”13 Temmuz 2019 Cumartesi. Moskova-Demodedova Havalanındayım. Aslında geçen yazın hayaliydi buraya gelmek, kısmet bu yılaymış. 4 saat sonra ablam gelecek. Annemin deyimiyle; ‘Gezginci Kardeşler’ Rusya’da!…” Defterimi kapatıyorum. Epeydir merakımda olan bir ülkeyi göreceğim için çok heyecanlıyım. Yıllardır okuduğum, derslerde, edebiyat atölyelerinde üzerine konuştuğum Rus romanlarının coğrafyasında; Dostoveyski’nin, Tolstoy’un, Turganyev’in memleketindeyim. Ortaya atıldığı andan itibaren kulağa ütopik gelen bir ekonomik sistemin, sosyalizmin dünya üzerindeki ilk somut deneyiminin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olarak 69 yıl boyunca uygulanmaya çalışıldığı, sonra hüzünlü ve ağrılı bir şekilde yıkıldığını düşündüğüm bir memlekette! Pasaport kontrolünden geçmiş, bekleme salonundaki koltuğuma yerleştikten sonra kafamı kaldırdığım gibi Burger King tabelasıyla göz göze gelmişim. Yanımda Erdal Öz’ün 1976’da gezdiği SSCB gözlemlerini anlatan Bir Gün Yine Allı Turnam** kitabı var. Karşısına oturduğum camlı bölmeden dışarıdaki beyaz tenli, uzun boylu insanları izliyorum. 30 yıl önce, özel mülkiyetin yaygın olmadığı, tek partili bir sistemin neferleriydi bu insanlar, diye düşünüyorum. 40 yıl önce, neredeyse hiç evsizi ve işsizi olmayan, temel sağlık ve eğitim hizmetlerinin devlet eliyle, nitelikli bir şekilde verildiği, o yüzden müzikte, bilimde, sporda ve sanatta çok yetenekli, yaratıcı insanların yetiştiği, dünya topraklarının 1/6’sına yayılmış, en güçlü iki devletten biriydi burası. Bakalım şimdi nasıl…
14 Temmuz pazar sabahı hostelden çıkıp Moskova sokaklarına vuruyoruz kendimizi. İlk gün kendimiz gezeceğiz, ikinci gün günübirlik bir tura (free walking tour) dahil olup ilk gün gördüğümüz bazı yerleri hikayesiyle birlikte yeniden keşfedeceğiz. Bizans İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Ortadoks Hristiyanlar için ‘3. Roma’ olarak anılan Moskova, ismini aldığı Moskva Nehrinin kıyısına kurulmuş. 1300’lere kadar beylik (knezlik) olan ve 13. yy’daki Moğol İstilasından sonra Çar 3. İvan (Korkunç İvan) yönetiminde yeniden canlanan Rusya İmparatorluğunun başkenti olmuş. 1712’de Çar Petro başkenti daha kuzeydeki St. Petersburg’a taşısa da 1917’deki Ekim Devrimi’yle SSCB’nin başkenti olarak yeniden canlanmış Moskova. Kaldığımız hostel, haritada Kızıl Meydan’a yakın görünüyor ama Moskova çok büyük bir şehir. Yollar, caddeler, binalar hep devasa büyük geliyor bize. Yürümek keyifli olsa da bir yerden bir yere gitmek epey zaman alıyor. Gelmeden önce internette okuduğumuz bilgilerde tabelaların ve yer-yön levhalarının sadece Kiril Alfabesinde olduğu yazıyordu. Ama şansımıza, önceki yaz şehirde gerçekleştirilen Dünya Kupası’na gelecek turistler dikkate alınarak tabelalara ve anons dillerine İngilizce de eklenmiş. Ertesi sabah katılacağımız turdaki rehberin de dediği gibi, Ruslar sert, ciddi görünse de yardımsever, kibar insanlar. Soğuk iklim koşullarına ve yılların verdiği sosyalist disipline bağladığımız bir çalışkanlıkları ve saygıları var. Herkes isyan etmeksizin sırasını bekliyor her yerde. Ve o devasa büyüklükteki caddeler, sokaklar hep tertemiz, yerde tek bir çöp yok!
Moskova’nın ana caddelerinin başlangıcı, bizim de sonraki 3 gün boyunca Kabemiz olacak Kızıl Meydan (Red Square), ismini Rusça ‘güzel’ anlamına gelen ‘red’ kelimesinden alıyormuş aslında. Bir kenarında Aziz Vasili Katedrali, karşısında Ulusal Tarih Müzesi; bir kenarında Kremlin Sarayı ve Lenin Mozelesi, onun karşısında GUM Alışveriş Merkezi’yle kocaman bir avluyu andırıyor Kızıl Meydan. İlk gün yağmur çiselerken başlangıç adımımızı atıyoruz bu dev avluya. Fotoğraf çekilip içinden geçerek Puşkin Güzel Sanatlar Müzesiyle güne başlayalım, diyoruz. Müzeye ismini veren Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Rusların çok sevdiği bir ulusal şair. (1799-1837) Müzeyi yürüye yürüye buluyor, hatta kapıdaki sıraya da ekleniyoruz ancak yarım saat kadar bekleyip sıranın ilerlemesinin çok uzun süreceğini fark edince vazgeçiyoruz. Orada sergilenen Monet, Rodin, Cezanne ve Kandansky gibi ressamların eserini önceki Avrupa gezilerimizde zaten gördüğümüze dair birbirimizi ikna edip yürüyerek yakınlardaki Tolstoy’un evini aramaya başlıyoruz. Çoğunlukla yazarın kitaplarının sergilendiğini fark edip bilet parasını da fazla bulunca buraya da girmeyip otobüsle Novadeviçi Mezarlığına gitmeye karar veriyoruz. 
Çiçekli, heykelli ve çoğu mezarın karşısında sanki gelen diriler oturup ölüleriyle sohbet etsin diye konmuş bankarla dolu bir Ortadoks Mezarlığı; Novadeviçi. Nazım Hikmet’in mezarını görmek için geldik buraya ama Paris’teki Pere Lachaise gibi pek çok ünlü yazar ve şair burada yatıyormuş meğer. Gogol, Çehov… Nazım’ın mezarının ayakucunda da büyük aşkı Vera’nın mezarı var. ‘’Aynı daldaydık, aynı daldaydık, aynı daldan düşüp ayrıldık, aramızda yüzyıllık zaman, yol yüzyıllık…’’** Erdal Öz anılarında (Bir Gün Yine Allı Turnam) Sovyet Döneminde Rus aydınlarının Nazım’ı kendi şairleri gibi sahiplendiğinden bahsediyordu. Şimdi bana yüz yıllık bir masal gibi geliyor o anılar.
Mezarlıktan yine otobüsle Kızıl Meydan’a dönüyoruz. Kremlin Sarayı’nın önünde Lenin Mozelesi, mozelenin tam karşısında GUM Alışveriş Merkezi. Ertesi gün rehberimizden öğreneceğimiz üzere burası 1893’te, Rus Çarı tarafından estetik bir mimariyle yaptırılmış, dünyanın ilk alışveriş merkezlerinden biriymiş. Sovyet Döneminde erzak dağıtılan bir depo olarak kullanılmış. İçindeki dondurmacı meşhurmuş ve özellikle çocuklu aileler için GUM’da dondurma yiyip dükkanlara bakınarak gezmek, önemli bir sosyal aktiviteymiş. Biz de öyle yapıyoruz 🙂
Rus çarları görkemi ve lüksü seviyorlarmış. Döndükten sonra izleyeceğim belgesellerden de öğreneceğim üzere o devasa ihtişamlı yapıların çoğu, yokluk içinde kıvranan halk dikkate alınmaksızın yaptırılmış. Bu adaletsizlik, halkı adım adım çara karşı isyana, yani 1917’deki Ekim Devrimi’ne götürmüş. Resmi tarih kitaplarımızda ‘’Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra 1918’de Rusya, 1. Dünya Savaşından çekildi’’ olarak özet geçilse de, adımladığımız şehirde Vlademir İlyiç Lenin (1870-1924) önderliğinde, onca mücadeleyle kurulan ve o zamana kadar bir teori olan sosyalizmi 70 yıla yakın yaşamış koca bir tarih var. Temelde üretim araçlarının devlet kontrolü altında bulunması, tüm sosyal hakların devlet eliyle ücretsiz sağlanması ve özel mülkiyetin yok denecek kadar az olması gibi hedefleri olan bu sistemin pratikteki kurucu babası sayılan Lenin, sosyalizm yıkılsa da bizim gözlemimize göre Ruslar tarafından hala seviliyor ve büyük bir lider olarak kabul ediliyor. Rusya’nın Atatürk’ü gibi, her yerde heykeli var. 1924’teki vefatından sonra yapılan Kızıl Meydan’daki Lenin Mozelesi 1930’da ziyarete açılmış. Kızıl ve gri granit taşlardan oluşan mozelede Lenin’in mumyalanmış naaşı sergileniyormuş. Ertesi günkü rehberimizin dediğine göre her yıl çeşitli kimyasal işlemlerden geçirildiği için naaşın şuan sadece %10’u biyolojik halini korumaktaymış. Son sabah ürkütücü de olsa mozeleye girip görmek istiyorum ama şansıma tadilat varmış, ölü Lenin’i görmek kısmet değilmiş. Bir zamanlar özel mülkiyetten kaynaklı eşitsizliklerin olmadığı bir sistem için mücadele etmiş bir devlet adamının mezarının, bugün özel mülkiyetin en vahşi hali olan kapitalizmin doğurduğu Guccilerle, Versacelerle dolu bir AVM’nin karşısında yer alması ne hüzünlü bir çelişki!
Kremlin Sarayı, 12. yy’da, ahşap bir kale olarak inşa edilmiş. 15.yy’da Moğol İstilalarıyla tahrip edilince, başkent Moskova’nın yeniden inşaası kapsamında Çar 3. İvan tarafından yeniden yaptırılmış. Şu anda başbakanlık konutu olarak kullanılan bir bina, 20 kule, 3 katedral, 2 kilise, Korkunç İvan Çan Kulesi, Terem Sarayı ve Kraliyet Mezarlığı da kalevari sarayın surlarının içinde bulunuyor. Mezarlıkta, Lenin’den sonraki devlet adamları ve ünlü kozmonot Yuri Gagarin yatıyormuş. Son sabah bilet alıp içine gireceğiz ancak tüm bu yapıları gezmemiz imkansız olduğundan, altın varaklı Ortadoks Kiliselerini gördükten sonra yorulup çıkacağız.
Saraya giriş bileti almak üzere içinden geçtiğimiz parkta, 1941-45 arasında 2. Dünya Savaşında Nazilere karşı büyük bir direniş gösteren Sovyet askerlerini temsil eden Meçhul Asker Anıtı, anıtın önünde yanan bir ateş ve iki asker var. Anıtın önünde nöbet tutmak, Rus askerleri için çok şerefli bir görevmiş. Rehberimiz, bu göreve getirilecek askerlerin bilhassa başkente uzak bölgelerden (Sibirya gibi), iyi eğitimli ve vücut kondüsyonu olan erler arasından seçildiğini, sonrasındaki eğitim hayatlarında da bu sayede burs alabildiklerini söylüyor. Erdal Öz de Sovyet Döneminde, pek çok şehirde yer alan bu tarz anıtların başında nöbet tutmanın ortaokul öğrencileri için büyük bir gurur, hatta ödül olduğunu anlatıyordu. Nöbetçi iki asker saat başı büyük bir ciddiyetle yer değiştiriyor.
Moskova denince gözümüzün önüne Kızıl Meydan’daki rengarenk, pasta kulesine benzeyen Aziz Vasili Katedrali gelir genelde. 16. yy’da Çar 3. İvan, Kazan’ı fethetmesinin ardından, zaferini kutlamak için yaptırmış bu irili ufaklı kulelerden oluşan katedrali. İsmi Vasili ise, bu kulelerin en küçüğünde yatıp kalkan, Moskovalı yoksul Vasili’den geliyormuş. İki kez yıkım tehlikesi, bir kez de Napolyon tarafından sökülüp Paris’e götürülme, bu mümkün olmayınca da yine Napolyon tarafından barutla yakılma tehlikesi atlatan katedral, şimdi UNESCO Dünya Mirası Listesindeymiş.
İkinci sabah tur rehberimiz, şehrin yürüyüş mesafesindeki önemli noktalarını anlatırken, Kızıl Meydan’ın arkasına düşen, Moskva Nehri üzerine yapılmış, seyir terası gibi bir yarım köprüye çıkaracak bizi. Burada bir zamanlar bir yanı Kremlin’e, bir yanı nehre bakan Rusya Oteli varmış. 2010 yılında yıkılmış. Yerine, Moskova Belediyesi’nin düzenlediği proje yarışmasıyla birinci seçilen bu güzel park ile bu köprü yapılmış. Köprüden 1947-1953 yılları arasındaki SSCB lideri Joseph Stalin’in emriyle inşa edilen ve ‘Stalin’in Yedi Kız Kardeşi’ denilen, gotik mimarili 7 gökdelen görünüyor. Moskova Devlet Üniversitesi Binası, Ukrayna Oteli, Leningrad Oteli, Dış İşleri Bakanlığı Binası ve diğer bazı devlet binalarının bulunduğu, son günkü tekne turunda daha yakından göreceğimiz ve her binanın tepesine Sovyetlerin sembolü olan orak çekiç yahut elinde buğday başağı tutan kadın ve erkek figürleriyle dolu heykellerin nasıl yerleştirildiğine hayret edeceğim bu bitişik nizam binalar, Moskova’nın ilk gökdelenleriymiş. (240 m)
Sovyetlerden önce, çarlık dönemi Rus Mimarisinin önemli sembollerinden olan, opera ve bale gösterileriyle ünlü Bolşoy Tiyatrosu var bir de benim gezi listemde. Ama girişi için çok önceden rezervasyon yaptırmamız gerekiyormuş. Arbat Caddesine gitmek üzere metroya binerken yanından geçip fotoğrafını çekmekle yetiniyoruz. Moskova’daki metro ağı dünyanın en eski ve en büyük metro sistemlerinden biri. 1935’te, Stalin döneminde yapımına başlanmış, yerin üstündeki sade binalarının aksine yer altındaki çoğu durak sarayvari bir görkemle tasarlanmış. Bunu daha sonra St. Petersburg’daki günübirlik tur rehberimiz şöyle açıklayacak: ‘’Galiba Stalin, 2. Dünya Savaşı sonrası Rusların hayatta olduğunu dünyaya bu şekilde göstermek istedi.’’ Pek çok metro durağı, estetik yarışmalarında ödül almış. Yukarıdan sarkan avizelerle ya da sosyalizme dair heykel ve çizimlerle dolu. Ama metro hatları yerin epeyce, hani türkülerdeki gibi, neredeyse ‘yedi kat’ kat altında. Yürüyen merdivenle bile olsa trene ulaşmak için uzun bir süre aşağı inmek, trenden inince de uzun bir süre yukarı çıkmak gerekiyor.
Arbat Caddesi, Belgrad’daki Knez Mihael gibi, bolca hediyelikçi dükkanının ve sokak çalgıcısının olduğu, matruşkalı anahtarlıklarımızı aldığımız, boydan boya yürüyüp yine başka bir metro durağından Kızıl Meydan’a döndüğümüz cadde, olarak kaldı aklımda.
Son gün, ana hatlarıyla öğrendiğimiz şehirde son bir pekiştirme turuna çıkıyoruz. Lenin’in Mozelesi’ne giremiyorum, Kremlin Sarayı’nın içindeki yapıların arasında iki saat yürüyoruz, bizi Kızıl Meydan’a çıkaran Nikolskaya Caddesi’nde kahve içip dolaşıyoruz ve önceki gün rehberimizin önerdiği restorana yemek yemeğe gidiyoruz. Rus mutfağı bizim mutfağımıza çok benziyor. Sovyet döneminde ‘stalovaya’ (kantin) dedikleri, bizim esnaf lokantasına benzeyen (açık büfe, self-servis) lokantalar varmış. Bu lokantalara St. Petersburg’da daha çok rastlayacağız ama Moskova’da da GUM’un en üst katında var. 57 No’lu Kantin. AVM’nin diğer pahalı mağazalarına inat, oldukça uygun fiyatlı ve lezzetli olduğundan kapısında uzun bir sıra oluşmuş. Kefirli, sebzeli, sağlıklı bir öğle yemeği eşittir mutluluk! 🙂
Akabinde metroyla ver elini Gorki Parkı. Yaklaşık 110 hektarlık bir alana yayılan, yine devasa büyüklükte park. 1928 yılında, yani Sovyet Döneminde yapıldığı için girişindeki kolonların üstünde Lenin kabartmaları, orak-çekiçler, buğday başakları var. İçeride ise ABD’li pop şarkıcısı Ed Sheeran’ın kocaman bir maketi! Parkın içinden geçen yol bizi nehre çıkarıyor. Nehrin kıyısı boyunca yürüyüp, ama epeyce yürüyüp Kızıl Meydan’ın arkasına çıkacak, önceki gün rehberin götürdüğü yarım köprünün manzarasında son kez fotoğraf çekilecek ve köprünün altından tekne turuna katılacağız. Bu kez Moskva Nehrinin üzerinden iki gündür yürüdüğümüz yollara ve yanından geçtiğimiz binalara bakarken yorgunluktan uyuklayacağız 🙂
1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, dünya üzerinde Karl Marks’ın üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurduğu komünizm idealinin uygulamasına ilk ve belki de en fazla yaklaşmış, 50 yıldan fazla süre dünyanın iki devinden biri olmuş, 293 milyon nüfuslu bir ülke tarihe gömüldü. Sistemin çökme sebepleri, tek parti yönetiminin getirdiği sıkıntılar ve baskılar hala tartışılıyor. 2019 yılının Rusya Federasyonu, geride bıraktığı sosyalizmi unutmuş ve 90’larda trajik hikayelerle geçiş yaptığı kapitalizmi oldukça benimsemiş görünüyor. Rus yazar Svetlana Aleksiyeviç, 1991 sonrasında coğrafyasında yaşanan değişimi, sıradan insanların hikayeleri üzerinden derlediği ‘Kızıl İnsanın Sonu’ kitabında şöyle anlatıyor****: ‘’Önceleri ailemizde paradan bahsedilmezdi. Sonra her yere ‘satın al’ posterleri asıldı. Mutfaklardaki gece sohbetlerimiz bitti, mesailer başladı. Para özgürlükle eş anlama geldi. En güçlü ve en agresif alanlar biznes (işletme) ile uğraşıyordu. Okuyan ve Çehov’un martısı gibi uçmayı hayal edenlerin yerine, okumamış ama uçabilen kimseler gelmişti.’’ Ve şimdi biz, dünyanın büyük bir kısmı; tüketim, hep daha fazla, doğanın sindirebileceğinden çok daha fazla bir tüketim üzerine kurulu bir çağda nefes almaya; sağlık, barınma, eğitim gibi alanlarda insani yaşam koşullarına bireysel çabalarımızla ulaşmaya, ulaşıp orada kalmaya çalışıyoruz.

*Hoşça kal (Rusça)
**Bir Gün Yine Allı Turnam, Erdal Öz, Can Yay. 1998
***Nazım Hikmet, Aynı Daldaydık
****Kızıl İnsanın Sonu-İkinci El Zaman, Svetlana Aleksiyeviç, Çev: Sabri Gürses, Kafka Yay. 2016 (2015 Nobel Edebiyat Ödülü)