1920’lere kadar silah yapımcısı olan Üsküplü Zeynel Abidin Bey, savaşlar bitip İzmir’e yerleştikten sonra Konak’ta bir dükkan açarak çalgı imalatına başlamış. Henüz fasıllarda ve yeni yeni yapılmaya başlanan konserlerde elektrikli ses düzeni bulunmadığından ve udun sesi az duyulduğundan, ud gibi perdesiz, makam müziğine uygun fakat sesi çok çıkan bir enstrüman icat etmiş. Metal gövdeli, ahşap saplı, 12 telli bu enstrümanı Atatürk gördüğünde; ‘’Bu alet gittiği her yere cümbüş götürür, bunun adı cümbüş olsun’’ demiş.
Ben bu hikayeyi Müzik Köyünden hocam Salih Korkut Peker’in TRT Müzik kanalında yayınlanan ‘Cümbüşün Peşinde’ programında dinlemiştim. 2022 yazındaki Müzik Köyü cümbüş atölyesine udumla katılmıştım. 2024’te Ankara’ya geldiği bir konser öncesi hocanın ‘senin hala bir cümbüşün yok mu?’ demesi ve Ankara’daki müzisyen bir arkadaşımın evindeki eski cümbüşü bana bağışlaması üzerine 2024-Müzik Köyü cümbüş atölyesine onunla katıldım. Korkut Hoca elimdeki cümbüşün 40 yaşına yakın tınısını çok beğendi, İzmir’deki cümbüş yapımcısı ve bakımcısı Engin Topuzkanamış’ın bundan çok güzel bir çalgı çıkaracağını söyledi. Ben de bu kış Ankara’ya konsere gelen Salih Nazım Hoca ile cümbüşü İzmir’e, Engin Hoca’ya gönderdim. Yüz yüze tanışamasak da birkaç kez telefonla görüştüğüm Engin Hoca aslında meslektaşım. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi-Hukuk Sosyolojisi kürsüsünde akademisyen. Gitmeden ‘Kapuçin Maymunları Neden Salatalık Sevmez’ adındaki ve sohbet tadındaki hukuk felsefesine dair kitabını severek okumuştum. Cümbüşümü geri almak üzere 19 Mayıs hafta sonuna uygun fiyatlı uçak bileti buldum, İzmir’de yaşayan yakın arkadaşım Özlem’e haber verdim ve hem Nazım Hoca, hem de Özlem sayesinde kendime ‘cümbüşün peşinde’ bir İzmir seferi hediye etmiş oldum.

16 Mayıs Cuma sabahı uçağa bindiğim gibi ‘Kırmızı Buğday’ı okumaya daldım. Manisalı yazar Ahmet Büke’yle bir hafta önce Ankara’da, kitabın söyleşisinde tanıştım. Milli Mücadele yıllarında, Ege’de, efeler, ırgatlar, toprak ağası beyler ve işgal kuvvetleri arasında geçen, edebi dili bana çok lezzetli ve akıcı gelen bir roman Kırmızı Buğday. Yazarın önceki romanı ‘Deli İbram Divanı’nı da sevmiştim ama bu kitaba dair detayları biraz da kendisinden dinlediğim için olsa gerek, bayıldım. Romanın çıktığı gün, kitaba adını veren Manisa türküsü ‘Kırmızı Buğday’ da Salih Nazım Hocanın şahane çalıp söylediği bir tekli kayıt olarak müzik sitelerinde yayınlandı. Sevdiğim yazarların sevdiğim müzisyenlerle tanış olup ortak iş yapması beni çok mutlu ediyor.

Öğlen vakti İzmir’e indim, havalimanından Konak’a vardım. İzmir merkeze 2005 yazında, Dünya Üniversite Yaz Oyunları zamanında turist olarak gelmiş ve Dokuz Eylül’de okuyan çocukluk arkadaşlarımın rehberliğinde gezmiştim. 2012’de Özlem’in düğüne geldim, sonrasında hep birkaç yılda bir, bir yerlerden dönerken bir geceliğine Özlemleri görmeye uğradım, geçtim. Fakat bu bahar birkaç gün eylenip tadını çıkarmaktı niyetim. Konak metro istasyonu meğer Saat Kulesi’nin dibindeymiş. Saat Kulesi hatırladığımdan daha küçük göründü gözüme. Konak Meydanı binalarla dola doldurula kule eski heybetini biraz yitirmiş.
Nazım Hoca’yla buluştuk. Önce Tarihi Kemeraltı Çarşısının içinde nefis bir Manisa kebabı yedik. 1500’lerin sonunda inşasına başlanıp yıllar içinde genişletilen Kemeraltı’nın, dünyanın en büyük açık hava çarşılarından olduğu söyleniyor. Bir sürü handan oluşan iç içe sokakları, kuyumcuları, envai çeşit dükkanları ve esnaflarıyla kımıl kımıl, cıvıl cıvıldı. Yemekten sonra bana İstanbul’un Tarlabaşı’nı hatırlatan ara sokaklardan geçip önce hocanın bağlamadakisinin Erkan Usta’ya bıraktık. Orada yenilenen ve yeni kavuştuğum cümbüşümü denedim biraz. Atölyenin içinde bulunduğu ahşap, eski yapı gibi, o gün hep öyle iki katlı, cumbalı, döneminin kaliteli, estetik işçiliğiyle yapılmış fakat şimdi yalnızlığa terk edilmiş ya da yoksul göçmenlere ve merdiven altı konfeksiyon atölyelerine devredilmiş, duvarlarından hanımelilerin, begonvillerin taştığı hüzünlü binaların arasında, konuşa konuşa yürüdük. Nazım Hoca da meslektaşım. Genç hakimlerden, memlekette hukukun geldiği yerden, kimlik siyasetinden, işgal yıllarından, Ankara’dan, İzmir’den ve tabi ki en çok müzikten bahsettik. Eşrefpaşa ve Damlacık Mahalleleriymiş gezdiğimiz yerler. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği adına belediye eski bir evi restore etmiş, ‘Anı Evi’ haline getirmiş. İzmir’deki Kızılçullu Köy Enstitüsü’nden envanterlere bakarken müze görevlisiyle de epey sohbet ettik. İsmet İnönü’nün doğduğu ev de o mahalledeymiş. ‘Rokoko’ tarzı mimariye sahip Salepçioğlu Camii ne güzelmiş. Kırmızı Buğday’daki toprak ağaları, Müslim ve Gayrimüslim tüccarlar, işgalci Yunan askerleri ve subayları da muhtemelen bu sokaklarda dolaşmış…






Müzik Köyündeki perküsyon hocamız Sami Hüseyni, Kemeraltı’ndaki Piyaleoğlu Hanı’nda Defxane isimli bir sahne açmıştı, o gün en son ona uğradık. Şansımıza ertesi akşam orada konseri olan Dengbej Abdurrahman Ciziri ve diğer müzisyenler de oradaydı. Dengbejin anlattığı hikayelerden, kavalların sesinden yani dönüp dolaşıp yine bir şekilde müzikten konuşurken Nazım Hoca dengbeje cümbüşümle dem tutmamı istedi. Hala elim ayağım dolanıyor böyle profesyonellerin yanında çalma ricası alınca… Öğlen yemek yerken müzikte ciddi bir şeyler yapma konusundaki ürküntümü ve arada yoklayan geç kalmışlık hissimi Nazım Hoca’yla paylaşmıştım. Kulağıma küpe edeceğim bir öğüt verdi; ‘’Ne geç, ne erken, kendi ritminde gitmeyi unutma!’’

O akşam hocadan ayrılıp İzban’ın Nergis durağında beni beklemekte ona Özlem’e ve oğulcuğu Tuna’ya kavuştum. Özlem, Marmara Hukuk’un hediyesi ‘ben hariç hepsi evli ve çocuklu’ kadın arkadaş grubumun İzmir temsilcisi. Sesi bana hep şefkatli, etrafındaki güzellikleri olağan bir şekilde görüp gösteren hali bana hep huzurlu gelir. Ona ‘’sesinde şekerler patlayan arkadaşım’’ derim. Yedi yaşını dolduran Tuna da o grubun ‘portakalda vitamin halini bildiğim’ çocuklarından. Tam çocuk kitaplarındaki mutlu çocuklar gibi! Annesi Özlem, babası Eriş ve kedisi Limon ile, huzurlu rutinleri olan bilinçli bir ailede, sevgiyle büyüyor. Kuşlara, böceklere ve gezegenlere ilgi duyuyor. Hayal dünyası rengarenk. Eve giderken dondurma aldık, birer bardak çayın ve Tuna’nın hazırladığı dondurmalı meyve tabağının ardından uyuyuverdik.
Cumartesi sabahı ben tren yoluyla Müziksev’e varmak üzere Alsancak’a yollanırken, ev sahiplerim Tuna’nın koşu dersine gitti. Alsancak Garı’nı ve civarındaki binaları çok sevdim. Akasyalı, palmiyeli, Akdeniz esintili… Garın karşısındaki konak restore edilip TCDD 3.Bölge Müdürlüğü Müzesi haline getirilmiş. 1890’larda İzmir, Aydın vilayetine bağlı bir şehirken Osmanlı’nın demiryolu İşletmeleri İngilizlere aitmiş, Gediz Havzasındaki inciri, pamuğu İngiltere’ye taşımak için Aydın-İzmir arasında 2.tren hattı inşa edilmiş. Müze binası ve civardaki yapılara mimari olarak ‘bağdadi’ deniyormuş. Tren yolları yabancılara ait olan bir devletin yoksul halkıyla kurulmuş yeni bir ulus devlet ve yüz yıl sonra o devletin de pek çok mülkünün yine başkalarına satılması… Tarihin tekerrür dolu, çelişkili hikayesi! Aydın vilayetine ait garlardan getirilmiş envanterlere bakıp hızlıca ilerideki Müziksev’e geçtim.






İzmir Kültür Sanat Vakfı tarafından kurulan ve çeşitli enstrümanların sergilendiği Müziksev Müzesi normalde hafta sonları kapalıymış. fakat geçen yaz Müzik Köyünde tanıştığım lutiye Ozan Özdemir hocam orada, üst kattaki atölyede çalışmaktaymış. Nazım Hoca sağ olsun, önceki günden kendisini arayıp benim için özel randevu aldı. Ozan Hoca’yla kapıda buluştuk. Mor begonvilli bahçede biraz sohbet ettik. O atölyesine çıktı, ben alt kattan başlayıp tek tek camlı sergilerin ışıklarını açıp, enstrümanlara bakıp, açıklamaları okudum. Burası da ‘bağdadi’ mimaride eski bir konak binasıydı. 2011’de, koleksiyoner Güner Özkan’ın topladığı özgün Türk sazlarından oluşan müzede en çok; Monol Usta tarafından yapılmış, 100 küsur yaşındaki gürgen gövdeli, kayın saplı ‘ahenk cümbüş’ü, perküsyon için kullanılan ‘kaynana zırıltısı’nı ve ‘Karaburun Gaydası’nı sevdim.






Oradan çıkınca karşıdaki İzmir Kültür Sanat Fabrikası’na girdim. Alsancak’taki eski Tütün Fabrikası 2023’te, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından içinde müzelerin, kütüphanelerin olduğu hoş bir komplekse dönüştürülmüş. Özlemler gelene kadar Etnografya Müzesini ve Arkeoloji Müzesini gezdim. Müzeler bana biraz yavan geldi ama içine giremediğim Kütüphanesi belki daha güzeldi.






Sonra kapıdan arabayla alındım, Agora Smyrna’ya gittik. İzmir’in eski adı Smyrna aslında bir amazon kadının ismiymiş. İzmir’in dişi ruhlu bir şehir olarak anılması bundan olsa gerek. M.Ö. 4. yy’da bir Antik Roma kenti olan Smyrna’nın çarşı pazarı bugünkü İzmir’in Eşrefpaşa’sında kalmış. Binlerce yıllık taşların arasından sızan gün ışığının altında termoslarımızdan çay içtik, dinlendik. Tuna’nın süre tutarak koşmalarını izledik. Acıkınca zeytinyağlı yemekler yemek için yine Kemeraltı’na, Abacıoğlu Hanındaki Ayşa Restoran’a oturduk. Yemekten sonra Tuna’yla babası oltalarının ucuna takmaya sahte balık ararken biz Özlem’le Kızlarağası Hanı’nın kıyısında kız kıza kahve içtik. Ardından İzmir Müzesi’ne yürüdük, arkeoloji kısmının içini gezdik de yanında duran ve Kırmızı Buğday’daki bey kulelerini andıran Etnografya Müzesine giremeden döndük. Akşam güneşini batırmak üzere arabayla Dario Moreno Sokağı’ndaki Tarihi Asansör’e vardık.






Dario Moreno, meşhur ‘Deniz ve Mehtap’ şarkısının bestecisi, İzmirli bir Yahudi müzisyen. Cumhuriyet öncesinin İzmir’i, tıpkı İstanbul gibi gayrimüslimlerin yoğun yaşadığı bir şehirmiş. Başlangıçta buharla çalışan, 1980’lerde elektriğe dönen Tarihi Asansör de onun yaşadığı sokağa 1907’de, Yahudi iş adamı Nesim Levi tarafından yaptırılmış. Mithat Paşa Caddesinden 58 metre yükseğindeki Halil Rıfat Paşa semtine eskiden 155 basamakla ulaşılırmış. Asansör binası şimdi İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılıyor. Yukarıda, belediyenin uygun fiyatlı restoranında bir şeyler yedik, körfeze yüksekten bakarak. Her gidişimde devasa bir sayfiye yerine benzettiğim İzmir ne güzel!





O akşam Karşıyaka’ya geçerken Nazım Hoca’yı aradım, Özlemlerle onu tanıştırmak istiyordum. Karşıkaya sahilde bir pub’da buluştuk. Biz keyifli bir muhabbetle biralarımızı yudumlarken pub’daki başka bir çiftin çocuğu yanımıza geldi, Tuna’yla arkadaş oldu, oynamak istediğini söyledi. Ne oynayacaklarını sordum. ‘’Koşarıııız’’ dedi. Tam yedi yaşında bir erkek çocuğu cevabı. Keşke dünyadaki bütün çocuklarının talepleri bu kadar sade olsa!

Pazar sabahı son iki günün yorgunluğuyla derin bir uyku çektik, Tuna koşuya gitmedi, evde uzun uzun kahvaltı ettik. Ona cümbüşümü gösterdim, ilgilendi, o da oyuncak gitarını getirdi, sonra bize biraz piyano çaldı. Öğlene doğru Urla’ya gitmek üzere evden çıktık. Yolda sırayla hepimizin sevdiği şarkıları dinledik. Tuna’nın sevdiği, gezegenleri tanıtan çocuk şarkılarını ben de çok sevdim.
Önce Nazım Hoca’nın önerisiyle yol üzerindeki Bademler Köyü’ne uğradık. Tahtacı Alevi Köyü imiş burası. Girişinde Bademler Sanat Köyü diye; sergileri, restoranı ve konaklamayı da içeren tatlı bir mekan yapılmış. İçindeki Anadolu Kadın Başlıklarının sergilendiği Sabiha Tansuğ Etnografya Müzesini, Musa Baran Çocuk Oyuncakları Müzesini rehber eşliğinde gezdik. Sabiha Tansuğ ve Musa Baran aile dostu olmuş, Cumhuriyetin yetiştirdiği idealist ilk kuşaklardan. Tahtacı Yörüklerinin Horasan’dan gelip iki badem ağacının arasına yerleştikleri Bademler de, 1920’lerde Türkiye’nin ilk köy tiyatrosunun kurulduğu aydın bir köymüş. Köyün içindeki kahvehanede oralet ve kahve içtik de Urla İskele’ye geçtik.




Urla’nın İskele Mahallesi, filmlerdeki Ege deniz kenarı kasabası gibi; kayıklar, tekneler, ağlar, balıklar… Mis gibi iyot kokusunu içime çektim! Yemeği orada yiyip Sanat Sokağı’nda dolaşmak için Urla ilçe merkezine geçtik. Arnavut kaldırımlı, eski zarif binaların dizildiği daracık sokaklardan birine arabayı park ettik. Boş bir arazideki duta daldık, Sanat Sokağı’ndaki Tarihi Girit Pastanesi’nde kazandibi yedik, fotoğraflar çekildik ve güneş batarken dönüş yoluna geçtik. Gitmeden bir de vapur sefası yapayım diye Üçkuyular’dan Karşıyaka’ya geçen arabalı vapura bindirdi bizi aslan eniştem. Tuna’yla güvertede denizin köpüklerini ve vapurun etrafında pike yapan martıları izledik. Martılar çişlerini ve kakalarını aynı anda yapan kuşlarmış. Tuna kuşlara dair ne çok şey biliyor!






Eve dönünce Eriş’in üç gün önce Menemen Pazarından aldığı on kilo bezelyeyi ayıkladık hep beraber. Yorgun da olsak imeceyle yapılan işler çocuklar için eğlenceli! Hele bir de çuvalın dibinden ‘saylangoz’ çıkınca… 😊Dünya bu kadar!
19 Mayıs Pazartesi sabahı kulağımda Tolga Çandar’ın ‘Güzel İzmir’ albümüyle hava alanına dönerken; denizi, körfezi, palmiyeleri, begonvilleri, dost sohbetleri, müzikleri ve Tuna’nın çocuk neşesiyle İzmir’in bendeki yerinin hep güzel, çok güzel olduğunu düşünerek şehre veda ettim. ‘’Güzel İzmir aman, Kordonboyu efem de şen olsun…”
