ÜRDÜN, ‘’Ma’assalame!’’

22 Şubat 2026 akşamı Rum Vadisi’nde yıldızlara bakıyorum. Gökyüzünün bu kadar parlak yıldızlı, ayın böyle karpuz dilimli bir hilal olduğu geceyi en son ne zaman yaşadım acaba diye düşünürken yıldız kayıyor. Dileğim; kalbimdeki ağırlık, hayallerimdeki kırıklık burada kalsın, şu çölün tozuna karışsın! Sağ bileğimdeki güvercin Dünya’ya sahici bir ışık bıraksın artık Allahım!

‘Kaum eoumrik?’ Arapça; ömrün ne kadar, kaç yaşındasın, demekmiş. Çöl kampında tanıştığım Bedevilerden öğrendim. Hala yıldızlardan umudumun olduğu bu gökyüzünün altındaki 40. yılımın içindeyim. Dünya’da bir yerde, Arapların El-Maşrık’ında, Ürdün’deyim. Epeydir merak ettiğim Levanten coğrafyasının bir kısmını görmek nihayet kısmet oldu.

21 Şubat Cumartesi sabahı, İnka Tur’a kayıt olmuş uyumlu ve tatlı bir gezi grubuyla Ankara’dan kalkan Amman uçağına bindik, öğlen şehre varıp, valizlerimizi pek de beğenmediğimiz otelimizin odalarına bırakıp gezmeye indik. Kale, arkeoloji müzesi, antik tiyatro… Roma Dönemini yaşamış, Nebati Uygarlığına, Bizans Devletine ve Emeviler’e ev sahipliği yapmış, kadim bir kent Amman. İstanbul gibi yedi tepeli. O yüzden ülkenin siyah, beyaz, yeşil ve kırmızıdan oluşan bayrağında diğer Arap ülkelerinden farklı olarak yedi köşeli yıldız var. Bana devasa bir Urfa gibi gelen şehre kaleden bakınca evvela beyaz evlerin çatısız damlarındaki su depoları gözüme çarptı.

Resmi adıyla Ürdün Haşimi Krallığı 1946’dan beri bağımsız bir monarşi. İlk kralı Abdullah, Sultan Abdülhamid zamanındaki Mekke Şerifi’nin (Hüseyin) oğluymuş. Şerifin diğer oğlu Faysal da Irak Kralı olmuş. 1.Dünya Savaşı’ndaki Arap İsyanları sonrasında İngiltere ve Amerika’yla masaya oturulup çizilen Arap ülkelerinin sınırları, bölgenin zengin aileleri arasında paylaştırılmış. Çöllerdeki Bedevi halka tabi ki bir şey soran olmamış. O günden beri Filistin’den ve Lübnan’dan gelen mültecilerle nüfus artmış. El-Ürdün (Şeria) Nehrinden ismini alan bugünkü Ürdün, topraklarının altında petrol bulunmayan bir Arap ülkesi olduğu için ülkenin tek geçim kaynağı turizm. Her yerde babası ve veliaht prens oğlu ile fotoğrafları asılı olan mevcut Kral 2. Abdullah, İngiliz annesinden dolayı mavi gözlü, Avrupai görünümlü bir adam. İngiltere’de eğitim görmüş, tahta çıktığı 1999 yılından beri ülkenin turistik değerinin artması ve adının duyulması için atılımlar yapmış. Para birimi dinarı dolara, eğitim sistemini Amerika’ya entegre etmiş. Gelir dağılımında büyük farklar olsa da halkın çoğu İngilizce biliyor. Kralın Amerika’yla arası iyi. Burjuva hukuku diliyle yani; ‘diplomatik ilişkilerde başarılı’!

%95’i Müslüman olan 11 milyonluk ülke nüfusunun 5 milyonu başkent Amman’da yaşıyormuş. Medeni Hukuk’ta şeriat rejimi uygulandığı için kadının adı yok. Kamusal hayatta pek kadın görmedik. Gördüklerimizin çoğu başörtülüydü ama turistlere karışan yok. Ramazan ayında olduğumuzdan restoranlar iftara kadar kapalı olsa da, sokaklar kalabalıktı. İşportacılar, Ortadoğu’da olduğumuzu hiç unutturmadı. Son gece şehre dönerken uğradığımız, büyükelçiliklerin olduğu Gökkuşağı Caddesi biraz daha lüks ve temizdi. Muhtemelen şehrin öyle başka ‘batılı’ yerleri de vardı.

İkinci sabah Rum Vadisi için erkenden yola düştük. Yolda, 1900’lerden kalma Hicaz Demiryolunun başlangıç durağına uğradık. Sultan Abdülhamid Mekke’ye doğru hac yolunu güçlendirmek için yapımına girişse de, yardım eden Almanlar Osmanlı üzerinden İngilizlere karşı cephe açma niyetindeymiş. Şimdi, etrafında yılkı develerin dolaştığı, birkaç tarihi vagonu kalmış, çöl ortasında bir ıssızlık…

Rum Vadisi, iki gün sonra gideceğimiz Petra ile birlikte Ürdün’de beni en çok etkileyen yer oldu. Kırmızıya yakın pembe incecik kumları, renkleri ve şekilleri katman katman değişen çok büyük kayalarıyla yüzeyi, aya benzetiliyormuş. Bu yüzden, Star Wars, Marslı gibi bazı bilim kurgu filmleri burada çekilmiş. Çöl kampındaki odalarımıza yerleştikten sonra bizim için hazırlanan gayet lezzetli öğlen yemeğimizi yiyip dörderdi gruplar halinde arkası açık kamyonetlerle safari turuna çıktık. Çıplak ayaklarım sıcak kumlarda gıdıklanınca ve etrafımdaki manzaraya bakınca keyfim yerine geldi. Öyleyse neden İbrahim Tatlıses’ten ‘Sabuha’yı söylemeyeyim ki! 😊 Sağ olsun grup arkadaşlarım da eşlik etti. Çölde neşeli anlar!

O akşam yine lezzetli bir yöresel yemek yedik; ‘zarb.’ Kumun altında saatlerce pişiren tavuklu sebze kebabı. Yine, çünkü beş gün boyunca Levanten mutfağından beslendik; falafel, humus, tabule salatası, şavurma, künefe… Antakya mutfağına çok benzediğinden ve Antakya mutfağını çok ama çok sevdiğimden ben gayet mutluydum. Kahvelerindeki kakule ve çaylarındaki taze nane farklı geldi sadece. Yemeğin üzerine neşeli grubumuzla biraz halay da çektik tabi. Derken yıldızlar… Ve çadırlarda çift kat battaniye altında temiz bir uyku…

Üçüncü günün sabahı çölden şükranlarımızla ayrılıp Kızıldeniz’in en kuzeyindeki Akabe’ye vardık. Akabe Körfezinin bir kıyısı Ürdün, bir kıyısı İsrail, bir kıyısı Suudi Arabistan, bir kıyısı Mısır. Ortasındaki camdan, suyun altını görebildiğimiz bir tekneyle tura çıktık. Kıyıdan biraz uzaklaşınca Eliat şehri kıyısındaki dev İsrail bayrağı göründü. Hava güneşli fakat serindi, suya giren grup arkadaşlarımız olsa da ben cesaret edemedim. Kaptandan Kızıldeniz’e ve karşı kıyılara dair bilgiler dinledim. Suyun altında görünen uçak ve gemi batığını kral 2000’li yıllarda turistlerin ilgisini çeksin diye koydurmuş. Şimdilerde de şehrin denize bakan tepelerini düzleyip büyük bir turizm kompleksi yaptırıyormuş. Bu kıyılarda dalış da yapılıyormuş. Denizin dibindeki mercanlara, yosunlara baka baka, bazen de göbek ata ata birkaç saatlik tekne gezintisi yaptık. Arap müziğine ilgimin çocukken Mezdeke ile başladığı, özellikle Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün’ü kapsayan Levanten bölgesinin Arapçasını çok sevdiğimi, buraya dair izlediğim filmleri, keşfettiğim ortak kelimeleri anlattım arada etrafımdakilere.

Öğleden sonra Ramazan rehavetindeki turistik Akabe sokaklarında dolaştık, hurma aldık. Şehrin çıkışındaki refüjlere dikilmiş hurma ağaçlarını gösterdi rehber arkadaşım Adem. Etli, iri ve çok lezzetli hurmaların ağaçları umduğumdan sakin ve cılızdı.

O akşamüstü Petra’ya vardık. Gayet lüks otelimizdeki odalarımıza yerleşip medeniyete kavuşmanın huzuruyla dinlendik. Çünkü ertesi gün yaklaşık 16 km yürüyerek Petra Antik Kentini karış karış gezecektik. Gruptaki herkesin en çok merak ettiği yer Petra; UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan, Dünyanın Yeni (2007) Yedi Harikasından biri. M.Ö. 4. Yüzyılda yaşamış Nebatilerin başkenti imiş. Sonra Roma ve Bizans hakimiyetine girmiş. Birden fazla kültürün üstü üste bindiği yapılardaki incelikleri rehberimiz detaylıca anlattı. Dev bir Kapadokya’yı andıran taşların renkleri ve şekilleri hakikaten çok büyüleyiciydi.

1800’lerin başında İsviçreli bir gezginin (Johann Ludwing Burckhardt) keşfiyle burada kazılar başlamış. Hala da yer altında olduğu düşünülen kısımları var. Antik şehir çok büyük. Yarısına varınca ortadaki restoranda şavurma yemek için mola verdik. Sonra tepedeki manastıra, bilmem kaç merdiven çıkarak ilerledik. Yolda sık sık hediyelik eşya satıcılarına ve o kadar yolu yürümek istemeyenler turistler için at ve eşek kiralayan yerli erkeklere rastladık. Nebatiler çok mu uzun insanlardı da manastırları, hazine kapıları, anıt mezarları böyle 48-50 metreden fazlaydı? Yüzlerce yıl önce o insanlar buralara nasıl çıktı ya da indi de bu taşları oydu, diye düşünürken adımlarımın arasına at ve eşek ürküntüleri karıştı. Sabah yağmurlu ve serin bir havada başladığımız uzun yürüyüşümüzü akşamüstü tamamladığımızda hepimiz bu yorgunluğa değdiğini düşünüyorduk.

O akşam Amman’a dönünce Adem bize bir güzellik yapıp otelimizi değiştirdiğini söyledi. Daha hijyenik ve daha modern bir oteldeki gecenin ertesinde, son sabah Amman’dan bir saatlik yolculukla Medeba’ya vardık.

Medeba, ülkedeki %5’lik Hristiyan nüfusun yaşadığı, çöl ikliminin ortasında, tarım yapılabilen tek yeşil bölge. Mozaikleriyle meşhur küçük bir kent. 1880’lerde, yıkık kiliselerin üzerine yenileri inşa edilirken yerin altından yüzlerce yıllık mozaikler çıkmış. M.Ö. 6 yy’a dayanan, Filistin ve Nil Deltasındaki şehirlerin o zamanki adlarının yazılı olduğu, kutsal toprakların bilinen en eski haritası, iki milyon taştan oluşan mozaik harita, hala St. Georgios Rum Ortodoks Bazilikasının zemininde duruyor. Şehirdeki diğer kilisenin tabanı da benzer şekilde. Tavanı da çok renkli fresklerle doluydu. Fakat müzik daha çok ilgimi çekti. Ortodoks Kilisesinin içinde çalan ilahiler tanıdıktı, makamlıydı. Ses kaydı aldım. Derinlemesine öğrenmeye çalıştığım Klasik Türk Müziği, muazzam zenginlikte bir kültür harmanı. İstanbul’un fethiyle camiye dönmüş Ortodoks kiliselerinin sesleri de var içinde. Ne güzel!

Medeba; kiliseleriyle, zeytin ve turunç ağaçlarıyla, Arnavut kaldırımlı sokaklarıyla bana deprem öncesi Antakya’yı anımsattı. Nebo Dağına çıktık. Kendi küçük, tarihi önemi büyük bir tepe. Tevrat’a göre Hz. Musa’nın ‘vaat edilmiş’ topraklara baktığı ve son kez görüldüğü, hatta öldükten sonra gömüldüğü yermiş burası. Karşısı Ölü Deniz, yani Lut Gölü ve Ramallah. İsrail Devleti sınırlarındaki yaralı Filistin toprakları…

Son durağımız Lut Gölüydü. Dünyanın en tuzlu (%30) ikinci gölüymüş. Öyle ki, içinde hiçbir deniz canlısı yaşayamıyormuş. Öğle yemeğimizi göle kıyısı olan bir otelde yiyip, otelin kabinlerinde mayolarımız giyip gölün kıyısına indik. Şansımıza o gün hava şeker şerbetti. Önce gölün dibinden çıkarılan killi çamura bulandık. Sonra insanın yüzemediği ve batamadığı bu garip gölün gri sularına bıraktık kendimizi. Eğlendik. Hele gölden çıkıp otelin havuzuna girdiğimizde daha da çok neşelendik.

Amman’daki son gecemize Gökkuşağı Caddesinde başlayıp merkeze indik, ilk geceden bellediğimiz dükkanlardan pazarlıkla şallar, magnetler, kupalar aldık. En sonunda, ilk akşam da gittiğimiz Jaffra Kafe’ye vardık. Ammanlıların iftar sonrası çoğunlukla nargile içmek için geldikleri kafede canlı müzik yapan, ud çalan hem de benim gibi solak ud çalan bir müzisyen vardı. Günlük hayatta solak enstrüman çalana nadiren rastlarım. Bu müzisyenin adı da Nadir’miş. İlk akşam çaldığı Fairuz şarkılarına eşlik etmeme şaşırmıştı da konuşmuştuk. Son akşam yine gelebiliriz demiştim, gittik. Udunu ödünç verdi, Türkçe bir şeyler çalmamı istedi. İlk kez kendimin olmayan bir udu çaldım, grubumuzun tatlı enerjisiyle hep birlikte türküler söyledik. Unutulmaz bir anı oldu bana. 🙂

Oradayken sosyal medyada paylaştığım müzikli (ve sokak müzisyenli) hikayeleri gören bir müzisyen arkadaşım: ‘’Duygu, sen böyle olunca, gittiğin her yerde kendinden bir şey bulunca, her yer senin evinmiş gibi hissediyorum’’ diye yazmıştı. Bu iltifat beni çok mutlu etti. Merakımın her adımı, bana sonsuz bir puzzle gibi gelen Dünya’ya yeni bir parça ekliyor çünkü. Hele gittiğim yerlerin müziğine dalınca, diline, kültürüne de yaklaşıyorum ve müziğin birleştiriciliği Dünya’nın her yerinde illa ki yüzümü güldürüyor. Ürdün’de de öyle oldu işte. Selametle! Ma’assalame! 🙂

Yorum bırakın