Annemin babaannesi Ümmü Nine çok güçlü, akıllı ve çalışkan bir kadınmış. Köydeki bütün düğünlerin ve cenazelerin yemeklerini yapmaya, buzağılayacak ineğin gününü saymaya, yorgan dikmek için ölçü almaya herkes, hep Koca Ümmü’yü çağırırmış. Annem onun 1. Dünya Savaşı sonlarında Makedonya’nın Gevgeli kasabasından önce Selanik’e, oradan da Trakya’ya gelişine dair anlattığı hikayeleri hatırlıyor. Bense, ömrümün ilk 7 yılında görebildiğim 90 küsur yaşındaki o küçücük kadını annemin özenle yıkayışını ve ardından yumuşacık beyaz saçlarını sevinerek taradığımı anımsıyorum. ”Ayol bu kızan ne sever beni!” diyor ve bir Rumeli türküsü mırıldanmaya başlıyor: ”Mayadağ’dan kalkan kazlar, al topuklu beyaz kızlar…”
2014 yılında, stajını ve insan hakları hukukunda yüksek lisansını yapmış, akademisyenlik yolunda defalarca direkten döndükten sonra avukatlıkta karar kılmış bir beyaz yakalıydım. Kazandığım parayla çıkacağım yeni yolların listesinin başına çocukluk seslerimin peşinde Rumeli’yi koydum ve 1 Mayıs 2014 sabahı, memleketi işçi bayramı tartışmalarıyla bırakıp arkadaşım Bengisu ile Üsküp’e uçtum.
Makedonya’ya gideceğimi anlatınca, Bursalı Arnavut Recep Eniştem Üsküp’teki kuzeniyle görüşmemi önermişti. Önceden yazıştığım Vezire Abla sağ olsun, o gün bizi hostelimizde buldu ve önümüzdeki 3 günü mümkün olduğunca verimli geçirebilmemize yardımcı oldu. Vezire Abla, Üsküp’ün entelektüel Türklerinden, birkaç dil bilen, eşiyle birlikte uluslararası bir kurumda çalışan, kızlarını Avrupa’da okutan ve tatlı bir Rumeli Türkçesi konuşan, hoş sohbet bir kadındı.

Makedonya, yüz ölçümü olarak neredeyse bizim Trakya kadar bir ülke. Milattan önce Roma İmparatorlarından Büyük İskender’in fethiyle önce Roma Devletine, o yıkıldıktan sonra çeşitli Bulgar ve Sırp devletlerine, 1389’daki Kosova Meydan Muhaberesiyle ise 600 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu’na dahil olmuş. Osmanlı da yıkılınca, 1991’e kadar sosyalist Yugoslavya’ya katılmış. 1991’den beri ise bağımsız bir ülke olarak ayakta durmaya çalışıyor. 2 milyon nüfusun 500 bini Üsküp’te yaşıyor. Ülkede Makedonlar ve Arnavutlar ağırlıkta olsa da nüfusun %7’si Türk’müş ve mecliste bir Türk milletvekili de varmış. Geri kalanı Çingene ve Bulgar’mış. Vezire Abla ülke ekonomisinin kötü olduğunu, işsizliğin hat safhada durduğunu söylüyor. ”Bir sürü aç insan varken, bir bilgisayar mühendisi ayda 350 Euro alırken, pek çok öğretmen ve akademisyen geçinemediği için ek iş yaparken, sokaklar dilenci doluyken, hükümetimiz her yere heykel dikmekle meşgul.” diyor. Doğru söylüyor. Şehrin, yeni heykelleri ve parlamento binası gibi süslü yapılarıyla tarihini silmek isteyen bir hali var sanki. Vardar Nehri şehri ikiye bölüyor. Bir kaç alışveriş merkezi ve caddeyle birlikte bizim hostel de yeni şehirde kalıyor.
Vardar üzerindeki Taş Köprü’den geçip eski şehre gidiyoruz. Vezire Abla, bir kahve içimi zamanda ihtiyacımız olacak bütün bilgileri verip ertesi gün gideceğimiz Ohri için biletlerimizi almaya tercümanlık ettikten sonra ayrılıyor. Biz de eski şehre geçip meşhur köfteci Destan’a gidiyoruz. Daha sonraki Balkan yolculuklarımda da öğreneceğim üzere Balkanlarda yemek içmek oldukça ucuz. O akşam köftenin üzerine, hava iyice kararana kadar eski şehrin renkli çarşısında dolaşacak, İngilizceden çok çat pat Rumeli Türkçesi konuşan esnafı duyacak, Arnavut kaldırımlı dar sokaklardaki Osmanlı izleri ile Bursa’yı hatırlayacak, yorulup kahve içerken tatlı olarak trileçe ve kaymakçinoyu tadacak, kaldırımlardaki dilencilere bakıp Vezire Abla’nın söylediklerini düşünürken Rumelili genlerimden ötürü turistlerin beni durdurup adres sormasıyla gururlanacağım 🙂
Ertesi sabah erkenden terminale gidip Ohri otobüsüne biniyoruz, cam kenarına geçiyorum. Balkanlara bahar çoktan gelmiş. Gözümün önünde yemyeşil Balkan köyleri, kulağımda ‘Elveda Rumeli’nin dizi müzikleri. ‘’Mavrova’dan aldım sümbül, bir okka nohut, al beni bre sar more sümbül, yanında uyut…’’
Tıpkı türküleri gibi, Balkanların hamur işi, köfte ve bakliyat ağırlıklı tatlarına da çocukluğumdan aşinayım. Nitekim Makedonya’nın en sevilen fast food’unun ‘pişi’ (lokma) olmasına hiç şaşırmıyorum. Otobüs, Üsküp-Ohri arasında bir dağın eteğindeki dinlenme tesisinde duruyor, herkes ortalama bir yemek tabağı büyüklüğündeki bol yağlı pişilerden alıp kahvaltısını ediyor. Biz de alacağız ama dönüşte ağır geldiğinden sandviçe geçiş yapacağız.
Ohri, Üsküp’e otobüsle 3,5 saat uzaklıkta, ülkenin güneybatısında, ‘Makedonya’nın Cenneti’ dedikleri Ohri Gölü kıyısında, küçük ve renkli bir sayfiye şehri. Şehrin meydanındaki 300 yıllık çınarın karşısında yer alan hostelimize eşyalarımız koyup çarşıda bir lokantaya oturuyor, çömlekte kuru fasulye yiyoruz. Burada porsiyonlar hep çok büyük. Balkan kadınları o yüzden iri yarı ve koca yanaklı olsa gerek 🙂 Restoranlarda köftenin veya fasulyenin yanında getirilen ‘şopska’ isimli peynirli salata ve pideyle bile doyulur gibi.

Bir zamanlar severek izlediğim Elveda Rumeli dizisinin bazı bölümlerinin Ohri çarşısında, diğerlerininse yakındaki St Naum köyünde ve Manastır şehrinde çekildiğini biliyor, oralara da gitmek istiyorum ama zaman darlığından dolayı vazgeçince Ohri kıyısında geniş geniş yürümeye başlıyoruz. Ohri Gölü’nün 2/3’ü Makedonya’ya, 1/3’ü Arnavutluk’a aitmiş. 4 milyon yıl önce tektonik hareketlerle oluştuğundan, dünyanın en eski ve en temiz göllerinden olduğu, gölde 200’den fazla endemik canlının bulunduğu söyleniyor. O yüzden 1979’da UNESCO’nun Dünya Mirasları Listesine alınmış. Gölden sonra tepedeki Aziz Yuhanna Kilisesi’ne (Kaleo) çıkmaya karar veriyor ve Türk bir esnafa yol soruyoruz: Hah, diyor Sütçü Ramiz benzeri bir amca, ”İsteyısın ki güreysın kilıseyi, te büle dümdüz gideysın, birden düneysın!” 🙂 Yine UNESCO korumasındaki Ohri’nin dar sokaklarından ve eski Osmanlı konaklarının arasından yürüyüp tepedeki kiliseye varıyoruz. 1400’lü yıllarda yapılmış ve İsa’nın havarilerinden Yuhanna’ya adanmış kilise, 1993’te bağımsız Makedonya’nın uluslararası pek çok festivalden ödülle dönmüş ilk filmi olan ‘Yağmurdan Önce’nin çekildiği yer. Ferahfeza bir manzarası var. Ortadoks Kilisesi olmasına rağmen bana Van’daki Katolik Ahtamar Kilisesini anımsatıyor.
Biraz daha yukarı çıkıp Ohri Kalesinin sağlam kalmış surlarından Makedonya manzarasını izledikten sonra güneşin batışıyla aşağı iniyor ve sahildeki kültür merkezinde neşeli bir halk dansları festivaline rastlıyoruz. Balkanların ve Orta Avrupa’nın pek çok ülkesinden gelmiş al yanaklı, elbiseleri güllü dallı genç kızlarla cıvıl cıvıl olmuş salon.
3.günün sabahında yine erkenden Üsküp otobüsüne atlıyoruz. Yolda, yüzlerce yıl bu topraklara kök saldıktan sonra göçmek zorunda kalan insanları düşünüyorum. Çocukluğumdan beri dinlediğim ve okuduğum onlarca göç hikayesini, Ümmü Ninenin yolda ölen erkek kardeşini… İnsanın sevdiği yerleri savaş gibi bir rızasızlıkla terk etmesi ne acı! Kulağımda hüzünlü bir Rumeli türküsü çalarken hayal meyal bir ‘Gevgeli’ tabelası görüyorum, Ümmü Ninenin selamını iletiyorum. ”Bir fırtına tuttu bizi, deryaya saldı…”
Otobüs Üsküp’e girerken aslında şehrin büyük bir kısmının 2014’ü değil de 1994’ü yaşadığını düşünüyorum. Evler, arabalar, otobüsler ve insanların üstü başı bile 90’ların Türkiye’sini hatırlatıyor bana o gün. Çantalarımızı hostele bırakıp İskender Heykelli Makedonya meydanından geçerek gündüz gözüyle eski çarşıyı bir daha geziyor, Osmanlı’dan kalma Kurşunlu Han’a, Mustafa Paşa Cami’ne ve yeni Makedonya’nın Ulusal Sanat Galerisine gidiyor, Parlamento ve Opera binalarıyla şehrin yeni heykellerinin önünde fotoğraflar çekiliyoruz. Çarşının ara sokaklarından Üsküp Kalesine çıkacakken vazgeçip koşa koşa Matka Kanyonuna giden otobüse yetişiyoruz.
Matka Kanyonu, Üsküp’e 15 km mesafede, Vodna ve Suva Gora Dağları arasından akan Teresa Nehrinin ve Vrelo Mağarasının yarattığı, yeşille mavi karışımı bir doğa güzelliği. Türkiye’nin Karadeniz coğrafyası gibi. İkimiz de bayılıyoruz buraya. Hafiften yağmur çiseliyor ama aldırmadan kıyısında huzurla dolaşıyoruz. Sonra kıyıda yer alan Aziz Andre Manastırının yanındaki kafeye oturup son kez kahve içiyor ve sohbet ediyoruz. Bengisu’da hayranlık duyduğum ancak hiç alışkın olmadığım bir hayvan sevgisi var. Ailesinde 3 kuşak veteriner bulunmasından mı nedir, hiçbir hayvandan korkmuyor. Ohri kıyısında gösteri yapan bir adama para verip koca bir kobrayı boynuna takıyor, gördüğü tüm kedileri okşuyor, kuru fasulyenin yiyemediğimiz sucuklarını peçeteye sarıp sokaktaki köpeklere vermeye çalışıyor. Kokuyu alan köpekler peşimize takılıyor. Korkuyorum 🙂

Akşamüstü yeniden Üsküp’e döndüğümüzde yağmur şiddetini arttırıyor. Yine de Taş Köprü’nün altına gidip önceki geceden yazdığımız Hıdrellez dileklerimizi Vardar Nehri’ne bırakıyoruz. Destan’da son kez köfte yiyip bira içiyor, eski şehrin çok dilli çarşısına ve yeni şehrin gösterişli binalarına veda edip hostele gidiyoruz. Ertesi sabah şirin hostelimizin anı duvarına ”geldik, gördük, sevdik” yazıp çıkıyoruz. Bizi hava alanına bırakan taksicinin arabasında Makedon Çingenelerinin çok sevdiği Esma Redzapova çalıyor. ‘Chaje Shukarije’yle (Güzel Kız) Üsküp’e el sallıyorum. Uçak havalanır havalanmaz bu keyifli yolculuktan aklımda kalanları yazmak üzere defterimi açıyor, inişe geçerken satırlarımı Sezen Aksu ile sonlandırıyorum: ‘’İhtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bi Rumeli havası…’
Nasıl güzel ve sürekleyici bir anlatım,bayıldım.
Gerçekten çok yeteneklisin 😊😘
BeğenBeğen