
Doksanlarda geçen çocukluğumdan aklımda kalan sahnelerden biri: Çok erken uyandığım hafta sonu sabahları, yorgun anneciğimin biraz daha uyumak ve beni oyalamak için açtığı tek kanallı televizyonda, açık havada, beyaz uzun etekleri, eflatun gömlekleri ve göğe uzattıkları narin elleriyle Kafkas dansı eden kuğu gibi genç kızlar! Bu yıl sevdiğim müziklerin coğrafyalarını keşfetmeye niyet edip Ankara’dan uygun fiyatlı direk uçuş olduğunu öğrenince, hafızamda dolaşan görüntülerin ve kulağımda çalan ezgilerin izinde kendime 23 Nisan hediyesi, Bakü bileti aldım. Bu şehri dört gece, dört gün ‘öz başıma’ gezmek, öğrenmek istedim.

20 Nisan cumartesi sabaha karşı Haydar Aliyev Havaalanına indim, merkezdeki hostelime, paylaşımlı odama vardım, iki saat uyudum, uyanınca oda arkadaşlarımla tanıştım, toparlandım, dışarı çıktım. Şansıma Bakü’ye bahar çoktan gelmişti, hafif bir rüzgara rağmen tepede pırıl pırıl güneş vardı. Yollar, caddeler Moskova gibi devasa büyük; sekiz, on şeritliydi ve hostelimin bulunduğu Zarife Aliyev Küçesine (Caddesine) bir yerlerden köpüklü su akıyordu. ”Küçelere su serpmişem” diye ıslığa başladım. Sonra dört gün boyunca mahnıdan mahnıya (şarkıdan şarkıya) dolaşan ıslığım hiç susmadı. 🙂
Bakü’de bazı bankalar cumartesi de açıkmış. Para değişimi için bir saat Kapital Bank’ta bekledim, içerideki insanları izledim, tabelalara baktım. Gitmeden önce Azerbaycan hakkında epey internet bilgisi okumuş, gezi videosu izlemiştim. Azerbaycan Cumhuriyeti 1991’deki Sovyetler Birliğinin dağılmasından beri bağımsız bir ülke. ‘Azeri’ kelimesini pek sevmiyor ve kullanmıyorlar. ”Biz de Türk’üz” diyorlar: Azerbaycan Türkü. Dilleri: Azerbaycan Türkçesi. Bizim türkülerdeki eski Türkçeye çok benziyor. Yıldıza ‘ulduz, şimdiye ‘imdi’, yıla ‘il’, paraya ‘pul’ diyorlar misal. Kendi aralarındaki hızlı konuşmaları kulağıma Farsça gibi gelse de, ”Merhaba, af edersiniz” diye bir şey sormaya yaklaşınca Türkiye’den geldiğimi anlayıp hemen bizim Türkçe’ye dönüyorlar. Türkiye’yi çok seviyor ve bize çok özeniyorlar. Konuştuğum herkesin mutlaka burada bir yakını, tanıdığı var. Ben geleneksel müziğine; hem kendi halk enstrümanlarına, hem piyanoyla batı müziğine çok yakıştırdığım ezgilerine hayran olsam da, Bakü’nün turistik kafelerinde ekseriyetle Türkiye Pop ve Arabesk Müziği çalıyor.


Metrolarda 2020 yılında, Ermenilerle yaşadıkları 2. Karabağ Savaşına dair afişler var. Türkiye bu savaşta Azerbaycan’a hava aracı göndermiş. Erdoğan ile Aliyev’in fotoğraflarının altında ”İki devlet, bir millet!” yazıyor. Aslında öncesinde, Kurtuluş Savaşı yıllarında da Neriman Nerimanov Atatürk’ün mektubu üzerine on milyon altın yollayarak Milli Mücadele’ye yardım etmiş. İki devletin de kökleri Orta Asya’ya dayanıyor. Göçlerle bir kısım Orta Asyalı Anadolu’ya gelirken, bir kısmı Hazar Denizi civarına yerleşmiş. Burada Anadolu Selçuklu Devleti kurulurken, orada Şirvanşahlar egemen olmuş. İlk gün İçeri Şeher (eski şehir) surlarının içindeki Şirvanşahlar Sarayında dolaşırken bu devletin, dönemdaşı Selçuklulara çok benzer bir medeniyet kurduğunu fark ettim. Sekiz köşeli yıldızları, hayvan figürleri, şaman gelenekleri… 1538’de Şirvanşahlar Safeviler’e yenilerek yıkılmış ve bölgede Safevi Devleti egemenliği başlamış. 1548’deki Osmanlı-Safevi Savaşıyla Osmanlı Devleti kısa bir süreliğine bugünkü Azerbaycan topraklarını alsa da, 17. yy’ın başında yine Safevi hakimiyetine girilmiş. 1723’teki Rus-İran Savaşı sonrasında, Safevi İmparatorluğu tamamen çökmüş, Bakü ve çevresi Ruslar tarafından işgal edilmiş. Rus Çarlığının devrilmesiyle 1918-20 arasında bir süre bağımsız bir Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuş, 1920’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğine (SSCB) katılmış. İki yıllık bağımsızlığı boyunca kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği ilk Müslüman ülke (1918) olmuş. Ayrıca ilk Müslüman kadın opera sanatçısı Şövket Memmedova da, 1912 yılında Bakü’de sahneye çıkmış.






Hala Sovyet izlerini taşıyan o büyük caddeler, tepesinde orak-çekiç figürü duran binaların bahçeleri, parklar tertemiz. Parklarda genellikle süpürgeli kadın temizlik görevlileri dolaşıyor. Ülke bugün kendini Müslüman olarak tanıtsa da anayasalarında ‘devlet dini’ diye bir ibare yokmuş. Kaç-göç de yok! Sokaklarında, bellerine kadar uzun siyah saçlarıyla ve istedikleri kıyafetleriyle gece-gündüz rahatça yürüyen kadınlar var.
Bakü deyince akla ilk gelen şey kuşkusuz petrol! Ancak petrolün keşfedildiği 1800’lü yıllardan önce de bir iç deniz olan Hazar Denizi kıyısında, ipek yolu üzerinde yer alan şehrin ticaretle haşır-neşir, zengin bir tarihi varmış. Sovyetler Döneminde de Kafkasların en çok yatırım yapılan, gözde şehri olmuş. Yine Müslüman ülkeler içinde bir ilk olarak sayılan metrosu 1967’de açılmış. Bugün on milyon nüfusa sahip ülkenin üçte biri Bakü’de yaşıyormuş. Para birimleri manat, bir manat yaklaşık 20 TL. Yeme-içme bedelleri, karşılaştırınca Türkiye ile aynı fakat orada asgari ücret 350 manatmış. (7.000 TL) Belli ki ülkede ciddi bir gelir dağılımı adaletsizliği var. Şehir merkezinde, ucuz petrolün (litresi yaklaşık 1 manat) ve düşük vergilerin de etkisiyle oldukça lüks arabalar dolaşırken, üçüncü gün katıldığım günübirlik turda, Bakü dışındaki köylerin ve kasabaların, toz toprak içinde, Türkiye’nin ücra köylerine benzer yoksullukta olduğunu gördüm. Aynı gezide tanıştığım ve iş nedeniyle sık sık Ankara’dan Bakü’ye gelen bir mühendis, orada bir doktorun aylık ortalama 650 manat (13.000 TL) kazandığını, ülkede rüşvetin yaygın olduğunu söyledi.
İlk gün Şirvanşahlar Sarayına giderken yolda Minyatür Kitap Müzesine rastladım. Cam dolapların içinde, Guiness Rekorlar Kitabına da girmiş miniklikte, dünyanın her dilinden kitaplar vardı. Türkiye’den Nutuk gözüme çarptı. Bir de Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir şiir kitabı: ‘’Haydi’’. Saraydan çıktıktan sonra Filarmonya Bağı’nı buldum. Yani Devlet Filarmoni Orkestrası Binasının Bahçesi. Bu bahçeye bakan meydana bir piyano koymuşlar. Dört günümün dördünde de geçtiğim bu meydanda, her seferinde piyanonun başında farklı birilerini gördüm. Bakü halkının Sovyet Dönemi alışkanlıkları, Klasik Batı Müziğine, operaya, baleye ve tiyatroya düşkünlüğü hala devam ediyormuş. Ülkenin okuma-yazma oranı %99,5 imiş ve Okullarda hala Rusça ikinci anadil olarak öğretiliyormuş. Piyano çalmak da Allah’ın emri galiba onlar için. Ne güzel!







İlk sabah Fevvareler Meydanına çıkan kafelerle dolu bir sokağa girdim. Kült Amerikan dizisi ‘Friends’ konseptli kafeyi bulup bir keyif kahvesi ve tatlısı lüplettim. Sonra Nizami Küçesi, Edebiyat Müzesi, Azerbaycan Türkçesi… İçeri Şeher’deki bir esnafa yöresel müziği nerede canlı dinleyebileceğimi sordum; Dolma Restoran var dedi, tarif etti. Akşam orada gayet lezzetli bir tabak ‘dolma’ yedim. Yaprak sarması yani. Yeşil bağ yaprağının daha tuzlu, bol etli ve bohça gibi sarılmış hali. Tar, kamanca (kabak kemane gibi bir yaylı) ve gaval (bendir gibi bir vurmalı) çalan üç genç adamın karşısına oturdum. Çalıp söyledikleri türkülerin hepsini biliyordum, eşlik ettim. Hatta birinin; ‘Eziz Dostum’un ikinci kıtasında sözleri unuttular da hatırlattım: ‘’Çaldığım sazımı getirin mene, görsün ki çalmakta neçe mahirem’’ 🙂 Şaşırdılar. Sonra ben de istek yaptım, çaldılar: ‘’Arakçının mendedir ceyran, sermişem çemendedir ceyran” 🙂 Çıkışta biraz konuştuk, Bakü’de konservatuar öğrencisiymişler. Fiziken yorgun ama ruhen çok mutlu döndüm o gece hostele.

Tek başıma yola çıksam da yol bana yeni bir arkadaş kazandırdı: Tuba. O da İstanbul’dan tek başına gelmiş, gelmeden önce tıpkı benim gibi bir sürü Bakü videosu izlemiş. Meraklı, bıcır bıcır, girişken bir genç kadın. Haydar Aliyev Merkezine ikinci gün gitmemi o önerdi ve o da üçüncü gün benim önceden yazıldığım şehir dışı tura katılmaya karar verdi. Benden iki gün önce gelmişti, iki günlük demlenmiş bilgileri ve sohbeti bana çok iyi geldi.
İkinci günümün büyük bir kısmı, metroyla gittiğim Haydar Aliyev Merkezi’nde geçti. Bugünkü Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in de babası olan eski başkan Haydar Aliyev, 1960’larda, Azerbaycan bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyet iken Komünist Partinin başkanı olmuş, 80’lerde SSCB Bakanlar Kurulu Başkanlığı yapmış. 91’deki dağılmadan sonra, bir süre Elfruz Elçibey Cumhurbaşkanı olsa da 1993’ten, vefat ettiği -Azerbaycanlıların deyimiyle: ‘dünyasını değiştirdiği’- 2003 yılına kadar bu göreve devam etmiş. Akabinde oğlu ve Yeni Azerbaycan Partisi’nin genel başkanı İlham Aliyev iktidara gelmiş. Aliyev Ailesinin bugünkü modern Bakü’de etkileri ve izleri büyük. Haydar Aliyev’in 10. ölüm yıl dönümünde, 101 bin m2’lik bir alana, mitolojilerindeki yükselen Hazar Denizi’ne benzeyen, dalgalı bir mimaride, devasa bir kültür merkezi yapılmış: Haydar Aliyev Merkezi. İçinde ülke tarihini ve kültürünü kronolojik sırayla anlatan müzeler, güncel sanat galerileri ve koleksiyonlar var. En çok müzik kısmını sevdim tabi. Azerbaycan müzik tarihi, müzisyenlerin hayatları, geleneksel müziklerinin mugamlarına (makamlarına) dair teknik bilgiler, kayıtların ve geleneksel çalgı seslerinin de dinlenebildiği bir teknolojiyle düzenlenmiş. Son sabah dolaştığım Musiki Müzesi’nde de müziğe dair başka bilgiler okudum; eşyaları, kitapları, orijinal etkinlik afişleri ve sazları sergilenen başka müzisyenleri öğrendim.









Azerbaycanlılar sanatçılarına çok kıymet veriyor. Pek çok eski, büyük apartmanın kapısında birilerinin ‘’Yaşayış Evi’’ olduğu yazıyor. Mesela Üzeyir Hacıbeyov’dan sonra Sovyetlerin de en önemli piyanist bestecisi kabul edilen Kara Karayev (1918-1982), Dimitri Soştakoviç’in yakın dostuymuş ve Klasik Batı Müziği tarzındaki eserlerinin yanında, 1952 yılında Hazar coğrafyasının en ünlü şairlerinden Nizami Gencevi’nin ‘’Yedi Güzel’’ şiirine dayanan bir bale bestelemiş. Musiki Müzesi’nde beni gezdiren güler yüzlü görevli, Kara Karayev’in İçeri Şeher’deki Yaşayış Evine de gitmemi önerdi ama vaktim yetmedi.




Üçüncü günün sabahında şehir dışındaki gezilecek yerleri görmek üzere Tuba ile hostelin önünden tur minibüsümüze bindik. Rehberimiz Leman Hanım yarım saat geç kaldı. Nefes nefese İngilizce, Rusça ve Azerbaycan Türkçesinde neden geç kaldığını açıkladı: İlham Aliyev makamına gidiyormuş, yollar kapanmış, trafik sıkışmış! Altısı Türk, on beş kişilik grubumuzla yola çıktık.
Önce Lökbatan Kasabasındaki çamur volkanlarına gittik. Geçen yaz Volkan Kaplan’ın enstrümantal albümü ‘Bağlama-Azerbaycan’ı çok dinlemiş, bu ismi orada duymuştum: ‘Lökbatan Suit’. Lök, Azerbaycan dilinde deve demekmiş ve çok eskiden, İpek Yolu kervanlarına ait develer bu altı petrollü, çamurlu arazide batıp kaldıkları için yerleşim yerinin adı öyle kalmış. Bir yere kadar minibüsle gidip sonra dörder kişilik gruplarla taksilere bindirildik. Çünkü çamur volkanlarına ulaşan yol, asfaltsız kıraç arazide bir safari turu gibiydi. Ben, Tuba, bir Avusturalyalı ve bir Angoralı adamdan oluşan dörtlümüzün şoförü Emin Bey çok neşeli ve konuşkandı. Yanına oturup yol boyu merak ettiğim her şeyi sordum, o da anlattı. ”Aliyev’i severiz tabi. Sevmeyen, eleştiren olursa ertesi sabah gelip evinden alırlar, nereye götürdüklerini bilmeyiz” dedi. Akşamüstü dönüş yolunda rehberimiz Leman Hanım da sabahki şikayetinden pişman olmuş olacak ki; modern şehrin büyük binalarının önünden geçerken Aliyevleri övme ihtiyacı hissetti… Çamur volkanları umduğumuzdan küçük ama ilginçti. İnsan boyunda sayılabilecek gri tepelerde fokur fokur çamur kaynıyor, baloncuklar patlıyordu.



Oradan Gobustan Kasabasına geçtik. ‘Gobu’ (kobu) dağ geçidi anlamına geliyormuş ve M.Ö. 50.000’lere ait, bölgenin ilk yerleşim yeri olduğu tespit edilen bölge Milli Park ilan edilmiş. Azerbaycan’ın Çatalhöyük’ü yani. Taşların üzerinde hala binlerce yıl öncesinin avlanma figürleri var. Bir de dans eden insanlara dair çizimler! ‘Gavaltaş’ dedikleri ve hala bir kısmından melodik bir tınlama çıkan eski bir perküsyon aleti de hala orada. Devamında Hazar Denizine nazır Bibi Heybet Camii’ne uğradık. Dört gün boyunca geçtiğim yollarda dört tane cami görmedim galiba! Bibi Heybet Camii 13.yy’de Şirvanşah Sultanı tarafından yaptırılmış, Sovyet Döneminde yıkılmış, yirmi yıl önce Haydar Aliyev aynı yerde, aslına uygun şekilde yeniden inşa ettirmiş.



Öğlen yemek yemek üzere pahalı bir restorana götürüldük ama grubun çoğu gibi Tuba ile ben de bu vakti serbest zaman olarak değerlendirip akşamdan hazırladığımız sandviçlerimizi dışarıda yiyerek sohbet ettik. Yerel yemekleri ilk gece Dolma Restoran’da, ikinci gece pıti ve pilav yiyerek Firuze Restoran’da tattım çünkü. Pıti; Kars’ta da yediğim, kupa şeklinde bir çömleğin içinde 12-14 saat boyunca taş fırında pişirilen yağlı, kuzu etli, nohutlu bir yemek. Bakü’de içine kuru kayısı ve kestane de atıyorlarmış. Ağır geldi, bitiremeden bıraktım. Basmati pirinciyle yapılan, tavuklu, kuru kayısılı, kestaneli ve karamelize soğanlı ‘Azeri Pavlovu’ (pilavı) güzeldi Firuze’nin. Üzerine de bayram bittikten sonra birkaç gün beklemiş ve şekerlenmiş hissi veren ‘Azeri Baklavası’ iyi geldi. 😊

Turun devamında Yanar Dağ dedikleri bir bölgeye uğradık. Hazar Denizinin Abşeron Yarımadası, altındaki doğalgaz ateşinden ötürü ‘ateş toprakları’ olarak biliniyormuş. Yaklaşık üç metrelik bir alanda, tüm doğa olaylarına rağmen binlerce yıldır sönmeyen, kimyasal açıdan oldukça zehirli bir ateş yanıyormuş. Hızlıca etrafında dolaşıp Zerdüşt Tapınağına gittik. Yol boyunca, bakraçla kuyudan su çekiliyor gibi görünen petrol sondaj kuyuları vardı.
Ateşgah; Zerdüşt Tapınağı, o günkü gezimizin en ilginç ve en görülmeye değer yeriydi. 1700’lerde yapılmış ve hala dünyadaki üç aktif Zerdüşt Tapınağından biriymiş. Mimari olarak Osmanlı Hanlarına benziyor. Ortada devamlı yanan ateş, 18. yy’da bölgede keşfedilen doğalgaz kaynağıymış aslında. Eskiden ateş mabedinin etrafındaki küçük odalara hac için gelen Zerdüştler yerleşir, odalarından ateşi izleyip kendilerine türlü işkenceler yaparak çile doldururlarmış. Hala 21 Martlarda, Nevruz’da, dünyanın her yerinden gelen Zerdüştler (Mecusiler) ile Tapınak ziyaretçi akınına uğruyormuş. Zaten Azerbaycan’ın kelime anlamı da ‘ateş ülkesi’ imiş.



Şehre döndükten sonra o akşamı, Tuba ile İçeri Şeher’in dar sokaklarında dolaşıp fotoğraflar çekerek ve akabinde dolunaylı Kız Kalesi’nin altında muhabbet ederek tamamladık. Tuba sabaha karşı memlekete döndü. Ben son günüme ranza komşum Nina ile başladım. Rusya-Ukrayna Savaşından kaçmış, geçen yıl bir süre Mersin’de ve Ankara’da yaşamış, online Rusça öğretmenliği yaparak hayatının kazanan, tatlı bir Rus idi kendisi. Ankara-Moskova-Bakü karşılaştırması ve devlet liderleri dedikodusu yaptık biraz. Sonra o yerleşmeye karar verdiği Bakü’de kiralık ev aramaya çıktı. Bense önce Müzik Müzesini gezdim, sonra Fevvareler Meydanındaki modern bir kafede kahvaltımı edip Bakü Bulvarına daldım. Yürüdüm, yürüdüm Halı Müzesine vardım. Burada da Azerbaycan’ın İpek Yolu zamanlarındaki varlıklı günlerine dair bilgiler okudum. Desen desen, rengarenk halılara bakarken Isparta’daki halı müzesini hatırladım. Halı Müzesinin karşısından füniküler ile Şehitlik’e çıktım. 1918’de, 1. Dünya Savaşının Kafkas Cephesinde, Anadolu’dan gelen binden fazla asker burada hayatını kaybetmiş. Şimdi Hazar Denizine ve şehre tepeden bakan, Bakü’nün Manhattan’ın sayılan (iş merkezleri) Ateş Kulelerine sırtını vermiş bir yeşillikte anılıyorlar. 1990’da, Soyvetler’den ayrılma arifesinde Ermenilerle yaşanan çatışmalarda dünyasını değiştirmiş bir sürü Azerbaycanlıyla beraber…





O tepeden şehir manzarasına ve Hazar Denizi’ne son kez bakıp çiçekli merdivenlerden aşağı indim. Kız Kalesinin önünden geçip İçeri Şeher’le vedalaştım. Filarmonya Bağının önündeki piyanolu meydanda düğün fotoğrafı çekilmekte olan bir gelin-damat gördüm. Fotoğrafçı gelinin makyajıyla ilgilenirken damat sıkıldı, olağan bir şekilde piyanonun başına oturup çalmaya başladı, azıcık dinleyip karşıya geçmek üzere alt geçide indim. Alt geçitte biri tar, biri gaval çalan iki müzisyen çocuk vardı, durup video çektim. Dört günün dördünde de buraya ait ezgileri bir şekilde canlı dinleyebildiğimi fark edip sevindim. Edebiyat Müzesinin önündeki Dede Korkut heykeline göz kırparak yola devam ettim ve yeni hikayelerimin neşesini ıslağıma üfledim:
‘’Serin sulu bulaklardan bulaklardan, yeşil yaprak budaklardan budaklardan, Lale renkli yanaklardan, bal süzülen dudaklardan, size selam getirmişem, Göl Hazar’ın kenarından, Dede Korkut diyarından heey, Azerbaycan vugarından*, Köroğlu’nun nigarından size selam getirmişem!” 🙂




*Vugar= Gurur (‘Size Selam Getirmişem’ – Azerbaycan https://www.repertukul.com/SERIN-SULU-BULAKLARDAN-Size-Selam-Getirmisem-2525)