Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini, önceleri başka hayallerim vardı diye pek sevmeyerek ve istemeyerek okudum, yalan yok. Ama sonra otuzlarıma doğru hayata bakış açımı, gerçek olmamış hayallerimden sahip olduğum güzelliklere çevirmeyi seçtiğimde; adımın önünde karnımı doyuracak bir mesleki sıfatımın, annemlerin yıllar önce söylediği gibi ‘kolumda altın bileziğimin’ olduğu fark ettim. İstediğim düzenli hayatı bu meslek sayesinde kurarken aynı Marmara Hukuk’un hayatıma kattığı beş güzel kadın dostum o hayatın renkli bahçesinin çiçeklerinden oldu. Ne şanslıyım! Biri İstanbul’da kaldı, biri İzmir’e döndü, biri Çanakkale’ye taşındı, biri Köln’e göçtü, biri de on beş yıl önce Ankara’ya geldi. Hepsi sırayla evlendi, anne oldu. Biz büyüdükçe, dayanışmayla, olgun bir samimiyetle ve bir şekilde senede biri bulan cümbür cemaat buluşmalarımızla arkadaşlığımız da büyüdü. Ankara’daki Asena ve çekirdek ailesi, geçen yaz başlayan Ankara hayatımın en büyük yardımcısı ve desteği oldu. Var olsunlar!

İşte bu ekipten Köln’deki Özden dünyanın bir yerlerinde buluşmayı önerdi. Asena Karadağ, dedi. 10 yıl önce eşi Emre’yle Karadağ’a gitmişti, Karadağ’a Ankara’dan direk uçuş vardı ve vizesizdi. Ekibin hepsi gelemese de Köln’den Özdenler gelecekti. Asena; hadi sen de al biletini, dedi. Fazla düşünmeden aldım gitti. Bileti alırken yanımda işyerinden bir arkadaşım vardı. ‘Üniversiteden, ben hariç hepsi evli ve çocuklu arkadaşlarım’ diye açıklama yapınca ‘Aa’ dedi, ‘Pandemideki 30 Büyükşehir artı Zonguldak gibisin yani!’😊 Bakış açımın gerçek olmamış hayallerimde olduğu o eski yıllarda olsa, bu durum dramatik gelirdi. Çok şükür artık içimde mantıklı bir Demet Akbağ; bazen Hükümet Kadın, bazen Eyvah Eyvah’taki Firuzan mesela, güldüm bu komikliğe! Zonguldak Duygucum, gel hikayenin güzel tarafına bakalım: Köln’de büyüyen 8 yaşındaki Umut’la ve Ankara’da büyüyen 4 yaşındaki Bulut’la ilk tatilim olacaktı. Çocuklar, çocukluk ve kendi çocukluğum her fırsatta seve seve dönmeye meyilli olduğum büyülü bir dünya benim için! Edip Cansever’in dediği gibi: ‘Gökyüzü gibi bir şey!’
17 Mayıs Cuma öğleden sonra, Bulut’un ve onun havaalanında karşılaştığımız arkadaşı Mira’nın zıplaya zıplaya söylediği gibi ‘başka ülkeye’ uçtuk. Başkent Podgoritsa’daki havalimanına vardık. Eniştem Emre sağ olsun araba kiralamayla ilgili tüm detayları halletti, Octivya Steyşınımıza atladık, İşkodra Gölünün kıyısından, tek şeritli, virajlı, yemyeşil tepelerden, Budva’ya yollandık.
Çocukluğumun 23 Nisan Şenliklerinden aklımda kalan bir ülke ‘Sırbistan-Karadağ’. Oysa bugünkü Karadağ 2006 yılında bağımsızlığını kazanmış, yaklaşık 700 bin nüfuslu, Avrupa’nın en küçük ülkesi. Eskişehir kadar! Antik Çağ’da Roma İmparatorluğuna, 12. Yüzyılda Bizans İmparatorluğuna aitmiş. Sonra Sırp Prenslikleri kurulmuş ve 1496’da Osmanlı egemenliğine girerek Rumeli Eyaletine bağlı İşkodra Sancağı olmuş. 1878’de Osmanlı’dan ayrılıp büyümüş, 1910’da krallığa dönmüş. 1912-13 Balkan Savaşlarında Sırbistan ile ortak bir sınır kurulmuş. 1. Dünya Savaşı sırasında 1916’dan 1918’e kadar Avusturya-Macaristan tarafından işgal edilmiş. Sovyetler Döneminde Yugoslavya toprağıymış. Şimdi Adriyatik Denizi kıyısında, muhteşem doğa manzaralarıyla, çoğu Türkiye’den olmak üzere dünyanın her yerinden binlerce turisti ağırlıyor.
Budva’da arabayı otoparka bırakıp sahilde yürümeye karar verdik ama Bulutçuk otoparkta, arabanın arkasındaki papatyaları fark etti, eğilip onlara şarkı söylemeye başladı: ‘’Boynu bükük bir papatya olduğuma bakıp da, senden vazgeçtim sanıp sakın aldanma. Yedi kat yerin altında örgütlenip takılıverdim saçının arasına…’’* Annesiyle birkaç kere dinlemiş de almış hafızasına. Bana da bir papatya kopardı. Duygu Teyze bunu kulağının kenarına takmanı istiyorum, dedi. Ah romantik çocuk! İçim peynir gibi eriyor o konuştukça! Dönüşte arabada aynı şarkıyı tekrar dinlerken aklına geldi: ‘Örgütlenmek ne demek anne?’ Duygu Teyzen açıklasın bunu, dedi annesi. Toplanmak, dedim. ”Biz şimdi hep birlikte olacağız ya, Umutlar da gelecek ya hani…” Kulağımın kenarındaki papatya düşer diye korkumdan koynuma sakladım. Bulut bunu da unutmadı, ertesi sabah kahvaltıda sordu: ‘Göynüne sakladığın papatya nerde Duygu Teyze?’ Ah küçük Neşet Ertaş!


Budva, sahilleriyle ünlü minik ülkenin ikinci büyük şehri. 10 yıl önce daha bakir ve boşmuş. Şimdi kayaların ve yeşillerin arasından çirkin inşaatlar yükseliyor. Eski şehri, Stari Grad’ı bulduk yürüye yürüye. Çok acıkmıştık, birer dilim pizza aldık. Karadağ’ın karşısı İtalya. Nefis etlerinin, peynirlerinin yanında mutfağının ve mimarisinin de İtalya’ya benzerliğinden bahsediliyor bloglarda. Pizza dilimlerimiz elimizde eski şehrin içinde oturacak bir yer ararken Bulut, alçak bir kapıdan sahile açılan yolu buldu. Uçaktan indiğimizden beri ‘Denize gidelim!’ diyordu. Ortaçağ’dan kalma surlara dalgalar vururken ve neşeli Bulut çıplak ayaklarıyla kumda dolaşırken pizzalarımızın yanında birer birayla Budva sahilinde güneşi batırdık. Market alışverişi yapıp Orahovac Mahallesinde kiraladığımız eve vardık. Arabadan inerken Özdenlerin aktarmalı uçağı istemeden kaçırdıklarını, o gece değil de yarın akşamüstü varabileceklerini öğrendik. Sağlık olsun, vardır her şerde bir hayır!
Bu gezide konaklama ve ulaşım konularını eniştelere bıraktım. İyi ki bırakmışım! Sabah uyanınca kiraladığımız evin ne kadar tatlı olduğunu fark ettim. Bulut’un dediği gibi: ‘Büyüleyici!’. Ev halkı uyanmadan evvel, suya karşı, kulağımda kuş sesleriyle verandada biraz günlük yazdım. Arkam, sağım, solum yemyeşil ve dimdik dağlar, önüm sakin bir deniz… Dünya bu kadar! Ülkenin adı bu dik, kara dağlardan geliyormuş zaten. Kahvaltımızı o güzel verandada yapıp, kahvelerimizi içip Kotor’a geçtik o gün.



Kotor ülkenin en büyük turistik merkezi. Arnavut kaldırımlı, ortaçağdan kalma taş binalı, sivri kuleli masalsı yapıları var. O tatlı sokakların arasında dolaşan kedileri meşhur bir de. Bulut’un deyimiyle ‘bir sürü sevilen kedi!’ Kedi Müzesi bile var. Gitmeden önce okuduğum bloglarda yazan rivayete; göre bir ticaret limanı olan Kotor’da, gemilerdeki malları fareler basınca şehre yüzlerce kedi getirilmiş ve sonra o kediler burada kalmış. Asenalar daha önce geldiklerinde müzeye girdiklerinden biz Bulut’la ikimiz gezdik. Kedili fotoğraf sergileri, kedili hediyelik eşyalar, eskiden basılmış kedili paralar, posterler, takvimler var. ”Müzenin amacı, yaygın evcil hayvan olarak kediye ve her gün insanlar tarafından tahrip edilen doğaya saygılı bir mesaj verilmesidir.” yazıyordu, girişte verilen Türkçe tanıtım kartında. İçerideki canlı kedinin mamasına dışarıdan gelen bir süs köpeği göz dikince gerçek anlamda bir kedi-köpek kavgasına şahit olduk Bulut’la. Sonraki iki gün hatırladıkça anlattık.









Sonra dondurma yiyerek, o şirin sokaklarda boş boş dolaşarak ve bir yerlerde oturarak akşamüstünü ettik. Akşamüstü Özden, Berkay ve Umut geldi. Biraz gecikmeli, yorgun ama mutlu bir kavuşma oldu! Umutçuk ilk göz ağrımız, bu grubun en büyük çocuğu! Doğduğu gün; İstanbul’da haberi alıp hastaneye heyecanla gittiğim, dün gibi aklımda! Bu çocukların hepsinin annesiyle babasının tanışma hikayesini, yani portakalda vitamin hallerini biliyorum. Çok kıymetli geliyor bu bana. Bir insan evladının kavun kadar halinden büyüyüp karakter kazanmasına, fikirlerinin, beğenilerinin, doğrularının ve duygularının oluşmasına şahit olmak bence müthiş bir şey! Evet çok yorucu, evet sonsuz fedakarlık ve sorumluluk istiyor ama bir o kadar da mucizevi! Umut, hafif Almancı aksanlı tatlı Türkçesiyle hem oda arkadaşım, hem en yakın arkadaşım oldu bu gezide. Çok sevdiği ‘cabo’ kart oyununu öğretti bana, oynadık. Sarılmalara, muhabbete doyamadık!



Ertesi gün güzel evimizdeki keyifli kahvaltıdan ve kahve faslından sonra onlar Kotor’un biraz uzağındaki Sveti Stefan sahilinde denize girmek istedi, ben 1300 basamağı çıkıp dimdik görünen Kotor Kalesine, St. Giovanni’ye çıkmayı tercih ettim. Önceki gün Kotor sokaklarında bir sürü Türkçe konuşma duyarken, o gün kaleye çıkan benden başka Türk görmedim. Fransız ve İngiliz turistler benim gibi dura dinlene, ter içinde tırmanıyordu. Yer yer yükseklik korkumla yolu tekin bulmayıp heyecanlansam da, vardığım yerdeki körfez manzarasını görünce o tere değdiğini düşündüm. Bu dağlara yüz yıllar önce şövalyeler çıkmış. Keçi gibi tırmanmışlar herhalde. Uzaktan bakınca ‘Game of Thrones’ dizisinin setini andırıyor kale. O dizi de yakın bir coğrafyada, Hırvatistan’da çekilmiş zaten. Kalenin arkasında Ali’nin gitmemi önerdiği peynirciyi de gördüm ama varacak yolu bulamadım. Öyle ıssız yere restoran mı yapılır! İçimde kaldı. Aşağı indim. Kotor’un eski şehir sokaklarında amaçsızca dolaşmak bile insana iyi geliyor. Acıkınca dilim pizza aldığım Pronto Pizza ünlü bir yermiş meğer, kahve içmeye oturunca açıp okuduğum bloglardan öğrendim. Şehrin nüfusunun çoğunluğunun Hırvat olduğunu ve meydandaki St. Tryphon Katedralinin Hırvat Katoliklere ait olduğunu da okudum. Eski şehrin giriş kapısında yazan cümlenin Yugoslavya lideri Tito’ya ait olduğunu da…: “Size ait olmayanı istemeyin, size ait olandan da vazgeçmeyin”.**






Akşamüstü bizimkilerle buluştuk. Nezih bir restoranda Karadağ’ın etlerini tattık. Fakat iyi yedik, güzel yedik. 🙂 Gece de çocuklar uyurken yetişkinler olarak verandamızda sohbet ettik, yeni gezi rotalarının hayalini kurduk.
Son sabah kahvaltı faslını olabildiğince hızla bitirip, ev sahibimiz Mery’e alt kattaki bakkalında teşekkür ettik. Gürültülü, hatta bize kavga eder gibi gelen diyaloglarına rağmen Mery ve ailesi çok sıcakkanlı, güleryüzlü ve yardımseverdi. Ayrılırken hepimize deniz kabuğu şeklinde Karadağ magneti hediye etti. Perast’a geçtik. Bizim Foça’nın daha derli toplu, daha temiz ve daha sakin hali sanki. Başka bir masal diyarı, yine bir Ortaçağ kasabası Perast! Tekne turuyla ‘Lady of Rock’ isimli küçük adaya geçtik. Adada bir Meryem Ana Kilisesi vardı, içine girmedik. Merdivenlere oturup çocuklarla birlikte ayaklarımızı denizde sallandırdık.






Umut ile Bulut’un arasında tam 4 yıl 4 ay var. Büyüyünce bu fark kapanacak muhtemelen ama şimdi Bulut için Umut özenilesi bir abi. Sabahları Umut’un yanına uzanıp hiç anlamadığı Almanca çizgi filmler izledi. Umut’un ona getirdiği minyatür hayvan oyuncaklara çok sevindi. ‘Oomuut’ diye arkasından koştukça ve arada çoşup ‘oğlum’ diye başlayan cümleler kurdukça bizi güldürdü. Umut daha sakin, meraklı ve bilgili bir abiydi. Her konuda konuşabildiğim, benim küçük arkadaşım! Perast’taki adada, ayaklarımız suda, Köln’e gittiğimde beni gezdireceği yerleri anlattı tek tek. ”Ankara’da Bulut’u ne kadar görüyorsun, ama ne kadar çok yani?” diye sormasını annesi Özden hafif bir kıskançlık olarak değerlendirse de, itiraf edeyim, benim çok hoşuma gitti.:) Tekne turundan dönünce deniz kenarında bir restoranda yine pizza yedik, son kahvelerimizi içtik, vedalaştık. Ankara grubu olarak biz Potgoritsa’daki havaalanına gitmek üzere arabamıza atladık. Özdenlerin dönüş uçağı ertesi gündü, onlar Budva’ya geçti. Akşam, Umut’un bizsiz eve girince ağlamaklı olduğunu, bizi özlediğini yazdı Özden. Ah Küçük Prens!
‘’Çocuklara daha iyi bir dünya bırakmak yerine, dünyaya daha iyi çocuklar bıraksanız, sorun kendiliğinden çözülecek aslında.’’ diyordu Aziz Nesin, çok sevdiğim ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ kitabında. Katılıyorum. Güzelim arkadaşlarımın böyle bin bir emekle, tutarlı bir olgunlukla ve elbette ki sevgiyle yetiştikleri bu harika çocukları gördükçe, o çocuklar büyüyüp bahçemin yeni çiçekleri haline geldikçe dünyanın güzel bir yer olduğuna ve olacağına dair sevincim artıyor, yüzüm gülüyor. ‘Yaşasın örgütlenmiş papatyalar’ diyorum! 🙂


* ”Papatya”- Ezginin Günlüğü, Söz-Müzik: Nadir Göktürk