
1900’lerin başında Yunanistan’da, geçimini kabadayılıkla kazanan, haşhaş içen, sefaya düşkün bir grup olarak bilinen, alt tabakadan görülen ‘rebetler’ varmış. Esrar tekkelerinde ve hapishanelerde bağlama ve buzuki çalarlarmış. 1922’de biten savaş sonucu mübadele ile Anadolu’dan, İzmir’den ve İstanbul’dan Yunanistan’a gönderilenler, Atina’nın ve Selanik’in banliyölerindeki rebetlerin yanına yerleştirilmiş. Yoksulluk ve işsizlik karşısında hayatta kalmaya çalışan Rumlar, ‘Küçük Asya’ dedikleri Anadolu’nun, İzmir’in, İstanbul’un, yüz yıllardır yaşadığı toprakların makamlı müziklerini de yanlarında getirmişler. Dertlendikçe, sevindikçe hatırladıkları kadarıyla çalıp söylemişler. Ezgilerin üzerine Yunanca sözler yazılmış ya da zaten çoğunda varmış. Bazılarına yeni ara nağmeler eklenmiş. Nihayetinde, rebetlerin müziği değişmeye ve zenginleşmeye başlamış. Kentlilerin gittiği müzikli kahvelerde çalınır olmuş. Zamanla bu kahvelere (müziklerdeki ‘aman’ nidalarına atfen) ‘Kafe Aman’ adı verilmiş ve rebetiko (rembetiko) o yıllardan itibaren yavaş yavaş bütün Yunanistan’ın müziği olarak yayılmaya başlamış. 1936’da darbeyle yönetime gelen devlet başkanı İ. Metaksas, doğuyu çağrıştırıyor, modern ve Batılı Yunanistan’a yakışmıyor diye bu müziği ve hatta bu müziği çağrıştıran bazı gamlı kelimeleri yasaklamaya kalkmış fakat 2. Dünya Savaşının başlamasıyla yasağı beş yıl kontrol edebilmiş.
Bu kısa tarihi, Nevşehir’in Ürgüp ilçesinin Mustafapaşa beldesindeki Kapadokya Üniversitesinin içinde, otantik taşlı bir avluda, kökleri Silivri’den Atina’ya göçmüş bir Yunan müzisyenden; Haris Tsalpara’dan dinliyoruz. Yunanca’ya Türkçe’den geçmiş ne çok kelime varmış meğer; ‘’canim, yangin, derviş, mahale…’’ Bu taş avluda ve birkaç gündür içinde dolaştığım şu sarımtırak binalarda yüz yıl önce hangi hikayeler dolaşıyordu kim bilir… Sesler, kelimeler birbirine dolanıyor.




Bu yaz bir çılgınlık yapıp Müzik Köyünde arka arkaya iki periyoda katıldım, Amasya biter bitmez bir geceliğine Ankara’ya gelip, valizimi değiştirip Kapadokya yoluna çıktım. Mutlu bir yorgunlukla sosyal bataryamı tüketmekte olduğumun farkındaydım. Ama söz konusu müzik! Uyuyup dinlenince saatlerce üzerine konuşacak, dinleyecek, öğrenecek, içinde çalacak, söyleyecek, oynayacak bir çiçek bahçesi benim için.




23 Ağustos Perşembe, tanışma toplantısından sonra Kapadokya Üniversitesinden Mert Hoca, atölyelerin yapılacağı mekanları, tarihini de anlatarak hızlıca gezdirdi. Mustafapaşa, yüz kusur yıl önceki adıyla Sinasos, kilisesi, şapeli, medresesi hala yerinde duran bir eski Rum kasabası. Şimdi vakıf üniversitesi olan Kapadokya Üniversitesi, çoğu yapıyı koruyarak ya da aslında uygun restore ederek film seti gibi bir kampüs oluşturmuş, Müzik Köyümüze ev sahipliği yaptığı bu yaz ne mutlu ki, bize de beş gün burada nefes almak kısmet olmuş.
Geçen ilkbaharda cümbüşümü İzmir’deki Engin Hoca’ya, yaza Salih Korkut Peker’in cümbüş atölyesine katılacağım hevesiyle tamir ettirmiştim. Son birkaç yazdır Müzik Köyünde Korkut Hocanın atölyesine katılmak da mutlu rutinlerime eklendi. Eski köylüm Çınar’ın dediği gibi; Salih Korkut cümbüşün peşinde, biz ‘Cümbüş İdman Yurdu’ olarak onun peşindeyiz. 🙂 Bu yaz da Mustafapaşa’daki 5 günlük atölyesinde bir batıdan, bir doğudan çok keyifli iki eser çalıştık: Selim Sesler’den muzip bir Nikriz Sirto ve umutlu bir Kerkük türküsü; Felek Sen Ne Feleksen!



Mustafapaşa’da günler daha erken başlıyordu ve günde üç atölye vardı. Her gün Korkut Hocayla cümbüş çalıp Haris’in rembetiko atölyesinde Yunanca repertuarımı genişletmek dışında, arada birkaç kez de Salih Nazım Hocamın iki telli atölyesine katılabildim. Her iki Salih Hocanın (Duble Salih’in), müziğe ve hayata bakışları, arayışları, tarifleri bana çok yakın ve iyi geliyor. Yaptıkları müzik de, keyifli sohbetleri de ufkumu açıyor. O yüzden geçen yıl da, bu yıl da Kapadokya coğrafyasındaki Müzik Köyüne onlar için geldiğim doğrudur.

İki telli atölyesinde Nazım Hoca’yla bu yaz Ürgüplü derlemeci ve halk ozanı olan Refik Başaran’dan iki tane Ürgüp türküsü çalıştık. ‘’Şen olasın Ürgüp’’ ve ‘’Dam Başında Sarı Çiçek…’’ Hatta son gün, öğlen güneşinde de olsa yedi kişilik atölye grubumuzla, Nazım Hocanın üşenmeden atölyede bize ödünç vermek için İzmir’den getirdiği curalarımızı alıp 5 km ötedeki Ürgüp ilçe meydanına gittik, Refik Başaran heykelinin altında bu iki türküyü çalıp söyledik. Ozanların diliyle; havalandırdık. Refik Ustanın ruhuna değsin, dedik. Bu Müzik Köyü periyodunun bendeki en anlamlı anısı bu oldu galiba.
‘’Günün doğuşu ve batışı bize zamanı veriyor. Biz müziğimizle o doğal zaman akışını değiştiriyoruz; 4/4’lük yapıyoruz, 9/8’lik yapıyoruz. Tartımı, ritmi, vurguları değiştirebiliyoruz. Onun için müzik zamanla başlar, ritim organizasyonuyla başlar.’’ dedi Nazım Hoca. Curasındaki telleri kapatıp önce türküyü söyleyerek, cümlelerin, doğru vuruş kalıplarına nasıl sığdırılacağını göstererek derse başladı yine. Müzikte de hukuktaki gibi; usul esastan önce geliyor. Ve fakat müzik, hukuktan da eski bir insanlık icadı.
Makedonya’dan gelen ve memleketinin halk şarkılarını öğrettiği bir atölye düzenleyen Zarina Prevasevda’nın atölyesine zamansızlıktan ve yorgunluğumdan ötürü katılamadığıma üzüldüm. Ama yine de ilk birkaç akşam kendi aramızda meşk edelim diye bize tahsis edilen eski mahzen Bezirhane’de kendisiyle karşılıklı göbek atıp halay çektik. Şükür, bu Müzik Köyünde de, Boşnak kökenli arkadaşım Eda’yla her fırsatta bir şekilde göbek atabildik. Eda’yla ilk Müzik Köyümden tanışıyoruz. Balkan ve Boşnak kültürünü tanıttığı, solo gezilerini anlattığı, arada günlük hayata dair de güzel önerilerini paylaştığı, ‘etnikevlat’ diye tatlı bir vlogu ve instagram hesabı var. Yaşasın birbirlerine bir şeyler öğreten, birlikte eğlenebilen kadınlar!
Üniversite yıllarımda Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübünde beraber türküler söylediğim güzel arkadaşım Kadriye’ye bu Müzik Köyünde rastlamak, iki yıl önceki köyde tanıştığım Can gibi, Ayşin gibi, Özgür gibi, çifte dikişle Amasya periyodundan Kapadokya’ya gelmiş Derya, Yalın, Eylül ve tatlı oda arkadaşım Beste gibi eski köylülerimle karşılaşmak, iki günlüğüne de olsa Müzik Köyü atmosferini merak edip gelen Ankara’daki yakın arkadaşım Sevcan gibi, Emrah gibi çok sevdiğim insanlarla konuşmak, özgüvenine hayran olduğum Çınar’ın neşesine kavuşmak da yine mutlu etti beni, enerjim yerine geldi. Belki seneye ben de içimdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırırım da, topluca çalarken komik gazeller uydurabilen Çınar gibi rahatça taksimler yaparım diye dualar ettim içimden. 🙂




Türkçeyi dizilerden öğrenmiş, online bağlama dersleri alan Cezayir asıllı Fransız Amina, Afgan rebabı çalmasına şaşırdığım ve ısrarla nedenini sormam üzerine ölmek üzere olan bir müziği ve kültürü yaşatmaya çalıştığını anlatan İsviçreli 2. Mathiu, Ankara’dan gelen ve bir sürü enstrüman çalıp engelli çocuklar için çabalayan Aynur Hanım, ODTÜ’lü Derya Hanım, emekli olduktan sonra klarnet öğrenmeye başlayan Tarık Bey… Yine bir sürü müzikli hayat!

Arada bir gün, birkaç saatliğine kendimle kalmak için Kapadokya Üniversitesinin kütüphanesine kaçtım. Haris’in gönderdiği rembetiko kayıtlarını dinledim; Antonias Dalgas, Kostas Skarvelis, Panos Tountas… Son sabah da atölyeye biraz geç gidip Sinasos’un sokak aralarında dolaştım, fotoğraflar çekerek etrafa bakındım. M.Ö. 3000’li yıllardan, Hititlerden beri var olan bir yerleşim yeri burası. M.S. 300’lerden itibaren Doğu Roma İmparatorluğuyla Hristiyanların yoğunlukta yaşadığı bir kasaba olmuş, ta ki 1920’lere kadar.
Dolaşırken, geçen yıl izlediğim ‘Yakamoz’ filmini hatırladım.* 1924 yılında Kavala’dan Orta Anadolu’daki Gelveri’ye (Güzelhisar/Aksaray) gönderilen Balıkçı İsmail (Yetkin Dikinciler) ve ailesi balık tutma hayaliyle geliyor ve fakat deniz bulamıyordu. Gelveri’den Kavala’ya gidecek olan Çömlekçi Dimitris (Engin Alkan) ve ailesi ise oğullarının mezarı burada diye göçlerini engellemeye çalışıyordu. Mezarlar burada, tekneler orada kaldı…

Haris’in dördüncü gece konserinde Salih Hocalarla birlikte çalıp söylediği ‘Bir Allah’ şarkısı da böyle bir hikayeyi anlatıyordu. Ezan sesini, ‘Allah’ kelimesini her duyduğunda Türk sevgilisi kalbine düşen bir Yunan gencini… Muhtemelen Orta Anadolu’ya hayatında ilk kez gelen ve duyduğu her içli türküde sözlerini anlamasa bile gözleri dolan Haris’in de aklına bunlar geldi. Haris şimdi Yunanistan’da, sabit piyanosu ve gezici akordeonuyla çaldığı müziklerde hep bu hikayelerin taşıyıcısı olan müziğin peşinde.
Rebetikonun teknik tarifinde çoğunlukla Anadolu ritimlerine ve Osmanlı Klasik Müziğinden etkilenen makamlara dayanır, deniyor. Bu yaz her iki Müzik Köyünden bana kalan odur ki; kimliklerin değil, coğrafyaların ve zamanın müziği vardır. 1900’lü yıllarda İstanbul’un, İzmir’in, Orta Anadolu’nun bağrından koparılan yapraklar Yunanistan’a ekilmiş, orada başka besinlerle büyüyüp başka bir halde filiz vermiş, yeni bir coğrafyanın müziğini yaratmıştır.




Dördüncü gece, perdesiz gitarist Cenk Erdoğan, Kemal Dinç ve genç perküsyon sanatçısı Ahmet Alan şahane bir konser verdi. Birkaç saatlik hazırlanmalarla böyle eşi benzeri olmayacak müzikal birlikteliklere şahit olmak da beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü sağ olsun proje koordinatörümüz Aytaç, her yaz alanında çok çok iyi ve bir kadar da mütevazı sanatçıları köyümüze getirmeyi başarıyor. Cenk Hoca’yla önceki gece sohbet etmiştik. Yalın’la ikimize perdesiz gitara nasıl başladığını ve Erkan Oğur’la nasıl tanıştığını anlatmıştı, yaralı bir sokak köpeğini severken… Katılamadığım doğaçlama müzik atölyesinde Çınar’a beste yaptırmış. Özendim.
Kemal Dinç, kendine has dinç sazı ve bas sesiyle benim için çağdaş bir Ruhi Su. 60’ların ve 70’lerin Türkiyesine hasretimi gideriyor bir nebze. ‘’Biz uzun havadır şu Munzur Dağı, mor bir katar gibi süzülür gider, saz çalınır akşamları cem olur, gönlüm terazisi bozulur gider’’ diye başlayınca, köyümüzün müdavimlerimden kamanca virtüözü Aslan Hazreti Hocanın eşliğinde Veka Aler dirayetli sesiyle ‘Zahit Bizi Tan Eyleme’yi söyleyince hiç yaşamadığım, bazı acıların henüz hiç yaşanmadığı, romanlardan okuyup umut aldığım zamanlara ışınlandım. Sonra Zarina ile Haris ‘eyvallah’lı bir Yunanca şarkı söylerken ezgi tanıdık gelip gayriihtiyari salınmamız karşısında Nazım Hoca’nın önceki gece söylediği Fransız atasözü aklıma geldi: ‘’Benzeşenler buluşurlar.’’


Sabah Ürgüp Otogarında, 5. kez katıldığım Müzik Köyünün de beni ait hissettiğim o benzeşenler dünyasına, benzeşenlerimle buluşmaya götüren bir kapı olduğunu düşündüm. Devletler sınırlar koysa, pasaportlar/vizeler iste de, biz hala müziğin yarattığı sınırsız coğrafyalarda muhabbetle dolaşabilen bir avuç şanslı azınlıktanız galiba. Eli, emeğe değenlere bin şükranla! Eyvallah!
*(Yakamoz, 2024, Yönetmen: Ali Kerem Gülermen)