Dokuz yaşındayım. Trakya’da, Yunanistan sınırına çok yakın bir kasabadayım. Televizyonda TRT’den önce Yunan kanalları çekiyor. Reklam, program ne duyarsam hafızama kaydediyorum, mahallede arkadaşlarıma ata tuta söylüyorum. Dans etmeyi, Trakya’daki deyimiyle ‘oynama’yı çok seviyorum. Daha çok oynayayım diye anneannem bana kloş etekler dikiyor, dedem pazardan Mezdeke kaseti alıyor. Arapça’yla ilk kez tanışıyorum. Darbuka sesleri kıvırmaya davet etse de bu dilde yağlı, eriyik, kalbime dokunan bir şey var hissediyorum. Tüm kaseti ezberleyip oynarken ata tuta söylüyorum.

Otuz dokuz yaşındayım. Anadolu’nun ortasında bir yerde, Amasya’da, Yeşilırmak’a ve onun yardığı tepelerdeki kral kaya mezarlarının yarattığı efil efil manzaraya bakarak kucağımdaki udumla Yunanca ve Arapça şarkılar çalıyorum. Müzik Köyündeyim. Mutlu geçmiş çocukluğumla hasret gideriyorum.
Müzik Köyü artık yıllık rutinlerimden biri. Her yıl ilkbaharda, o yaz köyün nerede yapılacağı ve hangi sanatçıların/hocaların geleceği duyuruluyor. Eski köylülerle iletişime geçiliyor, kayıtlar yaptırılıyor ve bir yaz günü ilk atölyede kavuşur kavuşmaz cümle dünya dertlerini unutmalı bir beş gün başlıyor bizim için. Biz; yani çoğu benim gibi karnını başka işlerden, ruhunu müzikten doyuranlar için.

16 Ağustos Cumartesi sabahı Ankara’dan köylüm Utku’yla yola çıkıp öğlen köyün kurulduğu Amasya Vadipark’a vardığımızda Chrisanthi’nin Yunanistan Müziği Atölyesi çoktan başlamıştı. Chrisanthi ile 2022’de katıldığım ilk Müzik Köyünde, Minör Asya Repertuarı Atölyesinde tanıştık. Klasik kemençe ustası, müthiş yetenekli, güler yüzlü ve bir o kadar da mütevazı, gencecik bir kadın sanatçı. 2022’den beri o da Müzik Köylü. Farklı periyotlara katıldığımız için epeydir görüşemiyorduk. Bu yaz onunla ve onun udi arkadaşı, diğer atölye yürütücüsü sanatçılardan biri olan Güney Kıbrıslı Gerasimos Papadopoulos ile birlikte çalmak çok keyifli oldu.



Gerasimos, -kendi deyimiyle Jerry- neşeli, komik ve o da müthiş yetenekli, bilgili bir müzikolog. Müzik Köyü için çektiği tanıtım videosunda Lübnan’ın divası Feyruz’un çok sevdiğim ‘Saalouny N’ass’ını çaldığını görünce çok sevinmiştim. Atölyesinde öğrettiği ve son gece konserinde çaldığımız, hem Arapça, hem kendi yazdığı Yunanca sözleriyle söylediğimiz şarkılardan biri de o oldu. Hatta meğer son bir kaç yıldır iş yerimde dilekçe yazarken, Klasik Türk Müziğinin enstrümantal eserlerini; saz semailerini, peşrevlerini arka fonda dinlediğim youtube kanalı da onunmuş. (GouTouPou) Ut gibi yelpazesi geniş bir enstrümanı hem Türk Müziği ve makam öğrenerek, hem de Arap, Ermeni ve tabi Yunan ustaları dinleyerek geliştirmiş. Beş günlük atölyede Feyruz şarkısının yanında; ‘Nubar Nubar’ diye bir Ermeni halk ezgisini, Urfa Divanı’nı, Stelios Kazancakis’ten ‘Oğlan Oğlan’ diye bildiğim türkünün Yunan versiyonunu ve Tunuslu udi Enver İbrahim’in ‘Parfum de Gitane’sini de öğretti.


Amasya periyodunun en ünlü atölye hocası Dilek Türkan’dı. İlk gençliğimden beri bayılarak dinlediğim, İncesaz grubunun vokalistiyken birkaç kez konserine gittiğim, farklı çalışmalarıyla günümüzün en iyi ve repertuarı en zengin Klasik Türk Müziği sanatçılarından biri. Sırf onun vokal atölyesi için gelen onlarca kadınla ve Dilek Hoca’nın doğal, samimi, cıvıl cıvıl haliyle, kız neşesiyle dolu, rüya gibi bir beş gün geçirdik. Şarkı söylerken ağızdan nefes alıp vermeyi, konuşur gibi söylemenin ve diyaframı kullanmanın önemini anlattı kendi teknikleriyle. Elbette beş güne, günde birkaç saate sığdığı kadarıyla. Ama aralarda onunla her şeye dair sohbet edebilmek, bal rengi gözlerinden verdiği cesareti alabilmek bile pek kıymetli bir anı oldu.



Dördüncü akşam, Sabuncuoğlu Bimarhanesi’nde verdikleri konserden sonra, kaldığımız otele birlikte dönerken mesela, youtube’daki tüm röportajlarını dinleyecek kadar hayranı olduğumu, en sevdiği kitabın Eric From’un ‘Sevme Sanatı’ olduğunu bildiğimi ve benim de bu kitabı çok sevdiğimi söylediğimde, bir kitap daha tavsiye etti: Tolstoy-‘Sanat Nedir?’ Konservatuvarlar açıldı, sanat bitti, demiş Tolstoy. Yeşilırmak kıyısında geçiyorduk tam; Koray, Beste ve ben. Birimiz doktor, birimiz akademisyen, birimiz avukat olduğumuzu söyleyince şaşırdı, okulla törpülenmemiş amatör müzik heyecanımızla Dilek Türkan’dan takdiri kaptık. 🙂 Müziğe ve hayata bakışları ufkumu açan sanatçıları çok seviyorum. Dilek Türkan onlardan biriydi benim için. Yakından tanıyınca, uzaktan göründüğü gibi olduğuna şahit olunca sevgim de, hayranlığım da arttı.


İlk günkü atölyede dizlerimize usul vura vura Tab’i Mustafa Efendi’nin bayati yürük semaisi ‘Gül Yüzlülerin Şevkine Gel’i çalıştık. Klasik Türk Müziğinin son yıllarda bana çok iyi gelen, Dilek Türkan gibi seslerden dinledikçe daha da artan bir şevki var. Son gün çalıştığımız Yesari Asım Arsoy’un müzikal bestesi ‘Çalıkuşu’ sayesinde de bol bol kahkaha attık. Çocuklar gibi. Dilek Hoca’nın şarkı söylemeye dair tarifi; ‘’gökte süzülen kuşun kanadındaki tüğ’’ gibi!


Seray ve Ozan gibi, Ümit gibi, Hakan gibi, oda arkadaşım Beste gibi, Kanadalı müdavimimiz Mathieu gibi köylülerimle hasbıhal edip hasret gidermek keyfime keyif kattı. Köye ilk defa gelen eski arkadaşlarım; Eskişehir’deki müzik grubumdan (Barışa Ezgiler) Ekin’le Erkan da, Ankara’daki Mahalle Orkestramdan Duru’yla Bünyamin de çok sevdi Müzik Köyü’nü. Sevdiği, dinlediği, söylediği ezgileri günlük hayatındakiler pek bilmezken, burada illa bilen, seven, çalan, söyleyen birilerine, ekseriyetle de çok yetenekli ve mütevazı birilerine rastlayınca insan çiçek açıyor, çocukluğuna dönüveriyor zaten.



İlk gece meşkinde ‘Konyalım’ı Stelios Kazancakis versiyonuyla çalıp söylememe gözleri parlayan Dimitris’de de gördüm aynı neşeyi. Amerika’dan gelen, 2023-Fethiye Müzik Köyünde tanıştığım Dimitris, Selanikli bir Yunan. Yüz yıl önce atalarımız mübadelede karşılıklı yer değiştirmiş. Onunkiler Keşan’dan Selanik’e giderken, benimkiler Selanik civarından Keşan’a gelmiş. Buzukiyi, udu ve sanırım tüm telli çalgıları çok iyi çalıyor. Teksas’ta müzikoloji doktorası yapıyormuş, tez konusu; dünya üzerindeki müzik köyleri imiş. Bu yıl arkadaşı Filistinli Abdala (Abdullah) ile birlikte gelmiş.


Abdala ile ilk gün Jerry’nin atölyesinde ut çalarken tanıştık. Feyruz’u çok sevdiğimi, Arapça’da, özellikle Levanten Arapçasında hissettiğim eriyik ve melodik tınıyı heyecanla anlattım. Sonraki gece Amasya manzarasına karşı bir rakı masasında Yunan ve Arap Müziğinde komaları nasıl anlattıklarına, onların bir H. Saadettin Arel’i olup olmadığına dair meraklı sorularımla Dimitris ile ikisini şıkıştırırken konu National Arab Orkestrasına geldi. Benim youtube’dan dinlediğim konserlerinden birini Abdala geçen yıl Amerika’da canlı dinlemiş, bana çektiği videoyu gösterdi. Eve döndüğümden beri hatırladığım ve birlikte çalmadığımıza hayıflandığım Arapça repertuarımı gönderiyorum ona.

İkinci akşam Amasya’nın Pirler Parkı’nda bizim için verilen yemekten sonra, şehrin arnavut kaldırımlı ara sokaklarından çala-söyleye-oynaya meydana inen, çok eğlenceli bir kortej yaptık. Fareli Köyün Kavalcıları gibi. Sonra meydanda, üç dakikada kurduğumuz müzik grubumuzla, önceki yılların ve ilk iki günün repertuarından oluşan mini bir konser verdik. Kendimiz çaldık, kendimiz söyledik, kendimiz oynadık. Seray’la ikimiz Yeşilırmak kıyısında göbek atarken Dilek Türkan videomuzu çekmiş. 🙂

Doğan Cüceloğlu ‘’İnsanın anavatanı çocukluğudur’’ demiş. Müzik Köyü hepimizin içindeki çocukları ortaya çıkarıyor, bizi sılaya döndürüyor bence. Üniversite yıllarımda üyesi olduğum Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübünün benden yıllar sonraki üyeleri olan köyümüzün pırıl pırıl gönüllü gençleri Aras ve Ulaş’la yaptığımız hararetli kapı önü sohbetinde, Yunanların kahkahaya hazır halinde, Tarık Aslan’ın ritim atölyesinde, Karadeniz Müziği Atölyesindeki Birol Topaloğlu’nun son gece konserinde horon oynayanlara verdiği direktiflerde, Makam Atölyesini düzenleyen Murat Gürel’in teatral tariflerinde, Çoksesli Koro Atölyesindeki Kübra Şenyaylar’ın gülüşünde, Balkan Müziği Atölyesine katılamadığıma yandığım saksafon sanatçısı Richard Laniepce’nin Yeşilırmak’tan geçen tekneye üflediği muzip vapur düdüğünde… Hep bir çocukluk var. Her yaz annesi Zinem’le köye gelip aramızda müzikle büyüyen tatlı Işık gibi…

Hatta bağlama atölyesinin hocası Erkan Çanakçı’nın Alevi-Bektaşi Ocaklarından ve Merzifon civarındaki Alevi Aşireti Sıraçlar’dan bahsederken durduğu ‘Eyvallah’ta bile, Filistinli Abdala’nın mağrur, olgun çocukluğuna benzer bir şey var bana göre. Abdala bize umutlu bir Filistin şarkısı öğretti, son akşam konserinde hep birlikte söyledik. Öncesinde, Arap Müziğinin uzun havası olan, gerçek anlamda bir ‘maval’ okudu. Her çocuk Batı Akdeniz’dekiler kadar neşeli büyüyemiyor ne acı ki! Ve İsrail, Filistin’deki binlerce çocuğu türlü şekillerde katletmeye devam ediyor! Coğrafyanın kader olduğuna inanmamak elde değil.
1900’lerin başlarında, Klasik Türk Müziğinin en parlak eserleri İstanbul’daki Müslim ve Gayrimüslim müzisyenlerin ortak emeğiyle inşa edilmiş. Etnik kimlik kavramının ve sınırların henüz pek bilinmediği zamanlarda yani. Chrisanthi, Jerry, Dimitris ve Panos’tan oluşan köydeki mini Yunan Diasporasını, Seray’la Ozan’ın İstanbul’daki müzik çalışmalarını ve birkaç gece sabahlara kadar onlardan dinlediğimiz şarkıları düşününce, Nazım Hoca’nın dediği gibi; şimdi, 2020’lerde, teknoloji sayesinde müzikte yine ‘sınır tanımayan’ şahane ortaklıklara şahit olduğumuzu fark ediyorum, büyüleniyorum.



Chrisanthi’nin atölyesinde tanıştığım Polonyalı udi Francis, köyden sonra Drama’ya (Bulgaristan’a) gideceğini, Pomak köylerinde müzik araştırması yapacağını anlattı bir akşam. Baba tarafımın Pomak olduğunu ve yüz yıl önce Drama-Debrece’den göçtüklerini söyleyince detaya girdik. Pomakların atalarının Bogomiller mi, yoksa Ortodoks Hristiyanlar mı olduğunu tartıştık dilimiz döndüğünce.
Müzik Köyü; dünyada daha başka, daha hafif ve daha müzikli hayatların olabileceğini hatırlatıyor bana her yaz. İlk katıldığım yaz (2022’de) ‘’Müzik Köyü’nün kalbime bıraktığı sihir tozlarıyla, şimdiki aklımla, düzenli hayatımda sevdiğim müzikleri yapmaya nasıl daha fazla yer açabileceğimi düşünüyorum. Rota yeniden oluşturuluyor, hissediyorum.’’ diye bitirmiştim hikayemi. O rota beni son dört yılda Eskişehir’den Ankara’ya götürdü, Ankara’da bir devlet konservatuarının Türk Müziği yüksek lisans programına başvurup kabul alma cesareti verdi. Ve hala, heyecanla rota oluşturulmaya devam ediyor. Orada duyduklarımla, oradan esinlendiklerimle oluşturduğum spotify ve youtube listelerimdeki onlarca ezgi, müziğe dair okunacak bir sürü kitap, bir sürü podcast ve program, kış boyunca dinlemek ve çalışmak için beni bekliyor. Bir yandan henüz bir parmağımın ucunun değdiği koca bir ummanın kıyısındayım, ara ara geç kalmışlık hissiyle hüzünleniyorum. Bir yandansa daha öğrenecek ne çok şey var, ömrümün sonuna kadar keşfedeceklerimin bitmeyeceği bir sonsuzluktayım diye seviniyorum. İşte Müzik Köyü, bu sevincimin katlanarak artmasına, merak deryamın daha da büyümesine vesile oluyor. Hem de turuncu bir çocuklukla beraber! Çok şükür ki, Edip Cansever’in dediği gibi: ”Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor!”
