Aslında plan, Asena ile 31 Mayıs Cuma sabahı gidip 2 Haziran Pazar sabahı dönmeli, kız kıza bir Gaziantep gezisiydi. Birkaç ay önceden biletlerimizi almıştık. Hem ben on yıl önce koştur koştur gördüğüm Antep’i rahatça gezecektim, hem de Asena oğlu Bulut’tan iki gün, iki gece ayrı kalmayı deneyecekti. Ama John Lennon’un dediği gibi hayat, biz planlar yaparken başımıza gelen sürprizlermiş. Uçuşa 48 saat kala Asena bulaşıcı bir gribal virüs kaptığını söyledi, uçuşu iptal etmeyi ya da ertelemeyi önerdi. Ben Antep’e sonbaharda nasıl olsa yine kampanyalı bilet bulabileceğimizi düşünerek dümeni Bodrum’a kırdım. Yüksek lisanstan yakın arkadaşım Evrim sekiz ay önce oğlu Ege ile memleketi Muğla’ya dönmüş, Muğla Üniversitesine akademisyen olmuştu. Hem onu çok özlemiştim ve epeydir Muğla’ya davet ediliyordum, hem de Ege’yi en son iki yıl önce annesinin karnındayken görmüştüm, tanışmayı iple çekiyordum. Bu bilet de Muğla’ya kısmetmiş.

Cuma sabahı erken bir vakitte, Tolga Çandar dinleye dinleye Bodrum-Milas Havalimanına indim. Yatağan’dan geçen Muğla otobüslerine bindim. Güzel arkadaşımla Yatağan’da büyük bir coşkuyla buluştuk. Yemek yiyip okula gittik. O Meslek Yüksek Okulundaki öğrencilerini sınav yaptı, ben onun odasında uyuklayarak bekledim. İki sınav arasında Yatağan Termik Santraline bakan bahçedeki çardakta oturduk. Yatağan, memleketin en büyük linyit kömürü yataklarından birine sahip, küçük bir ilçe. Eskiden devlete ait Garp Linyit İşletmelerine dahil olan santral, 2014’te özelleşmiş. Hala ilçe halkının büyük kısmı belli ki bu santralde çalışıyor. Evrim’in doktora tezi ‘doğanın hakları’ üzerine idi. Santralin doğaya ve bölge halkının sağlığına zararları belli. Öte yandan tarımın bitirilmeye yüz tuttuğu ülkemizde işsizliğin ve yoksulluğun etkisiyle santralin sağladığı istihdam da belli. Muğlalı yönetmen Yüksel Aksu’nun ‘Entelköy Efeköy’e Karşı’ filmi geldi aklıma: ‘’Yatağan’da, termikte benim asker arkadaşım çalışıyoru, en az üç milyar maaş alıyoru, ikramiyesi, sigortası da cabası! Millette para yok, köyün yarısı işsiz, mazotun litresi kaç para olmuş senin haberin vaa mı? Nitçek bu köölü? Nasıl tarım yapçek ki?’’ diyordu filmdeki Muhtar Ali. (Şahin Irmak) Bu ne yaman çelişki!

Akşamüstü, zakkumları bol bir şehirlerarası yoldan, Yatağan’dan 20 km ötedeki Muğla merkeze geçtik. Evde Ege ile tanıştım. Daha önce birkaç kez görüntülü konuşmuştuk zaten. Hiç yabancılık çekmeden gülümsedi, içimi eritti, kucağıma geldi ve hemen o an arkadaş olduk. Beni çok şaşırtan, gayet yetişkin dilli, uzun cümleleri var Ege’nin. Annesi, anneannesi, dedesi, teyzesi, eniştesi bol bol kitap okuyormuş ona, hiç geçiştirmeden bütün sorularını cevaplıyor, uzun uzun konuşuyorlarmış onunla. Menteşe Dağlarının arasında, anneciğinin onun için emek emek kurduğu huzurlu rutinlerle dolu dünyasında, dedesinin bahçesinde yetiştirdiği tarım ilaçsız (zehirsiz) meyveleri, sebzeleri ve teyzesinin yaptığı doğal şekerli; hurmalı, tahinli tatlıları yiyerek büyüyor Egecik. Arabada, arka koltukta yanımda otururken bukleli kumral kafasını çevirip uzun kirpikli gözlerini dikiyor önce, sonra sorusunu soruyor: ‘’Senin evin nerde?’’ 😊
Annesi bizi yemeğe götürdü, sonra meydana yürüdük. Bebek arabasından etrafa bakarak annesiyle birlikte bana Muğla’yı tanıttı Ege. Etrafı çevrili bir binanın önünden geçerken ”Burada tadilat varmış herhalde’’ demesi, bence iki yaş için epey kayda değerdi! Sonra uyuyakaldı. Ben de annesiyle devam ettim. Sınırsızlık Meydanı varmış Muğla’nın. Şehrin ortasındaki Atatürk heykeline bakan, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanıldığı bir meydan. O gün (31 Mayıs) Gezi Olaylarının yıl dönümüydü. Birkaç solcu grup toplanmış, basın açıklaması yapıyordu. Ahmet Arif’in ‘’Anadolu’’ şiirini okuyarak bitirdiler. ‘Dayan kitap ile, dayan iş ile, tırnak ile, diş ile…’ derlerken önünde durduğumuz Mustafa Muğlalı İş Hanını gösterdi Evrim. Ahmet Arif’in ‘’33 Kurşun’’ şiirine konu olayda*, Van’da masum köylülerin vurulması emrini veren komutanmış Muğlalı. Böyle hüzünlü tesadüfleri fark edebilen arkadaşlarımdan biri Evrim! Meydanı dolaşıp Uygulama Otelinin çay bahçesine oturduk. Görüşemediğimiz iki yılın hikayelerine daldık Ege uyurken. Uyanınca parktaki oyuncaklara bindi küçük adam, üzerinde gezegen resimleri olan minik bir sırt çantası aldık ona, eve geldik.




Cumartesi sabahı güne Kızıldağ yolunda başladık. Şehir merkezine çok yakın olan Kızıldağ Mesire Alanına Menteşe Belediyesi bir kafetarya yapmış. Kahvaltıyı orada, önümüzdeki Muğla manzarasına bakarak yaptık. Gidiş yolumuzda karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir kaplumbağa gördük. Arabadan inip yakından baktık Ege’yle. Çocukluk, dünyanın detaylarını saatlerce inceleyip sonsuz kere şaşırabileceğimiz zamansız bir hal bence. Kaplumbağa kardeş annesiyle kahvaltı etmek üzere evine gitti. Biz de kızılçamların altında serinledik. Evrim eski büyükşehir belediye başkanı Osman Gürün’ün bu şehir için yaptıklarını anlattıkça aklıma Eskişehir’in Yılmaz Büyükerşen’i geldi. Kızıldağ’daki gibi şehrin bazı güzel noktalarında belediyenin böyle uygun fiyatlı tesisleri varmış. Birini önceki akşam Atatürk heykelli meydanda görmüştüm; balkonundan renkli ortancaların sarktığı Ata Park.



Kahvaltıyı bitirip arabayla yeniden merkeze indik. Menteşe’nin İnsan Hakları Meydanında, ayda bir kez Slow Food Hareketini** desteklemek amacıyla Yeryüzü Pazarı kuruluyormuş. ‘Slow Food’ dünyanın birçok yerinde, herkese temiz, iyi ve adli gıda sağlamayı amaç edinen bir sivil toplum girişimi. Menteşe Belediyesi de bu girişimi destekleyerek çiftçilerine tezgah açacak yer göstermiş. Evrim’in emekli öğretmen babası Adil Amca, kardeşi Ezgi ve Ezgi’nin eşi Deniz bahçelerinde yetiştirdikleri sarımsakları, semizotlarını, kantaron otlarını sattı. Ege de anneannesinin ve dedesinin kucağında satış yaptı. Ege’yle dedesi çoktan en iyi arkadaş olmuşlar. Adil Amca, öğretmenlik ve sonrasında kırtasiyecilik yaptığı yıllarda da şimdiki gibi epey sosyal, girişken ve hareketliymiş. Tezgahtayken, gelip geçen tanıdıkları laf attı neşeyle; ‘’Adiiil, ne satıpduru…?’’





Önceki hafta müzikle ilgilenen üç ayrı arkadaşım, konuşma melodimden Balkan göçmeni olduğumun anlaşıldığını söylemişti. Tonlamalarımızın da melodisi varmış meğer. Aksan değil de; cümle kurarken, kelimeleri telaffuz ederken hecelere verdiğimiz zaman ve bu zamanların kulakta yarattığı ezgi. Muğlalıların tezlik birleşik fiili (e/i vermek) dolu cümlelerindeki Batı Anadolu melodisini de ben fark ettim. Sıcak bir yaz öğleninde serin, yoğurtlu ve lezzetli bir şeyler yemişiz sanki. Yüksel Aksu’nun çok sevdiğim diğer filmi İftarlık Gazoz’daki gibi: ‘’-Öölen ne yidin çocuum bakem? -Yoğurtlu böber, bi de börülce!’’ 😊
İftarlık Gazoz’un bir kısmı Ula’nın, bir kısmı Muğla’nın eski çarşısında çekilmiş. Ege dedesiyle eğlenirken, Evrim beni eski çarşıya götürdü. Filmdeki şadırvanın önünde fotoğrafımı çekti. Şadırvanın etrafında bir sahaf, bir de radyo tamircisi var. Yakında bir yerde de efelere körüklü çizme yapan bir kunduracı duruyor hala. Evrim’in çocukluğundan, hatta daha da öncesinden beri orada var olan dükkanlarmış bunlar. Arkadaşım, şimdi çocuğuyla birlikte çocukluğunun mekanlarını yeniden keşfediyor.




Dalaman susamı ve Tarihi Helvacı Tahsin’den tahinle tahin helvası aldım çarşıdayken. Saat Kulesine baktık. 1800’lerin sonunda, Rum Filvari Usta yapmış bu kuleyi. Her saat başında çalıyor ve sesi şehrin pek çok yerinden duyuluyor. Altında Osmanlıca kitabesi yazıyor. Bu yapı için wikipedia’da; ‘’Muğla’da yaşamış Rumların şehre kazandırdığı en güzel eserlerdendir’’ denmiş. Antik Çağdaki (M.Ö. 3400) ismi Karya imiş, 1284’te Selçukluların egemenliğine girmiş ve Mobella, Mobolia, Moğala gibi isimler almış Muğla. 13. yy’da Menteşe Beyliği, akabinde Osmanlı’nın Aydın vilayetine bağlı Menteşe Sancağı olmuş. 1. Dünya Savaşından sonra bir süre (1919-1921) İtalyan işgalinde kalmış ancak Evrim’in dediğine göre bu işgal Aydın ve İzmir kadar kanlı olmadığı için, Muğla’ya o kadar baskın bir milliyetçilik de bırakmamış. Muğla deyince akla önce Bodrum, Fethiye, Marmaris, Datça gibi kalabalık deniz kıyısı ilçeleri gelse de il merkezi sakin, aydınlık, yaşaması oldukça rahat bir şehir. Kentsel dönüşüm rantı henüz büyük şehirler kadar uğramadığından galiba, yıllardır var olan pek çok yeri bana ‘Eski Türkiye’yi, 90’ları anımsattı.
Eski Muğla damlarının, Muğlalıların ‘Deli Mehmet’ dedikleri poyraz rüzgarına meydan okuyan, korbonmonoksit zehirlenmelerini önleyen ve görüntüsü bana çok sevimli gelen, Menteşe Belediyesinin amblemi olmuş iki yüz yıllık bacaları var.*** Bu bacalardan oluşan asırlık dükkanlarla dolu, Arnavut kaldırımlı, salkım söğüt ağaçlı eski Zahireciler Pazarı, belediyenin Sanat Sokağı olmuş. Eskişehir’deki Odunpazarı Meydanı gibi yerel sanatçıların cıvıl cıvıl el emeği işleri, resimleri, minyatürleri satılıyor. Muğla magnetimi oradan aldım: Çakır gözlü, fesli, tüfekli bir efe resmi. Çünkü Muğla demek, zeybek demek benim için. Tolga Çandar demek, Kerimoğlu demek!






Öğle yemeğimizi çarşıdaki mütevazı bir esnaf lokantasında yedik. Sonra belediyenin başka bir tesisine, Kültür Evi’nin bahçesine kahve içmeye oturduk. Muğla’nın köklü ailelerinden Şereflilere ait, restore edilmiş bir konaktı burası. Binanın içinde eski Muğla evlerine dair eşyalar sergileniyor. Edebiyat ve sanat etkinlikleri de düzenleniyormuş bazen. O arada annesi Ege’yi arabasında uyuttu, benim sıcaktan başım ağrıdı ve kendimizi yine Uygulama Otelinin Çay Bahçesine attık. Yoksa Evrim Saburhane Hamamına ve Yağcılar Hanına da götürecekmiş beni. O da günlerin uykusuzluğuyla yorgundu, muhabbet iyi gelince unuttuk gitti. Sağlık olsun. Yağcılar Hanına gitsek Yağcılar Zeybeği çalardı kafamda kesin. Ama gün boyu o tatlı bacalara baktıkça ‘Köyceğiz Yolları’ türküsü geldi kulağıma. ‘’Bizim için yapılmış şu Muğla’nın damları’’ 😊



Ege uyanınca, toplanmakta olan Yeryüzü Pazarına son kez uğradık. Başımın ağrısı geçmişti, enerjim yerine gelince Evrim ara sokaktaki bir meyhaneye gitmeyi önerdi. Çok uzun zaman sonra, bir yaz akşamüstü 5 ila 7 arası, duvarları şair resimleriyle dolu, üstü açık bir mekanda, sadece benim içtiğim bir bardak birayla, tepemizde uçan kuşlara baka baka çakırkeyifleştik. Anneciğine arkadaşıyla rahatça görüşebilmesi için fırsat tanıyan Ege’nin iki yaş performansına şükrettik. Ah kıvrık dudaklı mutlu çocuk! Her mutlu çocuk yeni bir masal kahramanı, yeni bir çizgi film karakteri benim için. Dünyanın yeniden keşfi!
Ege’yi izlerken ve Evrim’in kurduğu yeni hayata şahitlik ederken düşündüm de, doğup büyüdüğüm coğrafyadan uzaklaşalı çok oldu. Köklerimi gittiğim her yere taşıyorum. Halamlar gibi Pomak yanaklarım, anneannem gibi ‘biyaz’ tenim, Rumelili tertipliliğim ve kalbimin fon müziğinde çalan 9/8’lik ritmim yerleştiğim her şehirde benimle. Çocukluğum annemde! Mis gibi bir coğrafyada, sevgiyle büyüyen Ege de öyle olacak belki. Ufku açık, meraklı bir yetişkin olduğunda, annesinin dediği gibi belki İzlanda’ya gitmek isteyecek, belki Avustralya’ya… Ama nereye giderse gitsin köklerini isminde ve gülüşünde taşıyacak. Ve ne yaşarsa yaşasın her zaman çocukluğunu saklayan, ona kalbiyle kucak açan bir annesi olacak!
*https://www.milliyet.com.tr/siirler/33-kursun-siiri-ahmed-arif-6480404
**https://agpam.org.tr/turkiye-de-slow-food
***https://marmarismanset.com/amp/haber/17234010/iki-asirlik-mugla-bacalarinin-ilginc-ozelligi-bu-ozelligi-sayesinde-zehirlenmeyi-onluyor