12 Şubat salı günü, Kars dönüşü Kevser’le tren garında vedalaşırken ‘Duygu’dan iyi yol arkadaşı olurmuş’ demişti. Sevinip bu cümleyi cebime koydum ve mevsim bahara dururken ona yeni bir yol teklifi sundum. Uyumlu grubumuzun üçüncüsü Sümeyye, iş yerinde nöbet tutmak zorunda kalırken biz 19-23 Nisan arasında memleketin Doğu Akdeniz kıyısına açılmaya karar verdik. Tarsus’u, Narlıkuyu’su, Kızkalesi’yle Mersin ve civarı epeydir aklımda olmasına rağmen henüz gitme fırsatı bulamadığım bir coğrafyaydı. Haftalar öncesinden en sevdiğim Mersin türküsünü dilime doladım, 19 Nisan cuma gecesi, Eskişehir’den Mersin’e giden otobüste, Kevser’in yanına oturdum. ‘’Şu dağların yükseğine erseler, lale sümbül mor menekşe derseler…’’
20 Nisan cumartesi sabahı, Mersin Otogarından (MEŞOT) şehir merkezine gelip kalacağımız öğretmen evini aramakla başlıyor küçük dünyamızın büyük heyecanı. Biz Yenişehir’deki havalı öğretmen evine gelmişiz, meğer rezervasyonumuz Akdeniz ilçesindeki eski öğretmen evindeymiş. İkimiz de garantici ve plan-program seven memurlarız. Gidip görülecek yerler ve yenecek yemekler listemiz hazır. Öyleyse yakınlardaki Deniz Kızı Pastanesi’ni bulup gezi bloglarında okuduğumuz gibi sabah kahvaltısı niyetine birer sıkma yiyip çay içelim, diyoruz. Sıkma, Mersin’de neredeyse her yerde satılan incecik gözleme yufkasına sarılmış peynirli ya da patatesli dürüm. Yıllar önce Paris’e gurbetçi olarak gitmiş anneannemin yaşadığı banliyödeki Mersinli komşusu Neşe Abla sayesinde öğrenmiştim ben sıkmayı. Hamur işini çok seven anneannem peynirini önceden hamurun içine koyar, boldan bola malzemesiyle sıkıp açardı yufkayı. O sabah yediğimiz sıkma, benim bildiğim gibi olmasa da anneannemi ve Mersinli Neşe Ablayı anlatıyorum Kevser’e. Sıkma da dahil pek çok hamur işi, anneannemden kalma çocukluk kokusu çünkü benim için. Sonra, haritaların efendisi yol arkadaşımla bir minibüse atlayıp elimizle koymuş gibi buluyoruz Akdeniz’deki öğretmen evini. Valizleri odamıza bırakıp tren garından Tarsus yoluna çıkıyoruz. Tren Garının kaldığımız yere yakın olması ve Mersin-Adana arasında sık ve ucuza tren seferlerinin bulunması çok hoşumuza gidiyor. Üç gün boyunca trenin ne kadar rahat ve keyifli bir ulaşım aracı olduğuna dair diyaloglara girecek, memleketin her bir yeri gerçekten demir ağlarla örülü olsaydı da tüm o ağlar Ankara’da birleşseydi ne şahane olurdu diye düşünecek, tren ulaşımının turizme getireceği artıları sayacak, hatta daha da ileri gidip ben Turizm Bakanı, Kevser Ulaştırma Bakanı olsaydı şu güzelim memlekette neler neler yapardık diye düşleyeceğiz 🙂
Tarsus; Adana yolunda, merkeze 26 km uzaklıkta, Mersin’in en büyük ve en eski ilçesi. Tarihi, M.Ö 7000’lere dayanıyormuş. Vaktiyle Hititlere, Asurlulara, Perslere ve Bizanslılara ev sahipliği yapmış, bir dönem (M.S 130’lar civarı) Roma İmparatorluğunun Doğu Akdeniz’deki eyaleti olan Kilikya Uygarlığının merkezi, Ramazanoğulları ve sonrasındaki Osmanlı zamanında da Akdeniz kıyısının önemli bir vilayeti olmuş. ”Tarsus’un ismi ilk kez Hitit metinlerinde ‘Tarşa’ olarak geçmektedir. İ.Ö. 8. ve 7. yy.da Asurlular Tarsus’u ‘Tarzi’ (Tarzu) olarak isimlendirmişlerdir. İ.Ö. 6–5. yy.’da Asur ve Syennesis Krallıkları zamanında ismi değişmemiştir. Perslerin Tarsus’ta basılan sikkeleri üzerinde de Tarsus adına rastlanmaktadır. Tarsus “Miratüliber” adlı Arap tarihine göre, Nuh Peygamberin torunu Tarasis tarafından kurulmuştur. Tarsus’un ismi önce Grekçe Tarsos, daha sonra Latince Tarsus olarak kullanılmıştır.’’* diyor Mersin İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü internet sitesinde. Yarım saatlik tren yolculuğundan sonra Tarsus garından çıkmış, Kevser’in yön tayinine kendimi teslim etmiş, Tarsus Şelalesine doğru yürürken henüz bu bilgileri okumamışım tabi, içimden kentin isminin nereden gelmiş olabileceğine dair tahminler yürütüyorum.
Etrafımızdan geçen esmer, pala bıyıklı, siyah şalvarlı amcalara önce şaşırsak da, gün boyu onları görmeye alışacağız. Zira Doğu Akdeniz’deyiz ve buraların kültürü Akdenizliliğinden ziyade, doğuya daha yakın bence. En sevdiğim Türk filmi Beynelmilel 13 yıl önce burada, Tarsus’ta çekilmiş. 1982 yazında, Adıyaman’da bir grup gevendenin (düğün çalgıcısının) hikayesini anlatan filmi, filme dair söyleşileri ve filmin kamera arkası görüntülerini o kadar çok izledim ki; Adıyamanlı senaristin (Sırrı Süreyya Önder) neden Adıyaman’da geçen filmi Tarsus’ta çektiğini ezbere biliyorum. ‘’Adıyaman eski Adıyaman değildi, lakin Tarsus’ta, St. Paul’dan beri değişmemiş bir doku vardı… Mersin Belediye bandosundaki adamlar ve civardaki halk da bizim oraların (Adıyaman’ın) insanına çok benziyordu.’’ İşte ıslığımda Beynelmilel’in en neşeli film müziğiyle o esmer adamların çiğnediği kaldırımlardan Berdan Irmağının (Tarsus Çayı) oluşturduğu Tarsus Şelalesine varıyoruz.
Berdan Irmağı, kaynağını Orta Torosların güneydoğu yamaçlarındaki Bolkar Dağlarından alıyormuş. Bizans İmparatoru Justinyen (MS 527-565) tarafından, kenti su taşkınlarından korumak için yapılan çalışmalarla yatağın değiştirilmesi, bugünkü şelalenin oluşmasına neden olmuş. Şelale oluşurken aynı noktada yer alan oda mezarlar, akıntılara karşı koyamayarak büyük ölçüde tahrip olmuş. Mersin’deki tüm suların turkuazla yeşil arasında, çok tatlı bir rengi olduğuna ilk kez orada şahit oluyoruz. Toprak kokusu, yeşilin tazeliği, gürül gürül su sesi derken iyice keyiflenip ‘ohh, iyi ki gelmişiz’lere başlıyoruz. Şelalenin yanındaki çay bahçesinde sabah kahvemizi içip Tarsus merkeze doğru yürüyüşe geçeceğiz sonra. Yürüyelim, iyice karnımız acıksın ki öğle yemeği programımızda bizi bekleyen Sofioğlu Lahmacun’daki fındık lahmacunların tadına bakalım. Hatta tadına bakmak ne kelime, kendi halinde bir taşra lokantasında bangır bangır Ebru Gündeş çalarken, biz tabaklarımızı silip süpürelim. ‘’Güneşin doğuşu batışı farksız, nasıl yaşanırsa yaşadım, ben aşksız…’’ Aşksız böyle yaşanır işte Ebrucuğum; arkadaşlarla, yollarla, keşiflerle ve tatlarla! 🙂

Akabinde, çiseleyen yağmura aldırmadan vuruyoruz kendimizi Tarsus’un sokaklarına. Bugün denizden içeride olan Tarsus, bir zamanlar büyük bir liman kentiymiş. Mısır’ın ünlü kraliçesi Kleopatra, gemisiyle gelip Romalı General Antonius ile Tarsus’ta buluşurmuş. Tarsus, Kleopatra ile Antonius’un 10 yıl kadar süren renkli ve ihtiraslı aşkının merkezi olmuş. Tarsus’un surlarından geriye bir tek, şehrin batısına açılan ana kapısı (8,5 metre yüksekliğindeki) Kleopatra Kapısı kalmış. Geçiyoruz. İçerilere giren yolda ‘Roma Hamamları’ denen ve koruma altına alınmış höyükler var. Dünyadaki ilk kanalizasyon sistemi Romalılar zamanında Tarsus’a döşenmiş meğer. Geçiyoruz.
Hristiyanlığın Batı Avrupa’ya yayılmasında büyük rol oynayan ve İncil’de ‘Müjdeleyici’ olarak ismi geçen, Hz. İsa’nın On İki Havarisinden biri olan St. Paul’un evinin yeri kabul edilen bir avluda St. Paul Kuyusu var. St. Paul’a adanan bu yer, tarihte uzun kara yolculuklarıyla Avrupa’dan Kudüs’e hacı olmak için gidenlerin mola yeriymiş ve kuyu, bugün ülkemizin UNESCO Dünya Miras Listesi’ne aday olarak gösterilen kültür varlıklarından birisiymiş. Bahçesindeki ağaçlardan yere düşmüş turunçlara baka baka geçiyoruz. Tarihi Tarsus Evlerini ararken aslında içinden geçtiğimiz bakımsız sokağın orası olduğunu fark ediyoruz. Osmanlının son dönemlerinden kalma bu cumbalı evlere hiç özen gösterilmemiş. Eskişehir’deki Odunpazarı Evleri kıvamında renkli bir alan beklerken, bu tarihi ve kültürel zenginliğe aldırmayış, gözden çıkarış yüreğimi sızlatıyor.
Güneş açıyor, Ramazanoğullarından (1300’lerden) kalma Ulu Cami ve yanındaki Kırk Kaşık Bedestenine varıyoruz. Buralar nispeten daha iyi korunmuş ya da restore edilmiş yapılar… Devam edip St. Paul Kilisesine giriyoruz. İncil’de iki kez Tarsuslu olduğu dile getirilen St. Paul adına 12. yy’da yapılmış olan kilise, 1415’te Ramazanoğlu Ahmet Bey tarafından onarılarak camiye dönüştürülmüş. 1923’te Hristiyan cemaatin büyük bir kısmı şehirden ayrılınca da Anıt Müzeye çevrilmiş. Tavanın merkezinde Hz. İsa, Doğu kısmında Yohannes ve Mattaios, batıda ise Marcos ve Lucas freskleri var. 1994’te tescillenerek Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan müze, Anadolu’da korunabilmiş ender sayıdaki sağlam kiliselerden biriymiş.
Bir de şehir dışındaki Yedi Uyurlar Mağarası (Eshab-ı Keyf) meşhur Tarsus’un ama orayı programımıza alacak kadar merak etmiyoruz. Vakit akşamüstüne gelirken, çok acıkmasak da methini çok okuduğumuz Kervan Humus’a oturuyoruz. Tarsuslular humusu meze değil de, bir tabak dolusu yemek gibi yiyor. Ama o humus da dibine kadar ekmekle sıyrılmayı hak ediyor hani! 🙂 Sonra yine trenle, ver elini Mersin merkez. Aç değiliz ama sırf meraktan yakınlarındaki bir pastahaneden kerebiç tatlısı alıp deniyoruz. İçli köftenin Antep fıstıklı hali olarak tarif edilen tatlıdaki fıstıklar içimizi bayıyor. Almasak da olurmuş, diyoruz. Hava kararmamış henüz, tren garından çıkıp akşam güneşi eşliğinde eski yapılar arasından deniz kenarına çıkıyoruz. Tren Garı merkezin Akdeniz ilçesinde. Akdeniz muhtemelen merkezdeki en eski ilçe. Çok uzun boylu palmiye ağaçları ve şehrin Fransız işgalinde olduğu Kurtuluş Savaşı döneminden (1918-1921) kalma açık renk taşlı, çok estetik ama kıymeti bilinmediğinden viran duran binalar var Akdeniz’de. 1800’lerin sonunda, kesme kireç taşından yapılmış ve saat kuleleriyle bilinen estetik Latin Katolik Kilisesinin de önünden geçip ne çok yürüyoruz o gün… 28 bin küsur adım, yaklaşık 19 km. Bir şehir en iyi yürüyerek, mümkün olduğunca çok sokağına girip çıkarak keşfedilir çünkü.
Mersinlilerin ayrı bir Atatürk sevgisi var. Her meslek gurubuna ve her duruma ait birer Atatürk cümlesi var neredeyse her yerde. Büyükşehir Belediyesi Binasının üzerindekine cevap yazmışlar bir de: ‘’Mersinliler, Mersin’e sahip çıkınız’’ demiş Ulu Önder; ‘’Atam, verdiğin görevi yapıyor ve hep birlikte Mersin’e sahip çıkıyoruz’’ demiş coşkulu Mersin Halkı. Hiçbir şehirde görmediğimiz, naif bir detay 🙂
O gece erkenden odamıza dönüp, duşumuzu alıp 10 saat kadar uyuyacak ve sabah erkenden bu kez batıya doğru, Antalya yönündeki Narlıkuyu yoluna çıkacağız. Mersin-Silifke minibüsleri sıkça ve deniz kıyısına uzanmış bir yoldan geçerek gidiyor merkezden 65 km uzaklıktaki Narlıkuyu’ya. Narlıkuyu; tepedeki Cennet ve Cehennem Obruğu’ndan gelen yer altı suyu sayesinde cam göbeği yeşiline çalan, küçük, tatlı bir koy. Ama etrafını kuşatmış balık restoranlarından ötürü temiz halini kaybetmek üzere. Minibüsten inip biraz yokuş yukarı yürüyerek onlarca kahvaltı salonunun arasından listemize yazdığımızı bulup güne mükellef bir Yörük kahvaltısı ile başlıyoruz. Geniş geniş kahvaltı edip manzaraya karşı sabah kahvemizi içtikten sonra ver elini daha da yüksekteki Cennet Cehennem Obruğu. Yola düşerken söylediğim Mersin türküsü yine dilimde: ‘’Yükseğinde olur şahin yuvası, indim enginine Avşar Obası…’’
İkimiz de bir zamanlar KPSS’ye çalışmışız. Obruk; yer altı derelerinin yol açtığı kimyasal erozyonla tavanın çökmesi sonucu meydana gelen, büyük çukur, biliyoruz. Ağzı elips biçimindeki Cennet Cehennem, Türkiye’nin en önemli obruğu. Derinliği 70 metreymiş. Aşağıdaki mağaraya kadar iniyoruz. Bol oksijen ve bol yeşil aşağıda da devam ediyor. Obruktan çıktıktan sonra yakınındaki Astım Mağarasına da girelim, diyoruz. Girişi oldukça dar ve içi aşırı nemli olan bu mağara hakkında astımlılara iyi geldiği dışında bir şey öğrenemiyoruz. Ama mağaradan çıkıp aşağıdaki koya doğru salınırken etrafta yiyenlerden görüp özenerek aldığımız çileklerin tadına bayılıyoruz. Yanımız yöremiz adını bilmediğimiz rengarenk çiçeklerle, içimiz baharla dolu. Aç olsak koyu kapatan restoranlardan birinde balık yerdik belki. Koya bakıp Narlıkuyu Mozaik Müzesine giriyoruz. Bir zamanlar (Bizans Dönemi) Narlıkuyu’da köy meydanında bulunan Poimenious’un Hamamı ve bu hamamdan geriye kalan, tabanındaki Üç Güzeller Mozaiği burada sergileniyor. Mozaiğin, Kilikya insanının karakterini taşıdığına inanılıyormuş. Cömert, neşeli ve tüm zorluklara karşın mutluluklarını doyasıya yaşayan insanlarmış Kilikyalılar.
Narlıkuyu’yu da bitirip yeniden ana yola çıkarak bu kez Silifke’den gelip Mersin’e giden minibüsü bekliyoruz. Kızkalesi’nde ineceğiz, nihayet kumlu sahile oturup ayaklarımızı suya sokacağız. Kızkalesi, Erdemli İlçesine bağlı, yazlık sitelerin ve otellerin bulunduğu bir sayfiye yeri. Kıyıya yaklaşık 600 metre uzaklıktaki kalenin 1200’lerin başında Bizanslılar tarafından yapıldığı rivayet ediliyor. İstanbul’daki Kız Kulesi gibi kızını hapseden kral efsanesi de yaygın. Bir de, bir zamanlar korsanlar tarafından kullanıldığı… Kaleye giden tekneler kalabalık ve gürültülü geldiğinden kaleye kıyıdan bakmayı seçiyoruz. Kale ile aynı dönemde yapılmış karadaki başka tarihi yapılar da görünüyor sahilden. Ayaklarımızı tuza doyurup yeniden Mersin yoluna çıkarken ara sokaklarda Hatay, Urfa, Adıyaman, Antep, Elazığ, Diyarbakır plakalı araçlar görüyoruz bolca. Mersin; daha çok Doğu ve Güneydoğulu zenginlerin tatil yeri galiba.
Merkeze varınca Marina’da ineceğiz ve Marina’daki AVM’de kahve içerek dinlenip Kushimato Sokağına kadar sahil boyu konuşa konuşa yürüyeceğiz. Bu sefer aşk hayatımın kısa özetini anlatacağım Kevser’e. Arada bir yoklayan umutsuzluğu hızlıca geçeceğim. Olumsuzluğun şuanımızı kaçırmasına izin vermeyecek kadar mantıklıyız çünkü ikimiz de. O yüzden neşeli Mersin detaylarına dalacağız yine. Merkezin batısındaki Yenişehir’deyiz o akşam. Yürümekte olduğumuz, bir yanı büyük kayalarla dolu geniş sahil; çok sevdiğim Kadıköy’ün Moda sahili gibi. Birazdan ara sokaklara girip Kuşimato Sokağını arayacağız. Mersin 1996 yılında Japonya’nın Kushimato şehriyle kardeş olmuş, bir sokağına kardeş şehrinin adını vererek restoranların ve kafelerin sıralandığı bu sokağı Japon fenerleriyle doldurmuş. Kardeşliğin hikayesi ise 1890’da Kuşimato yakınlarında batan Osmanlı gemisi Ertuğrul Fırkateyni’nden geliyormuş. Mersin’in Kushimato’sunda, Tantunici Salih Usta’da şahane birer tantuni yiyerek günü bitiyoruz. Dondurmacı Halil Usta’dan eşe dosta hediye cezerye alırken kerebiçin hurmalı halini tadıp beğeniyoruz ve öğretmen evine dönerken iki gün boyunca yediklerimizi puanlıyoruz.
Ertesi sabah Mersin’den Adana trenine binip ‘yürüme-yeme’lere Adana’da devam ederken de, üç günde toplam kaç para harcadığımızı hesap ederken de ve sonunda hem keyifli, hem de ekonomik gezdiğimize kanaat getirirken de ilk sabahki gibi sevineceğiz. Öyle ki; Adana Atatürk Parkının ortasında, bir sonraki rotamız için bir yandan takvime, bir yandan haritaya bakan halimize güleceğiz. ‘Memleket nere?’ muhabbetlerine biriktirdiğimiz yer isimlerini saya saya gülmeye devam edeceğiz 🙂