KASTAMONU; ”Ilgaaaz, Anadolu’nun…”

24 Ocak 2026 Cumartesi, saat tahminen 12.30 civarı. Ilgaz Dağlarının ortasında, yaklaşık 2000 metre yükseklikte, bir elimde sımsıkı tuttuğum kayak takımları, bir elim teleferiğin demirinde, gözlerim kapalı. Mırıldanarak Ayet’el Kürsi okuyorum. Etrafımda beyaz ve yeşilden müteşekkil muazzam bir manzara var fakat gözlerimi açıp bakamıyorum. Çünkü yüksekten korkuyorum.

Oysa iki saat önce otobüste, ölümünün 33. yıl dönümü olduğunu hatırladığım Uğur Mumcu’yu ve 90’larda, bir Trakya kasabasında geçmiş sosyal demokrat çocukluğumu düşünerek Zülfü Livaneli şarkıları dinliyordum. Şimdi tam, Livaneli’nin Yaşar Kemal’in şiirinden bestelediği ‘Yalnızlık’ şarkısındaki gibiyim: ‘’Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin. Yol olsan kimse geçmez, su olsan kimse içmez. El adamı ne anlar senden…’’

Bir hafta önce, İnka Tur’un düzenlendiği Ilgaz&Kastamonu yazıldım. Tebdil-i mekana ihtiyacım var, 2026’nın ilk gezisi kar havası olsun, dedim. Cumartesi sabahı Ankara’dan yola çıkarken; ben kaymam zaten, kayanları izlerim, oradaki kafede kahve içerim, diye düşünüyordum. Fakat tesise geldiğimizde on iki kişilik grubumuzun neredeyse hepsi kayak takımı kiralamaya yönelince ben de heveslendim. Ilgaz Dağları Yıldıztepe Kayak Merkezi, okulların ara tatili nedeniyle ana-baba günüydü. O harala gürelede kayak takımlarını alıp kolayca giyince kayabilirim sandım. Ayağımda ağır takımlarla piste çıkan teleferiğe binmeye çalışırken düşünce ilk şokumu yaşadım. Gruptaki oda arkadaşım Mehtap yerine ikili koltukta, tanımadığım bir adamın yanında buldum kendimi. Çünkü kayakçıları teleferiğe bindiren genç adam, altımızda dönen konveyör bandın üzerinden çanta gidip kolumdan tutup attı beni. Allah’tan kibar insanmış Yasin Bey. Teleferik yükseldikçe gözümü kapatıp dikkatim dağılsın diye konuşmaya ve onu konuşturmaya başladım. İnerken yine benzer bir savrulmayla benzer bir düşüş… Tur grubumla pistte buluştuğumuzda dizlerim titremeye başlamıştı zaten. Organizasyonu yapan arkadaşım Adem vaktinde dağcılık ve kayak eğitim almış. Temel hareketleri gösterdi. Yok kayak sapanı, yok bilmem ne… Kayak sapanı yapmaya çalışırken bir daha düştüm ve bu kez kalkmam çok zor oldu. Önümde uzanan sisli ve dik piste bakınca dizlerim daha şiddetli titremeye başladı. Ağlak ve isyankar sesimle istemiyorum, dedim Adem’e, çıkaralım şu kayakları ayağımdan. Bir de bunun, Allah korusun, bir yerimi kırıp tüm tatili acıyla ziyan etme ihtimali var… Çıkardım kayakları, elime aldım. Geri dönmek üzere yeniden mutsuz bir şekilde ve korku içinde teleferik sırasına girdim. Bu kez tek başıma binmek ve aynı yüksekliği havadan tek başıma geçmek zorunda kaldım. ‘Yalnızlık’ şiirinin devamı: ‘’Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde, şu dünyanın ıssızlığı… Başka ne gelir elden?’’

Aşağı inip kayak takımlarını yerine teslim edince ve alışkın olduğum kendi botlarımı giyince… Allah’ım! İnsanın iki ayağının üzerinde durup sağlam zemine basabilmesi ne büyük nimet! Tesisin aşırı kalabalık kafesinde sucuklu tost yedim, etrafımdaki kalabalığı inceledim. Bir süre sonra kafenin önünde bir grup kadın, hoparlörden gelen müzikle halay çekmeye başladı, hemen eklendim. Müzik değişti. Otobüs şoförümüz Veysi yanıma geldiğinde gerginliğimi unutmuş, Kibariye eşliğinde göbek atıyordum. Çünkü ben Trakyalıyım, nerde 9/8 duysam, dayanamaz oynarım. 🙂

Akşamüstü dört gibi tesisten ayrılıp Kastamonu merkezdeki otelimize vardık. Oda arkadaşım Mehtap da avukattı. Zaten organizatörümüz dahi küçük grubumuzun çoğu, avukat, hakim ve noter gibi hukuk mesleklerinden olduğundan, kaynaşmak zor olmadı. Yemekte sohbet, sıcak odamızda sohbet… Bolca insan ve yol hikayesi yine, hayatın en aşina olduğum yeri.

Pazar sabahı oteldeki kahvaltıdan sonra, grubun kayağa gitmeyen dört kişisi; ben, önceki geceki oda sohbetimizde çok güçlü bir kadın olduğuna kanaat getirdiğim güler yüzlü Mehtap, meslek anılarını merakla dinleyeceğimiz Noter Tuğay Hanım ve memleketi Yozgat’ın ilginç kelimeleriyle aklımda kalan Mali Denetmen Şükrü Bey’le il merkezini dolaşmaya çıktık. İş yerimdeki Kastamonulu arkadaşım Alper Bey’e gelmeden önce gezilecek yerleri ve yeme-içme mekanlarını sormuştum. Biraz da kendi araştırmalarım eklenince, şehirde kalan küçük grubun oymakbaşı oldum. 🙂

Bizi şehir merkezine götüren yol Karaçomak Çayı’na paralel gidiyordu. Sakince ve cılız akan bu çay, Gökırmak’ın bir koluymuş. İlk durağımız Kastamonu Müzesi oldu. Ankara’da da eserleri olan Mimar Kemaleddin Bey’in 1917’de İttihak ve Terakki Kulübü için tasarladığı bu bina, Milli Mücadele yıllarında İstiklal Mahkemesi, sonra da Türk Ocağı binası olarak kullanılmış. Ama binanın esas ünü; 23 Ağustos 1925’te Atatürk’ün Şapka Devrimini açıkladığı yer olmasıymış. Paşam, elinde havalı Panama kasketiyle, ‘’Efendiler’’ demiş. ‘’Bu elimde gördüğünüz serpuşun adı şapkadır. Bundan sonra herkes bunu takacaktır.’’ Müzenin bir kısmında Atatürk’ün Kastamonu gezilerinde kullandığı özel eşyaları, bir kısmında civarda yapılmış arkeolojik kazılardan çıkarılmış buluntular var. Bazı tarihçilere göre Kastamonu, ismini M.Ö. 1400’lerdeki Hitit şehri Kastama’dan almış. Hititler, Romalılar, Bizans Devleti, Candaroğlu Beyliği ve Osmanlı İmparatorluğuna uzanan bir geçmişi var. En son girdiğimiz Kent Tarihi Müzesinde; bu şehrin Osmanlı zamanında Sinop, Zonguldak ve Bartın’ı da kapsayan, Batı Karadeniz’in en büyük vilayeti olduğu öğrendik.

Müzeden çıkınca ters yöne, Vedat Tek Kültür ve Sanat Merkezine yürüdük. Cumhuriyet Döneminin en önemli mimarlarından, hatta 1. Ulusal Mimarlık akımının kurucularından Vedat Tek; Ankara’daki ikinci meclisi ve Ankara Palas’ı, İstanbul’daki Sirkeci Postanesi’ni, İzmir’deki Selanik Bankası’nı tasarlamış. Kastamonu Vilayet Konağı da onun elinden çıkmış. Kastamonulular, şehrin manzarasıyla bütünleşmiş bu estetik binanın mimarının adını yaşatmak istemiş. 2008’te açılan bu kompleks, tarihi bir bahçeli konağın restoresi gibi dursa da, aslında yeniymiş. İçinde 75. Yıl Cumhuriyet Müzesi, Şapka Müzesi, Dantel Müzesi ve Bebek Evi var. Rengarenk şapkalar, el emeği danteller ve kentin ileri gelenlerinin bağışladığı antika eşyalarla tatlı bir zaman yolculuğu yaptık.

Türkiye’nin ilk yerli üretim piyanosu Kastamonu’da, Taşköprülü Mehmet Usta tarafından 1904’te yapılmış. Mehmet Usta, o zamanlar Kastamonu’da görev yapan İtalyan mühendis Sinyor Karlo’nun evine mobilya yaparken bu aleti görüp merak etmiş, denemiş. Ardından Yıldız Sarayı’na da yapması için Padişah Abdülhamit’ten teklif almış. Anadolu, böyle umulmadık hikayelerle dolu. Mehmet Usta’nın elinden çıkmış iki piyano, hem Vedat Tek Sanat Merkezinde, hem de Kent Tarihi Müzesinde sergileniyor.

Yine yürüyerek valilik binasının olduğu meydana geldik, fotoğraflar çektik. Valilik Binasının yanında Osmanlı’nın 1883’te, Anadolu’da açtığı ilk lise; pek görkemli Abdurrahmanpaşa Lisesi ve onun yanında sonradan Alper Bey’den öğreneceğim üzere eski cezaevi binası olan, fakat şimdi Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adı verilmiş bir tarihi bir yapı vardı. Tevekkeli değil, tam da orada bir Kastamonu türküsü; ‘Mapushane çeşmesi yandan akıyor, yandan’ aklıma gelmişti. Batı Karadeniz’de, zavil makamında bir zeybek…

Nasrullah Meydanına geçtik. Nasrullah Camii Osmanlı’nın Kastamonu Kadısı Nasrullah Efendi tarafından 1506’da yaptırılmış. Arkasındaki Münire Medresesi El Sanatları çarşısında dolaştık bir süre. Magnetler, hediyelikler, ahşap oyuncaklar ve sarı yazmalar… %70’i orman olan, bin bir çeşit ağacıyla bilinen Kastamonu’nun bir de sarı yazması meşhur. ‘Sarı Yazma’ benim için çocukluğumun en sevdiğim yazarlarından Kastamonu-Cideli Rıfat Ilgaz’ın çileler ve sürgünlerle dolu kendi hayatını anlattığı otobiyografik romanı. Hala Cide’de her yaz Sarı Yazma Festivali düzenleniyormuş. Ortaokuldayken okuduğum romandan hatırladığım kadarıyla; sarı yazma buralarda bir tür direniş ve sadakat temsili. O çarşıdan kendime bir sarı yazma aldım. Bir de tahtadan oyuncak bir mızıka. Günün geri kalanında yol arkadaşlarımın kafasını şişirmek pahasına üfleye üfleye mekanizmasını anlamaya çalıştım. Başlangıç sol olabilir de, devamındaki sesleri anlamadım. 🙂

Ara sokaklardan Alper Bey’in önerdiği Tabakoğlu Yöresel Ürünler dükkanını bulduk. Taşköprü sarımsağı, Kastamonu çekme helvası, siyez bulguru aldık. Bir de pastırma. Kastamonu, sucuk ve pastırma konusunda Kayseri’yle yarışıyor. Çemeni sıyrılmış pastırmadan tattık, gayet güzeldi. Tabakoğlu’nun yanındaki Kaya Pide’de pastırmalı ekmek yedik. Onu da sevdik. Kastamonu’da da, Kayseri’de de ekim sonundan kasım ortasına kadar süren güneşli havalarda pastırma üretimi yapıldığından, buralarda etraf buram buram çemen kokuyormuş. Bu yüzden de bu geçiş mevsiminde görülen ılık havalı güzel günlere ‘pastırma yazı’ deniliyormuş.

Sonra kaymaya giden yol arkadaşlarımızla birlikte otobüsümüz geldi, bizi Saat Kulesi’ne çıkardı. Saat Kulesini de meydandaki liseyi yaptıran Kastamonu Valisi Abdurrahman Paşa yaptırmış. (1883) Hatta rivayete göre; bu saat eskiden İstanbul Sarayburnu’ndaymış da çanı zamansız çalıp padişahın hamile cariyelerinden birinin çocuğunu düşürmesine sebep olunca, Kastamonu’ya gönderilmiş. Sürgün Saat!

Şehir manzarası ve Kastamonu Kalesi buradan gayet güzel görünüyordu, kaleye çıkmak istemedik. Onun yerine biz sabahki dört kişi, vilayet konağının yanındaki Kent Tarihi Müzesine gittik. Kronolojik sırasıyla şehrin tarihini okuduk, izledik. Müzenin son bölmesi Rıfat Ilgaz’a ayrılmış. Ancak nedense sadece ‘Hababam Sınıfı’ndan bahsedilmiş. Oysa benim de okuduğum ve hala hatırladığım bir sürü çocuk kitabı; Cankurtaran Yılmaz’ı, Halime Kaptan’ı, Bacaksızları ve çok güzel şiirleri, romanları vardır Ilgaz’ın. 1940’larda Aziz Nesin ve Sabahattin Ali ile birlikte çıkardıkları Cumhuriyet Tarihinin ilk mizah dergisi Markopaşa’sı vardır. Bunlara, Ilgaz’ın toplumcu gerçekçi yanına hiç yer verilmesi bana hüzünlü geldi. Ki yazar yaşarken de ‘Hababam Sınıfı’nın filme çekilen senaryosunun kendi yazdığından çok farklı olmasını içerlemiş, üzülmüş.

En son Eflanili Konağı’nın tadımlık tabaklarında banduma, tirit, ekşili bulgur, yaprak sarması, mantı, etli ekmek gibi yöresel yemekler yedik. Üzerine de kaşık helvamız eşliğinde kahvemizi içtik ve nihayet akşam güneşine karşı koyu yeşil bir dönüş yoluna geçtik.

Açık yeşilini iki yaz önce Küre Dağları Milli Parkında; Valla ve Horma Kanyonlarında görmüştüm. Yaza doğru buralara tekrar gelirim diye düşündüm. Rıfat Ilgaz’ın Cide’sini ve Mukadderat filminin setini, Milli Mücadele mühimmatını Ankara’ya ulaştıran İstiklal Yolunun İnebolu’sunu görmedim daha. Ankara’dan yakın zaten, yine gelirim.  

‘’Köy bizim, yol bizim, yolcu bizden. Dost yüreği sıcaklığında bir yolculuk. Uzak değil…’’  (Rıfat Ilgaz-Uzak Değil)

Yorum bırakın