
‘’O sene devlet bizi, Edirne’deki 1957 doğumluları Nazilli’ye gönderdi. O zamanki Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmen okullarının parasız yatılılarını memleketi öğrensinler diye kendi şehirlerinden uzağa gönderirdi. 56 Doğumluları mesela Diyarbakır’a göndermişti, 58’lileri Gökçeada’ya aldılar.’’ Babamın 1971 yazında parasız yatılı sınavlarını kazanmasıyla başlayan ve her seferinde gözlerini parlatan bir neşeyle anlattığı Nazilli Öğretmen Okulu anılarını çocukluğumdan beri dinlerim. Trakya-İpsala’daki köyünden çıkıp 650 km uzağındaki Nazilli’ye (Aydın) giden köylü çocuğunu yaşadığı dönemle, eski Türkiye’yle birlikte hayal ederim. Nazilli’ye bir kez, 1998 yazında, Didim’deki sendika yaz kampından dönerken uğramıştık ailecek. Öğretmen Okulu binası Polis Kolejine çevrilmişti.
Bu kez Didim Adliyesindeki davamın ilk duruşması kasım sonunda bir güne verilince, yazdan daha, Aydın’a babamla ve annemle gitmeyi planladım. 26 Kasım Salı öğlene doğru Bursa’dan yola çıktık. Balıkesir, Manisa, İzmir derken kış güneşinin altında babamın Nazilli anılarını bilmem kaçıncı kez dinleyerek, türküler söyleyerek ve annemin arkadan uzattığı köfteli sandviçleri, meyveleri yiyerek Aydın merkeze vardık. İki gece konakladığımız Efeler Öğretmenevi personelinden ve şehirde muhatap olduğumuz çarşı-pazar esnafından Aydın’a dair ilk izlemimiz; Aydınlıların güleryüzlü ve yardımsever olduğudur. Babam bunu ılıman iklime ve bereketli topraklarının verdiği geçim dertsizliğine bağladı. Evliya Çelebi Aydın için ‘’Dağlarından yağ, ovalarından bal akar’’, tarihin babası Heredot da ‘’Gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzü’’ demiş. Şehir merkezinde her iki cümleye de birkaç kez rastladık.




İlk sabah 90 km mesafedeki Didim Adliyesine gitmeden önce Öğretmenevinin bulunduğu caddeye kurulmakta olan semt pazarına uğradık. Yaşını da, kurusunu da çok sevdiğim incirin memleketindeydik. En iyi kuru incirin semt pazarında satıldığını öğrendim. Babam söylense de akşama yetişemeyiz belki diye biraz kuru incir alarak yola çıktık. Geçen haziranda geçtiğim Milas-Muğla yolu gibi zakkumlu, zeytin ağaçlı, Menderes ovasının sazlarıyla dolu, aydınlık bir yol Aydın-Didim yolu. Aydın merkezde ve Didim’de insanlar sıcağa alıştığından olsa gerek, hava sıcaklığı 10 derecenin altına düşünce sanki Rusya’daymış gibi sarınıp yürüyenler gördük. Memleketim Trakya’nın karasal iklimi, İstanbul’un nemi, Eskişehir’in ve Ankara’nın ayazı beni soğuğa epey alıştırmış. Annemleri de öyle. Şaşırdık. Didim Adliyesinin bahçesinde de, Didim’in sokaklarında da sıra sıra turunç ve nar ağaçları vardı. Duruşma çabuk bitti. Söke tarafındaki Doğanbey Köyü’ne geçerken 98 yazından aklımızda kalanları düşündük. Kaldığımız oteli bulamazdık. Ben sadece Cem Evini hatırladım. 2 Temmuz Akşamı orada yapılan Sivas Katliamı Anmasına katılmıştık. Ah eski Türkiye!
Doğanbey, Aydın’ın Söke ilçesine bağlı, Büyük Menderes Nehrinin Ege Denizine dökülürken delta ovası yarattığı Dilek Yarımadasına bakan bir tepede. Son zamanlarda sosyal medyada çok karşıma çıkan, taş evlerle dolu, eski bir Rum Köyü. Rumca ‘odalar’ anlamına gelen ‘Domatia’ imiş eski adı. 1924 Mübadelesiyle köyün sahibi Rumlar Yunanistan’a göçmüş, Yunanistan’dan gelen Türkler de buraya yerleştirilmiş ancak Türkler bir süre sonra iki km aşağıdaki Yeni Doğanbey Köyünü kurarak oraya taşınmışlar ve buradaki evler bir süre ıssız kalmış. Tıpkı Fethiye’deki Kayaköy gibi. Son yirmi yıldır bu taş evler peyderpey aslına uygun restore edilerek otele, kafeye ve restorana çevrilir olmuş. Bu bilgileri, köyden ayrılırken ayaküstü sohbet ettiğimiz bir kafe işletmecisinden öğrendik. Yazın çok kalabalık olan köy şansımıza o gün çok sakindi, rahatça dolaştık. Begonvillerin, turunçların, zakkumların, palmiyelerin taştığı bahçeleri, şirin evleri, teklifsizce kucağımıza oturan sıcakkanlı kedileri bol bol fotoğraf çektim.







Köyün tarihinin M.Ö. 7. Yüzyıla kadar uzandığını okuduk sonra internetten. 1850’lerde, sıtmadan kaçan Rumlar, Sultan Abdülaziz’in emriyle buraya yerleştirilmiş. Evlerin yanı sıra dükkan, hastane, şapel gibi yapılar da varmış köyde. Annem; Marikalar, Aleksler neler yaşadı acaba bu sokaklarda, sesleri sanki kulağımda, diye diye yürüdü. Yine sonradan öğrendim ki, Muğlalı yönetmen Yüksel Aksu’nun ailecek çok sevdiğimiz ‘Entel Köy Efeköy’e Karşı’ filminin bir kısmı da burada çekilmiş.* Mis gibi Ege Denizinin karşısına kurulmuş, pırıl pırıl bir güneşin altında, verdiği huzurla veda ettik Doğanbey’e. Tolga Çandar eşliğinde önce Söke’ye, sonra börekli-kahveli benzinlik molamızın ardından tekrar Aydın merkeze geçtik.
Aydın deyince incir, zeytin ve efelerden sonra ilk aklımıza gelenlerden biri de Adnan Menderes. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde idam cezasının uygulandığı ilk ve tek başbakan. Aydın bir Osmanlı sancağı iken, 1899’da, Koçarlı ilçesinin Çakırbeyli Köyünde bir toprak ağasının oğlu olarak dünyaya gelen ve soyadını memleketinin ırmağından alan Menderes’in doğup büyüdüğü Hacıalipaşa Konağı, 50’lerde çıkan bir yangınla yok olunca, konağın bir benzeri olarak hazırlanan yapı, 2022 yılında Adnan Menderese Demokrasi Müzesi olarak açılmış. Menderes Nehrinin kolu olan Çine Çayına ve Aydın Ovasına nazır bu koca konakta Adnan Menderes’in hayatı, Demokrat Parti yılları ve 27 Mayıs 1960 Darbesi çeşitli envanterlerle sergileniyor. Memleketimizin yakın tarihine üçümüz de ilgili olduğumuzdan tüm detayları okuyarak ve üzerine uzun uzun konuşarak dolaştık burayı. İdam cezası bu ülkenin kara lekesi! Ama biliyoruz ki, Demokrat Dönemi de baskının ve her türlü sansürün gittikçe arttığı, pek de demokrat olmayan bir dönemdi. Babamın öğretmen okulunun atası köy enstitülerine ve çiftçiyi topraklandırma kanununa karşı çıkması, dünyanın bir ucundaki Kore Savaşına gariban Türk askerlerini göndermesi, demiryollarının gelişimine sırt çevirip yabancı sermayeyi teşvik yasasını getirmesi geliyor benim aklıma ilkin. Yakın tarihe bizim okuduklarımızdan farklı bakan ve Necip Fazıl Kısakürek şiirleriyle o dönemi güzelleyen, bize uzak bir hal vardı müzede. Güneş batarken çıktık, şehir merkezine geri döndük.







Osmanlı Devletinde 16. yy’dan (Celali İsyanlarından) sonra Batı Anadolu’da yerel baskılara ve haksızlıklara karşı ayaklanarak dağa çıkan silahlı erkeklere ‘efe’ denmiş. İzmir’i de içine alan Aydın Sancağının Kurtuluş Savaşının başında, Haziran 1919’da Yunan işgaline uğraması üzerine başlarında Yörük Ali’nin bulunduğu efeler şehre inerek Yunanlıların geri çekilmesini sağlamış. O yüzden Aydın için efelerin yeri ayrı. Şehrin bazı yerlerine heykelleri dikilmiş, büyükşehir olunca merkez ilçesine ‘Efeler’ adı verilmiş. Hatta türküsü de olan Yörük Ali Efe’nin yaşadığı Yenipazar ilçesindeki evi müze haline getirilmiş. Ama tıpkı Nazilli gibi güzergahımıza uzak kaldığı ve zamanımız olmadığı için bu sefer gidemedik.
Akşamüstü toplanmakta olan pazara uğrayıp biraz daha kuru incir aldık. Araç trafiğine kapatılmış, okulların dizildiği ve ağaçlarının upuzun olduğu Gençlik Caddesinden geçtik, Zincirli Han’ı bulduk. Yöresel bir şeyler yemeği düşündük ama pahalı gelince öğretmenevine geri döndük. Dönerken Gül Esin Parkının önünden geçtim. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın muhtarı Gül Esin, Aydınlıymış. Çine ilçesinin Karpuzlu Bucağında, 1933 yılında, daha 32 yaşında gencecik bir kadın iken, 7 erkek adaya karşı 500 oyla muhtar seçilmiş. Bucağının kahvehanelerinde kumar oynanmasını yasaklamış, kızların kaçırılmasını engellemeye çalışmış. Cumhuriyet ne yaptı ki, diye arsızca sırıtan çember sakallı bir adamla muhatap olmuş ve çok öfkelenmiştim yakın zamanda. Cumhuriyet, 92 yıl önce bucağını güzelleştirmek isteyen bir kadını muhtar yapmış. Şimdi o kadının memleketinde büyükşehir belediye başkanı da bir kadın. Hem de on beş yıldır. Tıpkı Gül Esin gibi o da şehrini güzelleştirmek için çalışıyor. Aydın’ın eski adı Güzelhisar’mış zaten.




Ertesi sabah Aydın’dan ayrılmadan önce şehir merkezindeki Tales Matematik Müzesine uğradık. Özel bir lisenin sahipleri tarafından kurulmuş, çocuklara matematiği ve fiziği oyunlarla, oyuncaklarla, ilginç projelerle, yarışmalarla sevdirmeye çalışan orijinal bir modern müze. İsmini Milet’te, yani Aydın’ın antik döneminde yaşamış filozof Tales’ten almış. Kapısında bizi (yine) güler yüzlü Aylin öğretmen karşıladı. Matematik öğretmeniymiş ama tam zamanlı olarak bu müzede çalışıyormuş. Özellikle civar okullardan gelen 9 yaş üstü öğrenci gruplarını gezdiriyormuş, bir turun süresi 1,5 saati buluyormuş. O kadar vaktimiz yoktu tabi. Hızlıca temel bilgileri aldık. 70 km ötesindeki Nesin Matematik Köyü ile resmi bir bağları yokmuş ama oradan çıkan gençler genelde buraya da uğruyormuş. Sağ olsun Aylin Hoca kısıtlı zamanımızda Vortex odasını denememi sağladı. Dışarıdan konteyner gibi görünen bir oda, içi karanlık. Odanın içinde kısa bir yol var. Mekanizma çalıştırılınca, etrafta dönen cisimlerle yerçekimi yok oluyor da sanki uzayda yürüyormuş hissi veriyor insana. Dengeyi öğretmeye dair bir sistem, Mısırlıların kullandıkları su kanalları üzerinden fizik kurallarına ilişkin başka bir sistem… Sadece çocuklar değil, yetişkinler için de keşfedilecek ilginç şeyler var. Yaza tekrar geleceğime ve uzun uzun gezeceğime dair söz verdim Aylin Hoca’ya.




Böylece Aydın’dan çıkıp son durağımız olan İzmir-Selçuk’taki Efes Antik Kentine vardık. Aydın’ın tarihi, milat öncesine uzandığından etrafında bir sürü antik kent var. Ama en önemlisinin yolumuzun üzerindeki Efes olduğunu düşündüğümüz için antik kent gezme hakkımızı en son 1998 yazında gördüğümüz Efes’ten yana kullandık. Antik kentin girişinde gazetecilerin ve jandarmanın durduğu bir kabalık vardı. Selçuk Belediyesinin işletmesinde olan Meryem Ana Evinin otopark gelirleri belediyeden alınıp Tarım ve Orman Bakanlığına devredilince, işten çıkarılma ihtimaliyle karşılaşan belediye personeli eylem başlatmış. Jandarma turist olduğumuzu öğrendi, izin verdi, geçtik.





Efes; M.Ö. 6000’li yıllardan yani Cilalı Taş Devrinden beri bir sürü devlete şehir olmuş. Lidyalılar, Persler, Helenler, Romalılar, Bizanslılar… Hepsinden izler var. Üniversitede dersim olan Roma Hukuku bu taşların arasında uygulanmış mesela. Tıpkı İtalya’daki Forum Romana gibi! Dünyanın yedi harikasından biri sayılan Artemis Tapınağı, Celsus Kütüphanesi, antik tiyatrosu, agorası ile o zamanki insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilmek mümkün. Efes Antik Kenti 2015’te UNESCO Dünya Mirasına eklenmiş. Sindire sindire dolaştık. Memleketimizde muazzam zenginlikler var!
Dönüşte yine yakın tarihe ve güncel siyasete daldık. Babam varsa zaten laf dönüp dolaşıp bir şekilde memleket gündemine geliyor. Altmışlarındaki anne-babamın yeni dünyaya ayak uydurma çabaları, şaşkınlıkları, çocuksu telaşları ve heyecanları, bana çok küçük gelen meselelere dair kavgaları ve taşralı saflıkları beni çok güldürüyor. Güle eğlene, çok güzel bir mevsimde, güler yüzlü ve güneşli bir coğrafyada nefeslendiğimize şükrettik. Didim dosyamın duruşmaları yaza uzayacak gibi. Kuşadası’nı ve kalan yerleri de o zaman görürüm, dediğimde ikisi birden ‘’Yol arkadaşların hazır!’’ dedi. 🙂 Ege türküleri söyleyerek yola devam ettik. ‘’Cepkenimin kolları, parıldıyor pulları, Yörük de Ali geliyor, açıl Aydın yolları, Hey gidinin efesi, efesi, efelerin efesi…’‘

*Eski Doğanbey Köy Evleri ve Mekansal Olarak Sinemada Kullanımı – İdil Sanat ve Dil Dergisi (https://www.idildergisi.com/makale/pdf/1563182348.pdf)