PARİS, ‘Engin Düşelim’

”Peşin Almanya’ya gitmek istedim ben, 64 senesiydi, başvurdum. Sağlık kontrolünde heyecanlandım, tansiyonum yüksek çıktı diye almadılar. Bir sürü arkadaşım gitti bizim köyden. Cip Recep’le Sinemacı İsmail Almanya’ya gitti 63’te. Lamba Şaban Belçika’ya başvurmuştu benle aynı sene, onu da aldılar. Beni almadılar. 73’te bu sefer Fransa alacak dediler, hemen gittim başvurdum. Aldılar. 73 senesinin kışıydı…” diye anlatmaya başlar dedem. Kanımca bendeki yolseverliğin temel geni, inşaat ustası dedemin Trakya’daki köyünden kalkıp işçi olarak Fransa’ya gittiği o 73 kışına dayanır. 1973’te dedem gider, 81’de anneannemi ve üç dayımı yanına aldırır, okuyup öğretmen olmuş tek kızı yani annem, evlenip Türkiye’de kalır. Sonra annem 90’ların uzun kışları boyunca yalnızlığını unutmak için hırsla çocuklarına sarılır. 90’ların yazları ise o çocuklar için, Fransa’dan gelecek anneanne ve dedelerinin kahve, çikolata, oyuncak, şampuan ve yeni giysi kokan, içinde aynı anda bolca sevgiyi ve bolca hasreti taşıyan valizlerine saklanacaktır.
 
paris1Böyle başlayan bir hikayede Paris benim için aşkın ve romantizmin şehri değil, gurbetçiliğin çekirdek ailemde yaşanan ve bünyesinde aşk hariç pek çok duyguyu barındıran deneyimidir. İlk kez 1990 yazında, 4 yaşındayken gittim Paris’e. Hayal meyal anımsıyor ya da çok anlatıldığından ve fotoğraflara çok baktığımdan olsa gerek, anımsadığımı sanıyorum. Annem, ablam ve ben bir uçaktayız. Pembeli bir elbise giydirmiş annem bana, saçlarım iki kuyruk, kollarım yumuk yumuk. Beyaz tenli, sarı saçlı, sağlıklı ve güleç çocuklarız. Hostesler bizi sevip konuşturmaya, hayatında ilk kez iki çocuğuyla uçağa binen gergin ve gencecik annemi rahatlatmaya çalışıyor. ‘Bonjour Madam!’ Charles de Gaul Hava Alanında bizi dayım ve dedem karşılıyor, Paris’in bilmem kaçıncı ‘zon’unda yer alan banliyölerinden birine; yüksek binalarındaki asansörlerinin çok kötü koktuğu, sokaklarında her gün göçmenlerle yoksul Fransız milliyetçilerinin kavgalara tutuştuğu Corbeil’e götürüyor. Anneannem 13. kattaki dairede bizi bekliyor, kapıyı açınca her yer mis gibi hamur ve yemek kokuyor. Kim bilir kaç saattir mutfakta… Anneannem besleyerek sevgisini gösterenlerden. Çocukları, torunları ve dünya safı bir kalple sevdiği tüm insancıkları için hizmette sınır tanımaz. Gecenin bir saati torunu istedi diye patates kızartmaktan, oğlunun canı çekti diye akıtma yapmaktan, kızı sever diye patlıcan doğramaktan hiç gocunmaz. Hatta bayılır buna. Yeter ki evladı (‘a’yı kısa söyler) istemiş olsun, ha bakalım kızancıklar karnını doyursun! Muhtemelen o yaz da gündüzleri dedem dayımlarla birlikte anneme, ablama ve bizden birkaç gün sonra gelen babama Paris’i gezdirirken, anneannem evdeki kuzenimle bana gözlemeler, katmerler yapacak, biz yaptıklarını beğenip yedikçe sevinçten havalara uçacak. Öyle olmuştur yani, eminim!
 

Paris’e ikinci ama kendimi bilir halde ilk gidişim 2000 yılının yazına denk geldi. Ablam üniversitede hazırlığı bitirmişti, İngilizce öğrenmişti ve yurt dışına çıkmaya çok hevesliydi. Yeşil pasaportlarımız çıkarıldı, ablam beni de önüne katarak 2 aylık bir Paris keşfine hazırlandı. Gittiğimizin ilk haftası dedem bize eşlik edip Notre Dame Katedralini, Champs Elysees’deki Zafer Takını ve Sacre Coeur Bazilikasını gösterdi. Haftalık metro bileti almayı ve metro haritasını kullanmayı öğretti. Sonrası; hafta içi her sabah 6’da uyanmak, Paris’in merkezinde bir konfeksiyon atölyesinde çalışan yengemle evden çıkmak ve akşam 6’da onunla eve dönmek üzere ablam tarafından planlanmış, 14 yaşındaki kardeşine ve kendisine bütün Paris’i sokak sokak arşınlatacak tam mesai bir gezi programı. Öğle yemekleri elbette ki anneannemin börekleri ve poğaçaları. Sızlanmaya yer yok, o yaz Paris’in hakkı verilecek, gerekirse o kardeşin tombul yanakları arada sevgi, arada azar ile sıkılmak suretiyle o plan gerçekleştirilecek! Ayrıca gezdikçe o kardeşe gezilen yerler hakkında bilgi verilecek. Çünkü abla olmak, öğrendiklerini kardeşine de öğretmeyi gerektirir  🙂

Hakikaten o yaz Eiffel Kulesi’nden Louvre Müzesine, sokak sanatçılarıyla dolu Montmartre Meydanından Müze D’orsay’a, Versay Sarayından Lüksemburg Bahçelerine, ünlülerin balmumu heykelleriyle dolu Müze Grevin’den Opera Binasına, Concorde Meydanından o zamanlar Türkiye’den sadece Yılmaz Güney’in yattığı Pere-Lachaise Mezarlığına kadar Paris’te gitmediğimiz, gezmediğimiz yer kalmamıştı. Hatta ablamın araştırmaları sayesinde modern sanat sergilerinin yer aldığı Pompidou ve Seine Nehri üzerindeki adaya kurulan Le Cite gibi ilginç müzelere girmiş, çocuk ömrümde ilk kez 3 boyutlu film izlemiştim. Yine onun merakı ile bir zamanlar (1800’lerde) Paris’in meşhur kabaresi olan Moulin Rouge’un (Kırmızı Değirmen) sokağını o yaşımda görmüş, vukuatlı siyahileriyle nam salmış Barbes’te korka korka yürümüştüm.

paris2.jpgDisneyland’a gittiğimiz ve rengarenk bir dünyanın içinde abla kardeş çok eğlendiğimiz günün akşamı normalden geç bir saatte Corbeil’e döndüğümüzde dedem bizi çok merak ettiğinden söylenmişti. Sonra o gece, anneannem anneme telefon edip ‘’A be bayraklı senin bu kızların, kimseden korkusu yok bunların!’’ demişti. Sonradan öğreneceğim üzere ‘bayraklı’ anneannem için aslında bir iltifattı. Kendisinin özendiği; özgür, cesur, kendi başına gezip tozan ve hayatını idame ettirebilmek için başında bir erkeğe ihtiyaç duymayan kadınlar ‘bayraklı’ydı. Anneannem annemi pek bayraklı yapamamıştı ama bizim bayraklı olmamız onun için içten içe gurur kaynağıydı.

O yazın sonlarına doğru ablam Paris’te kısa süreli bir Fransızca kursuna başlayınca ben de son bir kaç haftamı anneannemle geçirmiş, onunla çarşı pazar dolaşmış, pazarcılarla bilmediği Fransızca’ya rağmen yaptığı pazarlıklara gülmüş, yeni çalmaya başladığım bağlamamı çıkarıp arada tıpkı annemle yaptığım gibi onunla da türküler söylemiştim. O zamanlar ufak ufak Pir Sultan Abdal’ı keşfetmeye başladığımdan, anneannem onun deyişlerinden çalmamı istedikçe ve incecik sesiyle eşlik ettikçe çok keyiflenmiştim.
”Şu karşı yaylada göç katar katar, bir güzelin derdi serimde tüter,
Bu ayrılık bize ölümden beter, geçit dost kervanı eyleme beni”
 
2010 şubatında Manş Denizini aşıp Londra’dan Paris’e ulaştığımda anneannem beni bu kez Paris’e Corbeil’den biraz daha yakın olan başka bir göçmen ‘zon’unda, Saint Georges’daki yeni evlerinde bekliyordu ve artık kokular bahçe kapısından itibaren duyuluyordu. Kesikli biberler benim için kavrulmuş, maydanozlu köfteler benim için yoğrulmuştu. Tek tek tencerelerin kapaklarını açıp ‘’Bak burda ne var!’’ diye çocuksu bir heyecanla kolumu dürten anneannemin mis kokulu sevgisine boğulmuştum yine. Önceki yıl Türkiye’deyken bitmeyen okuluma, geçemediğim sınavlara üzülüp annemle ablama ağlarken anneannem ‘’bi tencere sarma, iki tepsi baklava, iki tepsi de börek var evde, sen daha ne ağlarsın?’’ diyerek hepimizi güldürmüştü. Ona göre karnı toksa insanın çünkü, gözyaşı gereksizdi. Kadının birinin oğlu ölmüştü mesela, verin bir parçacık ekmek de ağlamaya takatim olsun, demişti. Sırtını (sırtındaki hırkayı) yamayabilirdi insan, ama karnını yamayamazdı ki! Ve yaptığı yemekleri, hamur işlerini ne kadar iştahla yersek, anneannem kendini o kadar işe yarar hissederdi. 
   
   O kış birkaç hafta kaldığım Paris’te her gün dedem ve dayımlardan biriyle 10 yıl önce gezdiğim yerleri 24 yaşımın bilinciyle tekrar gezdim. Müze Louvre’daki Mona Lisa’ya tekrar selam verdim, 2000’in kasımında Paris’te memleket hasretiyle ölen Ahmet Kaya’nın Pere-Lachaise’deki mezarını ziyaret ettim, dedemle Notre Dame ve Sacre Coeur Katedrallerinde herkes için sağlık dilekleriyle mum diktim, Champs Elysees Bulvarındaki Parisien kafelerden birinde dayımla kahve içtim. Bastille Meydanında dedeme bildiğim kadarıyla Fransız İhtilalini anlatmaya çalışırken onun bana Paris’in 30-40 yıllık binalarını gösterip ”bak bu binayı biz yaptık, bak burada da biz çalışmıştık” demesiyle gururlanıp sevindim.
Arada birkaç gün de evde kalıp dayımlar işe gittikten sonra anneannemle sohbet ettim. ‘’Corbeil’deyken yine iyiydi, konu komşu vardı Türklerden, burda herkes Fransız. Baksana şu karşıdaki kadıncağıza, o da camda durur bütün gün benim gibi. El sallarız birbirimize ama konuşamayız. Gelen gideni de yok fakirin. Allahım, niye herkese böyle başka başka dil verdin? N’olurdu o kadıncağızla bir dili konuşaydık da arada gidip geleydik birbirimize? Muhabbet ederdik.’’ demişti de içim cız etmişti. 1981’de köyünden çıkıp, kendi ülkesinin başkentini görmeden (kendi deyimi ile) ‘gavurun’ memleketine gelmişti. Gurbetçiliğin, işçi gurbetçilerin kaderiydi bu, geldikleri ülkenin geldikleri yılında kalıyor, sonra bir daha ne orada Avrupalı, ne burada Türkiyeli olabiliyorlardı. O kış fark etmiştim; ortanca dayım, iş yeri ile evi arasındaki uzaklığı, 29 yıl önce Türkiye’de bıraktığı köyü ile komşu köy arasındaki mesafeyi emsal göstererek tarif etmişti.
 
        Sonra yine türküler söyleye söyleye sarmalar sarıp mantılar açtık da ben onları yüklenip  bir hafta sonu trenle Paris’ten Almanya sınırındaki Strasburg’a, bir hafta sonu da İsviçre’ye gezmeye gittim. Anneannem pencerede sevinçle beni bekledi. Ve muhtemelen arkamdan annemi arayıp yine bayraklı olduğumu söyledi. 🙂
 
Dedem ekmek parası için gittiği Paris’te tırnağıyla kaza kaza pek çok binaya emeğini bırakırken, anneannem Eiffel Kulesini bir kez bile yakından göremediği ömründe, yalnızlığını tencere tencere yemeklere koydu diye düşünürüm. Yemeklere ve yazdan yaza görebildiği torunları için doldurduğu valizlere…
 
            Anneannemi geçen sonbaharda kaybettik. Önceki geceden yoğurdunu mayalamış, yemeğini yapmış, sütlacını bile dolapta bizim için hazır bırakmıştı giderken. İnsan sırtını yamayabilirdi çünkü ama karnını asla! Çoğu zaman insanüstü olduğunu düşündüğüm mütevazılığı, anlattığı hikayelerle bana miras kaldı. Paris; barok mimarisine, hak ve özgürlükler hukukundaki yerine, sosyal devletin kökenine ve dünya tarihini şekillendiren bir sürü alandaki büyük rollerine rağmen benim için anneanne özleminin şehriydi. Onunla birlikte çocukluğumun sevgisi hamur, kahve, çikolata, oyuncak, şampuan ve giysiye dönmüş kokuları da gitti. Çok özlediğim zamanlarda kulağımda incecik sesiyle bana o deyişi söyler ve ‘ha sen de söyle kızanım’ diye eşlik etmemi ister şimdi:
‘’Pir Sultan Abdalım kalkın aşalım, aşıp yüce dağı engin düşelim, 
  Çok nimetin yedim, helalleşelim, geçti dost kervanı eyleme beni…’’
                                                                                                                    
                                                     

1 Comment

  1. Annen deden ve nineyle birlikte ve bir arkadaşı annesi ve dayısı ilk görev yerleri olan Muş a gelmişlerdi ellerinde bir mektup onları kapımıza bir asker getirmişti kalıcak yer yok sizde kalabilirmiyiz diye hep beraber kaldık sonra tayinleri yapıldı annenin köye çıktı tayini o sene hep bize uğradılar sonra kaybettik izlerini şimdi facebook sayesinde buluştuk bir gün inşallah karşılıklıda görüşürüz.Ayşe Levent

    Beğen

Adsız için bir cevap yazın Cevabı iptal et