“Urfa’nın Seher Vakti”

1 Mart Cuma sabahına karşı Utku ile Urfa Otogarı’na vardık, eski bir konaktan restore edilmiş otelimizi bulduk, uyuduk, dinlendik. Sabah havaalanından gelecek Ali ile buluşmak üzere Haşimiye Meydanına doğru şehrin kalabalığına daldık. Vakit cuma namazı ve muhit eski dükkanlarla dolu tarihi çarşı olduğundan etrafta puşili, şalvarlı, esmer adamlar ve uzun etekli, renkli yöresel kıyafetli kadınlar dolaşıyordu. İnsan kalabalığı, trafik sıkışıklığı, alt yapı çalışmaları, yıllar önce yapılmış estetik binaların bakımsızlığı ve arada Akdeniz’i hatırlatmaya çalışan tek tük palmiyeler… Ali gelince kahvaltı etmek, yani ciğer yemek üzere Gümrük Han’ı aramaya başladık. Yol arkadaşlarımın etrafımızdaki curcunaya dair ilk tespitleri ”Mogadişu” oldu. Somali’nin başkenti. Gezinin devamında beni çok güldüren başka yorumları da olacaktı. Ali’nin düz, dolaysız ifadeleri, Utku’nun dürüst, şeffaf değerlendirmeleri; ikisinin Yozgat-Elbistan ekseninde karşılaştırdıkları Anadolu’ya has söylemleri, Umut Sarıkaya karikatürleri ve Vizontele replikleriyle dolu cümleleri… Bu iki genç adam, sanırım son altı aydır bana en çok kahkaha attıran insanlar! 🙂

Gümrük Han 1500’lerde, Osmanlı zamanında yapılmış bir kervansaray. İçinde kebapçılar, kahvehaneler var. Çok acıktığımızdan birer buçuk porsiyon ciğeri anında tertemiz ettik ve galiba lezzet turumuzu bu ciğer ile en yüksek noktadan başlatmış olduk. Sonra kahve içmek için yine handa bir kafeye oturduk. Urfa’nın şehir merkezini on yıl önce birkaç saatliğine görmüştüm. İstanbul’dan Antep niyetiyle çıktığımız bir hafta sonu, arkadaşlarım iki evli çift ile Halfeti, Birecik ve Göbeklitepe’ye kadar gelmişken merkeze de uğrayıp koşa koşa Balıklıgöl’ü, Hz. İbrahim’in doğduğu mağarayı ve Hz. Eyüp’ün sabır makamını görmüş, dürüm yemiş ve kötü bir sıra gecesi deneyimi ile ayrılmıştım.* Şimdi daha geniş ve mutlu bir zamanımda, yeniden tanıştım şehirle. Beyaz kesme kalker taşlı, yaşlansa bile hala çok güzel, çıkmalı (cumbalı) yapıları var; Diyarbakır, Mardin gibi dar sokaklarla birbirine bağlanmış.

Gezmeye yine Balıklıgöl ile başladık. Görmediğim on yılda Urfa daha turistik, esnafı daha turist sever (!) olmuş. Israrla tarihi bilgi vermek isteyen bir adam peşimize takıldı. Hızlıca geçip Haleplibahçe Mozaik Müzesine gitmeye karar verdik. Urfa civarındaki kazılarda keşfedilen, MS 5.-6. yüzyıllarda yaşamış Doğu Roma İmparatorluğu’nun bürokratlarından birine ait olduğu düşünülen bir villadan çıkarılan (Amazonlar Villası) taban mozaikleri burada sergileniyor. Mozaik Müzesi ile aynı bahçe içinde Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi var. Göbeklitepe’den başlayıp kentin geçmişini salon salon anlatan kocaman bir müze. Müzelerin bulunduğu bu geniş kompleks 2015’te açılmış. Eski şehrin ortasında, Şehitlik Mevkiinde, 1500 m2’lik bir alana, etrafında ufak tefek mağaraların olduğu bir araziye yayılmış. Arkeoloji Müzesi çıkışında, Urfa’da yaşayan Müzik Köylü arkadaşımız Sultan da bize katıldı. Yirmi iki yaşındaki Sultan, bu mağaralarda yakına kadar insanların yaşadığını hatırlıyor. İbrahim Tatlıses’in doğduğu mağara da bunlardan biri galiba. 🙂 Mağarasına değil ama o dar sokaklardan geçerek İbrahim Tatlıses Müzik Müzesi’ne vardık.

Şanlıurfa Belediyesi, Harrankapı’daki bir kahvehaneyi restore ederek müzeye dönüştürmüş. Meclis üyeleri oy çokluğu ile buraya İbrahim Tatlıses’in adını vermiş. İçinde Tatlıses’in ve başka Urfalı sanatçıların envanterleri sergileniyor, kronolojik sırayla kentin müzik tarihine dair bilgi veriliyor. Urfa, dünyanın en yaşlı şehirlerinden biri. M.Ö. 300’lü yıllarda, Doğu Roma’nın Edessa’sı iken daha, müzik kültürü varmış. 640’ta Arapların eline geçip El-Ruha adını almış ve Şam’dan, Halep’ten müezzinler, gazelhanlar Harran Ovası’na davet edilerek dini musiki eğitimi verilmiş. Bir salonda türkülerini bildiğimiz Urfalı müzisyenlerin balmumu heykelleri duruyor: Şerafettin Sucu, Mehmet Özbek, Abdullah Balak, Tenekeci Mahmut (Mahmut Güzelgöz), Kel Hamza (Hamza Şenses), Kazancı Bedih (Bedi Yoluk)… ”Musiki alemine Urfa’da ahenk denir. Ahenk; usta sesler ile usta saz icracıları tarafından sunulur, onların dışındakiler sükunetle bu musikiyi dinler. Ahenk ilk akşamdan başlar, en içli duygular, en çılgın hoyrat sesleriyle seherle buluşur ve en kıvrak ezgiler de seherle yeni günü karşılar.” diyor müzede, yakın dönem (19.yy) Urfa Musikisi için. Tevekkeli değil o sokaklardan, taş konakların arasından geçerken kulağımda ‘Urfa’nın Seher Vakti’ türküsünün çalması: ”Urfa’nın seher vakti, gül bülbülü ağlattı, dün gece neredeydin, hoyratın beni yaktı.”

Akşamüstü Hz. Eyüb’ün sabır makamına yürüyüp fazla oyalanmadan geri döndük, hijyenik olmayan meşhur bir lokantada kebap yedik. Akabinde Sultan’ın önerisiyle eski bir konaktan bozma tatlı bir ‘pub’da bir şeyler içerek ve gözlemlerimizi paylaşarak günü bitirdik.

İkinci sabah Utku ile ikimiz Endülüs’ü anımsatan, avlusu portakal ağaçlı otelimizde kahvaltı ederken, Vedat Milör arkadaşımız Ali çarşıda tirit çorbası içmeyi seçti. Sonra araba kiralamaya giderken yine onun lezzet durakları listesindeki baklavacıyı aradık. Bulduk. Cumartesi sabahının 10’unda, bomboş dükkanda, şaşkın çırağın bakışları altında pek de taze olmayan baklavalardan tadıp yola düştük. Tatmasak aklımız kalırdı çünkü. 🙂

Önce Göbeklitepe’ye uğradık. Yıllar önce bir akşamüstü güneş batmak üzereyken gördüğüm, kazıları henüz bitmemiş Göbeklitepe, Doğuş Holding tarafından 2018’de gayet modern bir açık hava müzesi haline getirilmiş. Öncesinde, slaytların ve görsel bilgilerin sıralandığı kapalı bir koridor oluşturulmuş. Kazılardan çıkan bulgularla M.Ö. 9500’lü yıllara dayandığı tespit edilen bu alan; ”Bereketli Hilal” adı verilen, Akdeniz ikliminin egemen olduğu, Babil, Asur ve Fenike topraklarına kadar uzanan bir coğrafyanın içinde sayılıyormuş. Dünya’da tarımın temeli kabul edilen sekiz bitkiden (çift sıralı buğday, tek sıralı buğday, arpa, mercimek, bezelye, nohut, burçak, keten) altısı burada evcilleştirilmiş. 60 km ilerideki Karahantepe’de devam eden kazıların tamamlanmasıyla Göbeklitepe’den de kıdemli bir yerleşim yeri ortaya çıkabilirmiş.

Göbeklitepe’yi bitirip müze dükkanından aldığımız kahvelerimizi de içince istikamet; Dertli Divani’den ‘Urfa Semahı’nı dinleyerek Kısas’a… Bugünkü nüfusunun büyük bir kısmı Sunni Arap olan Urfa’nın merkeze bağlı bir Türkmen Alevi köyü Kısas. Kökü, muhtemelen yüzyıllar önce Horasan’dan göçmüş ve burada kalmış bir Türkmen aşiretine dayanıyor. Bizim için önemli, çünkü çalıp söylemeyi sevdiğimiz semahların çoğu buradan derlenmiş. Meydandaki yeşil kapılı Kısas Kültürünü Yaşatma Derneği’nin önünde durduk, karşıdaki bakkala cem evini sorduk. Nereden geldiğimizi merak etti, Ankara’dan gelmiş olmamız heyecan yarattı, hemen yetkili birini aradı.

Eskiden belde olan altı bin nüfuslu köyün eski PTT Binası, varsıl bir ailenin desteği ile dernek merkezi haline getirilmiş. İki salonu kütüphane yapılmış, duvarlara Kısaslı ozanların, aşıkların resimleri asılmış. Bakkalın aradığı yetkili Veli Bey merakımızı görünce biraz ötedeki Cem Evini de gezdirdi bize, köye gelen sanatçıları anlattı. Her perşembe akşamı düzenli olarak cem yapılırmış, cem dışında bu ev köyün taziye evi olarak da kullanılırmış. Tabii halısından minderine her şey kendi aralarında topladıkları paralarla ya da Avrupa’da yaşayan Kısaslıların maddi desteğiyle alınmaktaymış. Sevdiğimiz bir müziğin daha habitatını görmek üçümüzü de mutlu etti. Dönüş yolunda Arif Sağ’dan bir şeyler dinlemek istedi Ali. Umut (1995) albümünü açtım, üçümüz de eşlik ettik: ‘‘Cennet bahçasında, firdevs bağında, dostun cemalini gördüm eyvallah”…

Kısas’tan Harran’a… Harran Kalesi’nin ören yerinden toplanan tuğlalarla 150-200 yıl önce inşa edilmiş Harran Kümbet Evlerinden biri sergi amacıyla halka açılmış. Civardaki atmosfer Züğürt Ağa filminin seti gibi. Kapıda rehber olduğunu söyleyen bir adam, bize çok da akademik ve doğru gelmeyen bir şeyler anlattı, kibarca dinledik. Emrivakisi ile biraz da fazla para verdik, hatta kazıklandık ya, neyse… Harcında saman, pişmiş toprak ve yumurta akı kullanılan bu evlerin içi yazın serin, kışın sıcak olurmuş. Evlerin dışı her sene balçıkla sıvanırmış. Penceresiz evler tepelerindeki kubbelerden ışık alır, bu kubbeler yağmuru ve karı içeri almayacak şekilde tasarlanırmış. Sonra başlık parası geleneğini ve Harranlı kadınların medeni durumlarına göre başlarını örtme şekillerini bir puşiyle benim başımın üzerinde göstererek anlattı. Kadının fiziksel gücüne göre bedellenerek alınıp satıldığı gelenek olmaz olsun!

Harran’dan merkeze varınca Vedat Milörümüzün önceden araştırdığı havalı bir restoranda lahmacun yedik. Sıra gecesi rezervasyonu yaptırdığımız hana geçmeden, birkaç hafta önce Urfa’ya taşınmış, kışın Ankara’da birlikte ut çalıştığım Kerem Hocamla buluşup çay içtik. Genç hocam Urfa’ya yeni açılan bir mevlevihaneye kadrolu udi olarak gitti. Yerel müziğin keşfinde ve içinde olmak, icraya dair daha fazla bir şeyler yapmak istiyordu. Bence Urfa civarı tam onun yeri. Birlikte çalıştığı Urfalı hanendelerin bir kaç oktavlık tiz seslerini ve kendi aralarında yaptıkları sıra gecelerini anlattı.

Sonrasında ‘sıra gecesi’ diye gittiğimiz etkinliğin bizim bildiğimiz, sevdiğimiz sıra geceleri ile pek alakası yoktu. Cümbüşsüz, utsuz çalınan, yüksek tavanlı ve akustiği kötü bir handa okunan popüler Urfa türkülerini ve arabesk, fantezi, Türk Müziği şarkılarını duyunca on yıl öncekine benzer bir hayal kırıklığı yaşadım. Keşke Kerem Hoca’nın bahsettiği gecelere katılma şansımız olsaydı. İlgi çekmek için ortada patlatılan alevli bir davul, özensiz yöresel kıyafetlerle halay çeken bir grup halk oyuncusunun, izleyicileri de içine kattıkları basit halaylar, yemekli düğün gibi sürekli ortada gezinip masalara sırayla fiks menü dağıtan garsonlar… Kazancı Bedih’in videolarından izlediğimiz şekilde bir sıra gecesi olsa, Ali’nin hatırlattığı ”Aşkım Ebedidir Erecek Sanma Zevale” gazeli söylenirdi belki. Döndükten sonra baktım; bu gazeli Yaşar Nezihe Hanım yazmış. Urfa’nın geleneklerinde kadının adı yok ama sıra gecelerinde okunan gazellerin çoğu ilginçtir ki, İstanbullu bir kadın şaire, Yaşar Nezihe Bükülmez’e ait.** (1882-1971) Hiç gazel okunmadı o gece. Biz de gösterinin bitmesini beklemeden kalktık, otelimize yakın başka bir taş konağın sakin bir odasında sohbet ederek geceyi sonlandırdık.

Ertesi sabah havaalanına giderken Urfa’nın hala memleketin diğer şehirlerinden çok farklı ve görülesi olduğuna hemfikirdik. Çok çocuklu kalabalık aileleri, ‘kanaat önderi’ sıfatıyla ismi modernleştirilen aşiret ağalarının etkinliği, coşkulu misafirperverlikleri, Kürtleri, Arapları, Suriyelileri, yemekleri, türküleri… Hem çok zengin, hem yoksunluklarla dolu. Tıpkı; ”Hafızamda binlerce parçalık arşivim var. Onları birileri derlese, kayıt altına alsa… Hep Hülya Avşar’a, İbo Show’a çıkıyorum. Böyle mi olmalıydı?” *** diyen ve bu şehrin adını duyunca ilk aklıma gelen Kazancı Bedih’in hüzünlü hayatı gibi…

*https://duygusalatlas.com/2017/11/08/antep-urfa-gezme-ceylan-bu-daglarda/

**Urfa Sıra Gecelerinde ve Musiki Meclislerinde Okunan Gazellerin İşlevi, Prof. Dr. Muhsin Macit, Millî Folklor Dergisi, 2010, Yıl 22, Sayı 87, https://www.millifolklor.com/PdfViewer.aspx?Sayi=87&Sayfa=81

***https://tr.wikipedia.org/wiki/Kazanc%C4%B1_Bedih

Yorum bırakın