarak St. Petersburg olmuş. Ancak 1905’te başlayan çarlık karşıtı ayaklanmalarla bu isim, -Almanca şehir anlamına gelen ‘burg’ kelimesi dikkate alınarak- Almanca olduğu gerekçesiyle önce Petrograd olarak değiştirilmiş, 1917’de çarlığın tümden yıkılmasıyla da Ekim Devriminin öncüsü Lenin’e atıfla Leningrad’a dönüştürülmüş. Ekim Devriminin ayak sesleri olan 1905’teki Kanlı Pazar olayı ve devamındaki bir sürü mücadele, o zamanlar başkent olan Petrograd’da gerçekleşmiş.
Çarlıktan sonraki sosyalist yeni Rusya’nın inşası sırasında patlak veren 2. Dünya Savaşı’yla Naziler Rusya’ya saldırıp Finlandiya sınırındaki Leningrad’ı kuşatarak kenti uzun bir süre açlığa, kıtlığa ve bombalara mahkum etmiş. Dünya tarihinin en önemli direnişlerinden birini göstermiş Leningradlılar. Şehre giriş ve şehirden çıkış yolları kuşatıldığından ikmalleri, yakındaki donmuş Logada Gölü üzerinden, kızaklarla sağlamaya çalışmışlar 2,5 yıl boyunca. (1941-1944) Deri kemerlerini kaynatıp çorbasını içecek, sokaklardaki hayvan ve insan leşlerini pişirip yiyecek kadar kırılmışlar, yine de Nazilere teslim olmamışlar. Bu korkunç yokluk sırasında kilise bahçelerine, sokaklardaki boş topraklara lahana gibi kolay ve hızlı yetişen bitkiler ekmişler ve onca yakıt sıkıntısına rağmen bir tane bile ağaç kesmemişler.
Derken 9 Ağustos 1942 akşamı şehrin radyosundan bestekar Şastakoviç’in 7. Senfonisini çalan; bedenen sağlıksız ama ruhen direngen müzisyenleriyle Leningrad Orkestrasının sesi duyulmuş. Cephedeki Rus askerleri, hatta aynı radyoyu kontrol eden Nazi subayları bile dinlemiş o konseri. ‘’Avrupa Leningrad’ın sonunun geldiğine inanıyordu… Ama bu konser bizim ruhumuzun ve cesaretimizin kanıtıdır’’ diyor Sarah Quigley’in romanındaki baş karakter; orkestra şefi Karl Elias konser başlamadan önce.
Savaş bitti. Naziler o büyük ülküsünü gerçekleştirip dünyayı ele geçiremedi. St. Petersburg’da geçen 3 günüm boyunca, gerçek bir hikayeye dayanan bu roman, dolaştığım tüm caddelerde benimle birlikte yürüyor işte. Nevski Bulvarında 1900’lerin başındaki ‘art nouveau’ (yeni sanat) tarzı yapılmış eski Singer Fabrikasına bakarken, Kazan Katedraline girerken, Dökülen Kan Kilisesinin yanındaki parkta dolaşırken, rehberle gittiğimiz St. Isaac Katedralinin 100 kg saf altından yapılmış kubbesinin 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi savaş uçakları görmesin diye balçıkla sıvandığını dinlerken ve Ermitaj Müzesindeki eserlerin %90’ının savaştan zarar görmesin diye Sibirya’ya taşındığını öğrenirken…
2. günümüze günübirlik tura katılacağımız Ermitaj Müzesine bakan dev Saray Meydanından başlıyoruz. St. Petersburg, Rusya’nın 2., Avrupa’nın 6. büyük şehri. Çar Petro şehri Amsterdam’a benzetmek istese de, muhtemelen St. Petersburg bugün Amsterdam’ın 5 katı büyüklüğünde. Rehberin dediğine göre ‘Kuzeyin Venedik’i de deniyormuş St. Petersburg’a. Yürüye yürüye birkaç saatte, şehre dair bir sürü şey öğreneceğiz o gün. Mesela Ermitaj Müzesinin arkasındaki Neva Nehrinin kıyısına geldiğimizde saat 12 olacak ve yüzyıllardır gelenek haline gelmiş bir şekilde, şehirde top patlatılacak. Rehberimiz Poulina tam o noktadan, nehrin ortasındaki bir zamanlar Dostoyevski’nin de hapis yattığı Vassiliyevki Zindan Adasını gösterecek. Hatta Çar (Deli) Petro’nun, hükümlülerin infaz edileceği bir gün cellatlara ”Öldürülmelerinden vazgeçtim, kurşunları kafalarından değil, kafaların tam üstünden geçecek şekilde sıkın” dediğini ve sonra çarın, ölümü bekleyen mahkumların dramatik şaşkınlığına çok güldüğünü, ‘Rusların ilginç mizah anlayışı işte’ diye anlatacak.
En çok da 34 yıl boyunca (1762-1796) Rusya’yı yönetmiş, Osmanlı-Rus Savaşı ile Kırım topraklarını Rusya’ya katmış Çariçe Katerina’dan bahsedecek. Voltaire’nin kitaplığının satın alan, Montesque ile mektup arkadaşı olan, Fransızca’yı ana dili gibi bilen, tarihin hayli ilginç ve güçlü bir kadınıymış Katerina. Son sabah içine gireceğimiz ve bugün dünyanın en büyük müzesi kabul edilen Ermitaj Müzesi mesela, Katerina’nın 1754’te toplamaya başladığı, hayli zengin bir resim koleksiyonun içeriyor. Öyle ki, içerideki 3,5 milyon eseri tek tek incelemeye kalkmanın yaklaşık 9 yıl sürebileceğinden bahsediliyor. Rus Çarlığının son hükümdar ailesi olan Romanovların yaşadığı 6 ayrı tarihi binadan oluşan saray, 1852 yılında müze olarak halka açılmış. Hatta açıldığı dönemde, iyi giyinmek kaydıyla müzeye ücretsiz girilebileceği bir davet düzenlemiş. Koca şehrin halkından kıyafeti ‘iyi’ adledilip içeri alınan sadece 200 kişi olmuş.
Son sabah ana hatlarıyla en çok 2 saat dolaşabileceğimiz müzede Rembrantlar, Rubenler, Matisseler… Neler neler! Başımız dönüyor sanattan. Müzeden çıkıp aynı giriş kartıyla karşıdaki eski Genelkurmay Binasının içine giriyoruz. Burası daha sakin ve daha rahat geziliyor. Renoir, Gaugen, Monet gibi bana daha aşina gelen, daha önce başka yerlerde de gördüğüm ressamların eserleri var burada. Müzenin kafesinde kahve içip dinlendikten sonra Neva Nehrinin İstanbul Boğazı kadar geniş bir yerindeki köprüden şehrin karşı kıyısına geçiyoruz. Burada Rusya Siyasi Tarihi Müzesini bulacağız. Çarlığın son dönemine ait görsellerle başlayan bu müze, sonra Berlin’deki DDR (Doğu Almanya) Müzesi gibi, Sovyet dönemine dair günlük hayat metaryalleri ve önemli bilgilerle devam edecek. Beni heyecanlandıran Rusya’nın yakın tarihi zaten. 70 yıla yakın süre, bugün kulağa masalsı gelen o sistemi içeride nasıl yaşadıkları…
Siyasal Tarih Müzesinden çıkıp müzeyle aynı mahalleye, 1900’lerin başında Buhara Emiri tarafından yaptırılmış, St. Petersburg’un tek cami olan estetik Mavi Caminin önünden geçtikten sonra yine adımlara kuvvet nehrin karşısına, artık iyice öğrendiğimiz Nevski Bulvarına çıkacağız. 3 gündür Rus kantinlerinde yemek yemekten sıkılmışız, bu sefer otantik bir restoranda Rus mantısı ‘pelmini’ yi deneyeceğiz.
Hediyelik almak için cennetmiş meğer Nevksi. Dükkanlardaki bazı satıcı kadınlar Türkçe biliyor ve nereden bildiğini sorunca ‘Türkiye’de yaşamıştım’ diyorlar. Aklımıza, 90’larda SSCB’nin çöküşüyle ülkemize gelen eğitimli Rus kadınları geliyor. Ülkesinde doktor, öğretmen, mühendis olup ekonomik çaresizlikle Türkiye’de seks işçiliği yapmak zorunda kalan kadınlar… Gördüklerimizden olmasa da görmediğimiz kadınlardan öylesi de vardır kuvvetle muhtemel. Bir dönem gönülsüzce Türkiye’ye gelmiş, sonra kötü kalpli Türk magandalarının elinde köle olmaktansa, kapitalizme uyum sağlayan ülkelerinin ucuz işçi gücü olmayı tercih ederek geri dönmüşlerdir.
Memleketini sevmek; ecdadının bıraktıklarını korumakla ve tarihini bilmekle oluyor, diye yazmışım son gece hostel odasında açtığım günlüğüme. Buradaki müzelerde inanılmaz kuyruklar var. İnsanlar çoluk çocuk akın ediyor. Binalarını koruyor, sokaklarını temiz tutuyorlar. Ve sanki Dostoyevski’nin yüz elli yıl önce yazdığı hikayeler, 80 yıl önceki kuşatmaya müzikle, sanatla direnmiş bir şehrin sokaklarında dolaşmaya devam ediyor…

*Leningrad Senfonisi-Orkestra Şefi, Sarah Quigley, Kırmızıkedi Yay., 2015 (Çev:İlknur Özdemir)
**Bir Gün Yine Allı Turnam, Erdal Öz, Can Yay. 1998