2004 sonbaharında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırır yaptırmaz üniversitenin halk oyunları ekibine katılmıştım. Ekip arkadaşım Sümeyye’den Gençlik ve Spor Bakanlığının üniversite öğrencileri için yazları doğa kampları düzenlediğini öğrendim. Trabzon’da, Bolu’da, Urfa’da ve Van’da var. Cüzi bir ücretle (80 YTL idi o yıl) kayıt oluyorsun, yol ücretini de sen karşılıyorsun, gidip orada 18-25 yaş arası memleketin her yerinden gelen gençlerle çadırda ya da okulların yurtlarında kalıp gezilere ve çeşitli aktivitelere katılıyorsun, demişti. Gözlerim parladı tabi. Çünkü İstanbul’a gelmekten sonraki hayalim yollara çıkmaktı. Ablama anlattım hemen. Git kardeşim, dedi. Gerçi ona kalsa uluslararası gönüllü çalışma kampları ile yurt dışına açılaydım, ama bence ona biraz daha zaman vardı, şimdilik Karadeniz ile başlamalıydım.
2005 mayısında bir gün gidip Burhan Felek’teki Gençlik Müdürlüğüne kaydımı yaptırdım. O zamanlar Trabzon’a uçak yoktu sanırım. 10 Temmuz 2005 akşamı ablamın aldığı otobüs biletimle ve ablamdan kalan ‘backpack’ ile (20 litre hazneli, bizimle bir sürü yer gezmiş emektar sırt çantamızdır kendisi) Harem’den pür heyecan Trabzon’a yollandım. 19 yaşımı doldurmamıştım ve o kadar yıllık hayatımda ilk kez hiç bilmediğim bir yere gitmek üzere, hem de yalnız başıma uzun bir yola çıkmaktaydım. İşte tam da bir kaç yıl önce lisede şarkılarını dinlediğim Nil gibi özgür bir genç ‘bayan’dım! Henüz feminizme dair hiç bir bilgim olmadığından o zamanlar ‘bayan’ın çok kibar bir kelime olduğunu sanmakta ve yolda tuttuğum günlük parçalarına yanımda oturan genç kadından bahsederken de ‘iyi bir bayan’ diye yazmaktaydım!
Otobüs fındık toplamaya giden Karadenizli başörtülü ‘bayan’larla doluydu ve yatsı namazı için verilen moladan sonra yanımdaki dahil hepsi uyumuştu. Bense bir yollara, bir bacaklarım arasına sıkıştırdığım bağlamama bakıyor, geçtiğimiz her bir yere dair içimden anonim türküler söyleye söyleye en küçük bir kareyi bile kaçırmadan kelebekler gibi gözlerimle kanatlanıyordum. O zamanlar Karadeniz sahil şeridi tamamlanmamıştı ya da otobüsler o yolu kullanmıyordu herhalde ki bir ara Tosya’dan geçtiğimizi gördüm. Rıfat Ilgaz’ı ve Sarı Yazma’sını hatırladım. Tosya, Cide ve Kastamonu’ya dair pirinç üretiminin getirdiği sıtma hastalığı oradan aklımda kalmış. Sesli konuşup uyanır gibi olan yol arkadaşım ‘bayan’a ‘Burası Rıfat Ilgaz’ın memleketi!’ diye fısıldadım. ‘Bana ne!’ gibi bir şeyler çıktı ağzından. Utanıp heyecanımı bastırarak uyumaya çalıştım.
Tüm kampçıların sabah sekizde Hüseyin Avni Aker Spor Salonunda olmaları gerekiyordu. Otobüs beni oraya gidecek minibüslerin geçtiği bir meydanda bıraktı. Uykulu ama neşeli halimle gidip bir esnafa sordum. Pardon, Hüseyin Avni Aker Spor Salonuna nasıl gidebilirim acaba? ‘’Ha bak şimdu, burdan boyle çıkaysun, sonra…’’ Yan dükkandan başka bir esnaf çıktı ‘’Nereye çikayimiş da! ha boyle dümdüz inecek!’’ derken bir yandaki daha çıktı ve bağıra çağıra bana değil de birbirlerine spor salonunu tarif etmeye başladılar. O kadar yüksek sesle konuşuyorlardı ki, kavga çıktı sanıp çaktırmadan kaçacak yer ararken önümde üzerinde spor salonunun adının yazdığı bir minibüsün durmasıyla gerçek bir Karadeniz fıkrasından yara almadan sıyrılmış oldum. Ben Allah’ın sevgili kuluydum 🙂
Trabzon Avni Aker Spor Salonunun önü, benim gibi başka başka şehirlerden bütün gece yolculuk yaparak gelen sırt çantalı, heyecanlı ve yorgun gençlerle doluydu. 500 kişilik kamp kontenjanını isim isim okuyarak kamp yerine çıkaracak minibüslere çağıracaklardı. Adımı okudular, gösterilen minibüse kurulup buraya kadar sağ salim gelebilmiş olmanın verdiği özgüvenle, 15 kişilik ve sanırım hepsi kızlardan oluşan ilk yolculuk grubumla kaynaşmaya soyundum. ‘’Merhaba benim adım Duygu, senin?’’ ‘’Benim de Duygu’’ Aaa! Yanımdaki, arkamdaki, önümdeki derken bütün minibüs Duygu çıktı. Edirneli Duygu, Samsunlu Duygu, Ankaralı Duygu… Alfabetik sıraya göre yapmışlar meğer listeyi, memlekette Duygu’dan bol ne var? 🙂
Kalacağımız yer Trabzon merkezden 2,5 saat uzaklıkta, Trabzon-Rize arasında, Maçka’ya bağlı 1900 metre yükseklikteki Pervanlar Yaylası. Depremzedelere verilen büyük Kızılay çadırlarından oluşmuş küçük bir köy de diyebiliriz. Tuvalet ve musluk konteynırları dışarıda. Ama 7 gece 8 gün boyunca medeniyetten uzak kalmak insanı öldürmez ya! Kızlar 7, erkekler 5 kişilik çadırlarda kalıyor, her 4 ya da 5 çadır bir grubu oluşturuyor ve her grubun BESYO’da (Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu) okuyan ya da oradan mezun, sorumlu bir kamp lideri bulunuyor. Askeri nizamla oluşturulmuş sistem, 8 gün boyunca oldukça mantıklı işliyor. Tuvalet temizliği ve yemek dağıtılan çadırların düzeni her gün başka bir nöbetçi grup tarafından sağlanıyor. Deniz seviyesinden 1900 metre yükseklikte olduğumuz için gündüz güneşe, gece soğuğa önce biz maruz kalıyoruz. Gündüz yüzümüz soyuluyor sıcaktan, gece donuyoruz. ‘Camp bed’ (kamp yatağı) denen sahra hastanesi misali yataklarda bize verilen uyku tulumlarının içinde uyuyoruz. Uyku tulumunun içine ne kadar hafif giysilerle girersen o kadar çok ısınabileceğini orada öğrendim.

İlk akşam herkes yerleştikten sonra bizi toplayıp sistemin nasıl işleyeceğini anlatıyor ve kendini tanıtıyor liderlerimiz. Sonra kaynaşmamız için serbest bırakılıyoruz. Türkiye’nin dört bir yanında üniversite okuyan, bir sürü farklı şehirden gelen 18-25 yaş arası gençleriz. Kimi benim gibi enstrümanı ile gelmiş, başka enstrümanlı varsa hemen oturup bir şeyler çalalım derdinde, kimi futbol topuyla piknik halinde, kimi çanta yerleştirip battaniye seçmede, kimi okuldan tanıdıklarını görmüş koyu bir muhabbette!
Ben tümevarımı seçip önce çadır arkadaşlarımı tanıyorum. İkisi Kocaelili, ikisi Konyalı kız kardeşler ve biri Ankaralı (Gül), biri Adanalı (Ayça). Ayça en yakın arkadaşı Olcay ile gelmiş. Olcay havayı Adana gibi sanıp üstüne başına kalın bir şeyler getirmemiş. İlk gece soğuktan ağlıyor. Bense daha o zamanlardan göbek adı ‘tedbir’ olan bir insan olduğumdan kendim için fazla fazla getirdiğim kalınlarımdan ona veriyorum birkaç parça. Kampın son günü giysilerimi teslim etmeye gelirken boncuklu kolyesini ve bir tokasını veriyor bana hediye olarak. Kolyeyi hala saklar, yıldız şeklindeki gümüş renkli tokayı da hala takarım. 🙂
Önce çadır olarak kaynaşıyoruz, sonra yan çadırdaki erkekleri de grubumuza dahil edip 8 günlük kamp maceramızda adeta bir yatılı okul sıcaklığı kuruyoruz. Kamp liderleri her akşam beyaz çadırlarında haldır huldur biz yüksek enerjilileri ertesi gün neyle oyalasınlar diye savaşa hazırlanan kumandanlar misali plan program yapıyorlar. Belli bir gezi planını hiç kimseyi eksik bırakmadan, her grubu farklı güne kombine ederek uygulamaya çalışıyorlar. Bizim grup 2. gün Sümela Manastırı’na götürülüyor mesela. Sabahın köründe kahvaltı edip güneşin tepeye geldiği bir vakit canhıraş Sümela yokuşunu tırmandığımızı ve orada görülmeye değer bir manzara bulduğumuzu, liderimizin verdiği bilgiye göre; milattan 350 yıl önce insanların bu 1150 metre yüksekliğindeki taştan dağa nasıl çıkıp onu nasıl oyduklarına ve bin yıldan fazla zamandan beri dökülmemiş o tavan işlemelerini nasıl boyadıklarına hayret ettiğimizi de anımsıyorum. Hayretimizi de sosyalleşerek paylaşıyoruz tabi.
Aynı gün öğleden sonra Ayasofya Müzesi’ne gidiyoruz. Ayasofya Müzesi, Pontus Rumlardan kalmış, Trabzon’un denizi gören en güzel tepesine kurulmuş, ferahfeza, görkemli bina. Zaten Trabzon kelimesinin Latince ‘trabzania’ yani merdiven demek olduğunu öğrenince bu tarihi binaları merdivenin en tatlı basamaklarına yerleştirilmelerine şaşırmıyorum. Fatih Sultan Mehmet’in 1461’de Trabzon’u fethetmesiyle Pontus Rum Devleti ortadan kalkınca da kilise olmaya devam eden bina 1500’lerin sonunda camiye dönüştürülmüş. 1. Dünya Savaşında Trabzon’u işgal eden Ruslar tarafından savaş deposu olarak kullanılmış ve 1964’te Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından müze haline getirilmiş. Dolayısıyla 2005 yazında hala müzeydi. Ancak sonradan öğrendim ki 2013’te cami olarak ibadete açılmış. 2016’da tekrar gittiğimde ise içeride namaz kılan insanlar görüp o canım fresklerin ve oymaların artık bir müze titizliği ile korunmayacağı korkusuna kapılıp üzüldüm.
Ertesi gün Atatürk Köşkü’ne ve akşamüstü de hafif çapta bir yat turu sonrası Boztepe’ye gidiyoruz Trabzon’da. Atatürk Köşkü, Mustafa Kemal’in pek çok şehirde olduğu gibi orayı ziyarete gittikçe kaldığı beyaz, döneminin moderni bir köşk. Köşkten ziyade içine kurulduğu küçük ve yeşil koru hoşumuza gidiyor. Bir de liderimiz, Atatürk’ün vasiyetnamesini burada yazdığını söylüyor.
Yollarda yol arkadaşlarım ile bolca hikaye paylaşıyoruz. Kocaelili kız kardeşler mesela… Merve üniversite sınavından yeni çıkmış, ablası Işıl Sakarya’da Spor Akademisinde okuyor. Gezi olmadığı günler masa tenisi oynansın diye döşenmiş olan spor çadırında alıyor soluğu. Boztepe’ye gittiğimiz gün 99 depreminden nasıl kurtulduklarını anlatıyorlar. Hayat devam ediyor, diyerek muhabbetin ağzını bir mektup zarfı gibi kapatan 23 yaşındaki Işıl’ın olgunluğu karşısında durduğumuz tekneden uzun uzun baktığımız Trabzon sahili gözümün önünde. Hatta o gezi boyunca neden İstanbul’dan kalkıp Karadeniz sahil şehirlerini sırayla gezen seyahat gemileri yok, diye düşünmüştüm. Hatırlıyorum. Aynı gün güneşi Boztepe’deki çay bahçesinde, Trabzon’un en güzel manzarasına karşı batırıp dönmüştük kampa.
Konyalı kız kardeşler sonra… Seval ile Sevim. İkisi de Konya’da okuyor. Seval bağlama çalıyor benim gibi. Belki o yaşın hırsı ile önce rakip görüyoruz birbirimizi, sonra türkülerle kaynaşıyoruz. Hatta epey amatör müzisyenin olduğu ve bolca canlı müzik yapılan akşamlarda kamp nüfusuna açılıp konserler verdikçe ‘bağlamacı kızların çadırı’ diye bir havası oluyor dostluğumuzun. Erkan Oğur’la İsmail Hakkı ‘Anadolu Beşik’ albümünü çıkaralı çok olmamış henüz, ‘Oy Benim Sevdiceğim’ türküsünü onlardan öğrenmişiz ikimiz de. Türküde sırayla Trabzon’un ilçelerini sayıp unuttukça birbirimize hatırlatıyoruz. ‘-Araklı’dan Yomra’dan oy gel gidelum Pazar’a.’ ‘-Ben Pazar’dan duramam oy, beni Rize’de ara!’ Biz çaldıkça ya da bazen söyleye söyleye dolaştıkça kampın Trabzonlu aşçıları gururla ekleniyorlar sesimize. Lakin yemekler pekiyi değil. Trabzon’un meşhur kuymağını mesela orada yapılandan değil, 2016 eylülündeki gidişimde, güzel bir kahvaltı salonunda yiyebildim ilk kez. Kampta sabah akşam yediğimiz Trabzon ekmeğine dair aynı not defterime şöyle yazmışım: ‘’1. Gün: Bugün Trabzon ekmeği yedik, çok güzeldi. 2. Gün: Bugün Trabzon ekmeği yedik, sanki biraz sert gibiydi. 3. Gün: Bugün yine Trabzon ekmeği yedik. Bu ne be, taş gibi! Çenem koptu çiğnerken!‘’ 🙂
Seval’in Ablası Sevim, çadırımızın diğer ablası Işıl ile aynı yaşta. Aynı otobüste geldiğim ‘fındıkçı bayanlar’ gibi başörtülü. 19 yıllık hayatımda ilk kez başörtülü bir arkadaşım oluyor. Öyle de iyi oluyor ki, bir sürü ön yargım yıkılıyor. Sevim müthiş eğlenceli, komik taklitleriyle ve anlattığı hikayelerle baştan ayağa hayat dolu bir genç kadındı. Şimdi nerededir, hala öyle midir bilemiyorum ama yüzümü güldürüyor onu düşünmek, ne güzel!
Yan çadırdaki Ongun, Merve’ye aşık. O kampta sevgili olacaklar ve bir sonraki yaz Bolu kampına birlikte gelecekler de bunu bilmiyoruz henüz hiç birimiz. Ongun’un çadır arkadaşı Fatih ney çalıyormuş ama neyini kampa getirmemiş. Arabesk şarkılar söyleyip duruyor sıkıldıkça. Biz inanmıyoruz çaldığına, diye dalga geçerken 2 yıl sonra onu da TRT’de bir programda ney çalarken göreceğim. Konservatuvarı kazanmış meğer o kamptan sonra.
8 gün boyunca en çok yollarda en çok Kazım Koyuncu’yu dinlemiştik. O yaz, kamptan 20 gün kadar önce kaybetmiştik çünkü onu. Uzungöl yolunda hem Kazım’a, hem de ergen ömrümün küçük dertlerine gözlerim dolmuştu. ‘’Denizde karartı var, bu gelen kayık midur, ben özledim yarumi, ağlasam ayıp midur?’’ Ama Ayça vardı sağ olsun, neşeli Adanalımız, bir kaç hüzünlü şarkıdan sonra hareketli birine denk getirip kalkıp oynamış, bizi de oynatmıştı. Ayça için ”1900 metre yükseklikte, ben bir haftadır doğru düzgün yıkanamazken Ayça 2 kişiye Avon ürünü sattı. Beni de Avon temsilcisi yapmaya çalışıyor bir de! E tabi o da ekmeğinin peşinde.” diye yazmış Fatih not defterime. 🙂
2 kilometrelik Zigana geçidine girerken güneşten terlediğimizi, çıktığımızda ise yağmurun başlamış olduğunu görünce yıllardır okulda dinlediğim Karadeniz ikliminin ne olduğunu yaşayarak öğrenmiş oldum o gün. Aynı gün kıyıdan uzaklaşıp biraz içeri girmiş, Gümüşhane şehrine tepeden bakıp, Karadeniz’de karstik yapının ne aradığına şaşırarak Karaca Mağarasında soluklanmıştık. O sıcak havada sarkıtlı dikitli mağaranın astımlılara çok iyi geldiği söylenen havası bizim de hararetimizi almıştı.
Trabzon-Rize sınırındaki Uzungöl, tam anlamıyla kart postallardaki gibiydi o yaz. Kaçkar Sıradağlarının bittiği yerde, dağlardan düşen kayaların Haldizen Deresini kapatması ile oluşmuş Uzungöl, bin bir çeşit ağacın ve hayvanın yaşayabildiği, yeşiller ve sisler içinde cennet gibi bir yerdi. Uzungöl Çevre Koruma Bölgesinde yaklaşık 60 tane memeli hayvan ve 250 tane kuş türünün bulunduğunu, gölün altında ve çevresinde yüzlerce bitki türünün tespit edildiğini, bu yüzden gölün Tabiat Parkı olarak korunduğunu söylemişlerdi. Yıllar sonra tekrar gittiğimde Uzungöl’ün ilk gördüğüm günkü temizliğinin ve naifliğinin pek kalmadığını fark ettim, içim titredi.
Bir akşam kampa kemençeci geldi. Liderler bize üç ayak horonunu öğretti. Bütün gece kocaman bir ateşin etrafında horon tepen yüzlerce kişilik bir genç grubun parçası olmak ne enteresan bir enerjiydi. Varsın 8 günde toplam 2 kez saçımı yıkamış ve duş niyetine de günde bir kaç kez elimi, ayağımı ıslatmış olayım! ‘’Yikil Bayburt, yikil! Zipla, zipla, ha boyle böyle!’’
‘’Yarın Kadırga Şenliklerine gideceğiz’’ dediler o akşam. Kadırga, Gümüşhane’ye bağlı, Zigana Dağları üzerinde bir yayla. Her yıl panayır gibi büyük çadırlar, sergiler açılıyor, yemekler yapılıp kemençe ve tulumlar ile yüzlerce kişilik horonlar kuruluyormuş.* Gittik, yerel halkla beraber hemen horona girdik. Kadınlar, çocuklar, herkes ortada. Herkes rengarenk! Karadenizli kadınların başlarına bağladıkları yemenilerin adının ‘keşan’ olduğunu orada öğrenmiştim. Bizim Edirne-Keşan gibi. Keşanları bağlayıp yine bolca horon teptik o gün. Karadeniz, Kazım’dan sonra bizim için keşan ve horon demekti çünkü. Kemençe sesinden arada içimiz kıyılır gibi olsa da bırakamıyorduk horonu. Yerelin tadından mı nedir, aksak ritm sürüklüyordu insanı. ‘’Oynayin kiz oynayın, durmanın ne kari var!’’
Dönüşte fırın sütlaç yemek üzere Hamsiköy’de ahşap bir restorana uğradık, hem mekana, hem sütlaca bayıldık. Karadeniz, yüksek sislerin içindeki ahşap evler de demekti elbette. Çıktığımız her gezide o sisli yeşilliğin arasındaki dağınık yerleşmeye bakarken bu kadar yüksek tepelerdeki bu evlere insanlar nasıl erzak taşıyor acaba, diye düşündüğümü anımsıyorum. Bir de dönüş yolunda denize karşı bir lokantanda grupça yediğimiz Akçabat köftesinin tadını 🙂
Horonlarla, şarkılarla, türkülerle, hem Trabzon’a, hem de birbirimize doğru çıktığımız yolculuklarla 8 günü dolu dolu geçirdik neticede. Kampın son günlerinde tanıştığım tıp öğrencisi bir genç adamla konuşabilmek için Kızılay çadırına gidip hayatımda ilk kez kan vermeye ve o haldeyken büyük bir ciddiyetle memleketin hukuk ve sağlık sistemine dair sohbet etmeye çalışmamın çadır arkadaşlarımca dalga konusu olduğunu defterime yazdıkları notlardan okuyup hatırlasam da, o günkü çocukluğuma gülüyor ve onlarla geçen 1 haftanın bana pek çok güzel anı bıraktığını düşünüp mutlu oluyorum. Şimdi Trabzon deyince, zalim sahil yolunun, derelerini kurutan HES’lerin ve dahi doğa tahribatının olmadığı zamanlarda gördüğüm neşeli bir yeşillik geliyor gözümün önüne.
”Dünya hikayelerden ibaret” diyor Şebnem İşigüzel son okuduğum romanında (Ağaçtaki Kız). ”Öyle olmasa çekilmezdi zaten” diye ekliyor. İşte dünyamı çekilir kılan yeşil, kahverengi ve mavi ağırlıklı bir coğrafyanın bende kalan hikayesidir bu da. Çadır arkadaşım Seval’in bana yazdığı not-mektuptaki Fazıl Hüsnü Dağlarca dörtlüğü ile bitirelim öyleyse:
‘’Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken…’’

Senin dünya küçük keşfetmek gerek dediğin ilk seneler. Benim seninle geçirdiğim son seneler. Özledim. Mektupları, diyetleri, cep telefonsuzlukta ev telefonlarını. Hey gidi günler be duygumm
BeğenBeğen