2024 yılında, mümkün olduğunca sevdiğim müziklerin coğrafyalarının yollarına çıkmaya niyet ettim. Çalıştığım kurumun Elazığ İş Mahkemesinde, 28 Şubat Çarşamba gününe verilmiş duruşması ve Elazığ Adliyesinden alınması gereken evrakları olduğunu öğrenince gitmeye gönüllü olup uçak bileti araştırdım. Uygun fiyatlı bilet bulunca, Müzik Köylü yol arkadaşlarım Utku’yla Ali’ye teklif sundum, Utku benden bir gün sonra Elazığ’a gelmeyi ve oradan Urfa’ya geçmeyi önerdi, Ali Urfa’ya gelirim, dedi, biletleri aldık. 27 Şubat Salı günü; Mercan Erzincan, Evrim Kaya ve Buse Katılmış’ın ”Oyalı Yazma-Harran’dan Harput’a Meşk” albümünü dinleye dinleye Ankara’dan Elazığ’a uçtum. ”Mezire’den çıktım, ağrıyor başım…”

Türklerin 1071’de Anadolu’ya girmesinden sonra, 1085’te, Anadolu’da ilk fethedilen yerlerden biri Harput olmuş. Öncesinde başka medeniyetlere de ev sahipliği yapmış, binlerce yıllık bir şehir Harput. Anadolu Selçuklularının akabinde Çubukoğulları ile Artukoğulları Beyliklerinin, kısa bir süre Safevi Devleti’nin ve 1517’de Osmanlı’nın hakimiyetine girmiş, 1834’e kadar dahil olduğu devletlerin önemli bir vilayeti sayılmış. 1834’te şehir merkezi Harput Kalesi’nin 10 km ötesindeki ‘Agavat Mezrası’na (Mezire), yani bugünkü yerleşimine taşınınca Harput kasaba olarak buraya bağlanmış. 1862’de, Sultan Abdülaziz’in tahta çıkışının beşinci yılında kente ”Ma’muretü’l Aziz” (Sultan Aziz’in bayındırlaştırdığı) adı verilmiş, halk arasında kısaca El-Aziz denmiş. Bu isim de 1937’de Atatürk’ün isteği ile önce ”El-azık” (azığı bol) ve sonra ”Elazığ” olmuş. Etimoloji, kültüre dair ip uçları taşıyan ne güzel bir bilim!

Ben Elazığ’ı türkülerden bilirim; evvela Erkan Oğur’dan. Çocukluğumdan beri çok sevdiğim Erkan Oğur Harputlu. Gülün Kokusu Vardı albümünde, ”Kaleden İniş M’olur” türküsünü bitirirken ‘Bak ki Harput yok olmasın’ diye iç geçirir sakin, hüzünlü sesiyle. Sonra hiç bir Anadolu şehrinde olmayan klarnetiyle ”kürsü başı sohbetleri” ve zurnasız halk oyunları vardır Elazığ’ın. ”19. yüzyılda Anadolu Kent Müziği” olarak akademik çalışmalara konu olmuş, bizim Rumeli türküleri ve İstanbul fasılları gibi makamlı, ince sazlı peşrevleri, gazelleri vardır. Ut çalmaya, makam müziği öğrenmeye heves ettikten sonra daha çok dinler olduğum bu müziğin doğduğu coğrafyayı görme fırsatı yakalayınca, sosyal medyadan araştırdığım Elazığ Devlet Klasik Türk Müziği ve Kürsü Başı Topluluğuna mesaj attım: ”Merhaba, ben Harput Musikisini çok seven, amatör bir müzisyenim, haftaya iş nedeniyle iki günlüğüne Elazığ’a geleceğim. Acaba bu sürede canlı bir kürsü başı muhabbeti dinleme imkanım olur mu?” Cevap verdiler, belediyenin musiki topluluğunun salı ve perşembe akşamları Engelsiz Yaşam Merkezinde halka açık koro çalışması yaptığını söylediler.
”Sen orada herkesin senin sevdiğin türküleri bildiğini, söyleye söyleye dolaştığını mı sanıyorsun?” demişti Ali. Sanmıyordum tabi. Anadolu’nun pek çok şehrini gezdiğim, bildiğim için bugünkü Elazığ’ın üç aşağı, beş yukarı onlara benziyor olduğunu düşünüyordum. Havaalanından şehir merkezine giden yolda onlarca Hüda-Par, Yeniden Refah, Saadet Partisi, AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi seçim afişi, Kur’an Kursu reklamı gördüm. Başka hiç bir Anadolu şehrinde görmediğim kadar çok! İki yıl önce cemaat yurtlarındaki baskıya dayanamayıp intihar eden tıp fakültesi öğrencisi Enes Kara’yı hatırladım.




Öğretmenevine vardım, valizimi odaya bıraktım. Resepsiyondaki genç kadına Engelsiz Yaşam Merkezi’ni sordum, yakınmış. Yemek yemeden oraya gittim. Koro çalışması yapılan salonu buldum. Bir ut, bir trompet, bir darbuka ve bir kudüm eşliğinde kahramanlık türküleri söylüyorlardı. 18 Mart Konserine hazırlık yapıyorlarmış. Yetişebildiğim son bir kaç türküyü bir köşede dinledim. Çalışma 8’e doğru bitince koro şefinin yanına gidip kendimi tanıttım. Avukat olduğumu ve Ankara’dan geldiğimi özellikle vurgulama gereği duydum, amatör müzisyen olduğumu da bir yerlere ekledim. Harput Musikisine ilgim, enstrümanlarını toplamakta olan saz ekibinin hoşuna gitti, kudüm çalan Mustafa Bey iki sokak ötede, Musiki Konservatuarı Derneği’nde bir canlı meşke gitmek üzere olduğunu söyleyip beni de davet etti. Hem çekingen, hem meraklı kabul ettim. İyi ki etmişim. On dakika sonra bir grup güzel sesli, orta yaşlı erkeğin toplandığı, çay içip türküler söylediği bir apartman dairesindeydik. Bir kadın çantası vardı salonda, dernek başkanı Selma Hanım’ınmış. İçerideki odadan çıktı geldi, yalnız hissetmeyeyim diye iki saat yanımda oturdu sağ olsun.

Her salı klarnet, ut, kanun gibi bir sürü saz gelirmiş de bu hafta çoğunun işi çıkmış, şimdilik bir tek cümbüş varmış. Mahalli sanatçı Fethi Bey cümbüşünü alıp ”Sinemde Bir Tutuşmuş…” ile başladı. ”Hüseynik’ten Çıktım Şeher Yoluna”, ”Ahçik’i Yolladım Urum Eline”, ”Dağlar Dağımdır Benim”, ”Elaziz Uzun Çarşı”, ”Kar mı Yağmış Şu Harput’un Başına”… İki saate yakın çaldı. Odada sırayla oturan erkeklerin hepsi söyledi. Hem de çoğu türkü, içinde Ermenilere dair kelimeler geçen orijinal sözleriyle söylendi. Yanımdaki Selma Hanım’dan cesaret alıp ben de eşlik ettim. Beni misafir olarak getiren Mustafa Bey bir gazel ve bir Harput ilahisi okudu, arada bana bu kültüre dair yeni bilgiler verdi. Kürsü; soğuk kış gecelerinde soba misali, bütün ailenin başına toplandığı hikayeler anlatıp türküler söylediği bir eşya imiş. Sonra şehrin ileri gelenleri, ağırlıklı olarak esnafları, şehrin sıkıntılarını paylaşmak ve bunlara çözüm aramak için yaptıkları toplantılara da bu ismi vermişler. Dertler konuşulduktan sonra sıra müziğe gelirmiş. Harput, Osmanlı Dönemi’nde Ermeni nüfusun yoğun yaşadığı şehirlerden biri olduğundan, klarnet ve diğer ince sazlar Ermeniler tarafından çalınırmış. Çalınan makamlı müziğin hanendeleri (solistler) ise Urfa civarından gelen, dini musiki eğitim almış gazelhanlar ve müezzinlermiş.
Yolda dinlediğim Oyalı Yazma albümünü çıkaran kadınların yıllar önce İstanbul’da bir konserlerine gitmiştim. Bu türküleri söyleyenlerin hep erkekler olduğunu, bir de kadınlar yorumlasa diye düşünerek böyle bir çalışma yaptıklarını anlatmışlardı. Harput Kürsü Başı Sohbetleri, Urfa Sıra Geceleri, Diyarbakır Velime Geceleri… Kadının olmadığı, müziğin, meşkin erkeklere özgü kabul edildiği zamanlarda doğmuş kültürler. Rahmetli anneannem gençken Trakya’da köyde, kış geceleri kadınlara has misafir oturmalarında ‘dare’ çaldığını anlatırdı. Bir nevi def, bendir gibi, yuvarlak bir fırın tepsisinin tersi… Kadınların başka sazları alacak paraları, öğrenecek, icra edecek vakitleri olmamış ki! Son gece Utku ile katıldığımız başka bir kürsü başı sohbetinde dernek başkanına kadınları sordum; bu toplantılarda kadınlar olmaz mı hiç? ”Hanımlar da evlerde kendilerine ‘püsün’* gecesi yaparlar” dedi. Anneannemlerin toplantıları gibi.

Müzik Köylü dostlarımla biz de ara ara buluşup sevdiğimiz türküleri çalıp söyleyerek böyle müzikli akşamlar, meşkler ediyoruz. Müziğin birleştirici gücünü, aynı türküyü birlikte söylemenin yarattığı o tanıdık enerjiyi o akşam bir daha gördüm. Bir tek cümbüş bile bir salon dolusu adamı dertlendirdi, coşturdu, duygudan duyguya dolaştırdı. Ve o adamlar, Edirneli avukat hanımın bu türkülere eşlik etmesini, türküleri derleyen isimleri; Enver-Paşa Demirbağ kardeşleri, Muzaffer Ertürk’ü, Abdurrahman Kızılay’ı bilmesini hayretle karşıladı. Alıştım artık. 🙂
Ertesi sabah Kapalı Çarşı’daki eski fırından Elazığ’a has bir hamur işi olan ‘patila’ (gözleme) alıp, kış güneşli ve kadınsız sokaklardan geçerek Elazığ Adliyesi’ne gittim. Günüm orada geçti, işlerimi hallettim, arada önceki akşamki meşkte tanıştığım aile mahkemesi kalem müdürü Fatih Bey’e uğrayıp kahvesini içtim. Akşamüstü öğretmenevine döndüğümde Utku gelmişti. Amca’nın Yeri’ne gidip köfte yedik. Kahve içecek bir yer aradık, zar zor bulduk, biraz sohbet edip dinlenmeye geçtik.




Perşembe sabahı çarşıdan dolmuşa binip Harput’a çıktık. Yoldaki Zertaşlar Lokantası’nda, Elaziz Ovası manzarasında kahvaltı ettikten sonra eski şehre yürüdük. Belediye buralardaki bazı evleri restore edip konağa, yollarını da Arnavut kaldırımına çevirmiş. M.Ö. 8. yüzyılda Urartu Krallığı tarafından, dikdörtgen bir plan üzerine inşa edilmiş Harput Kalesi’nin büyük bir kısmı yıkılsa da şehre baktığı tepeden bir zamanlar çok görkemli olduğu anlaşılıyor. Bir rivayete göre yapımında kullanılan harca su yerine süt eklenmiş, o yüzden de “Süt Kale” de denmekteymiş. Fakat kalenin eteğindeki Süryani Meryem Ana Kilisesi’nin girişini bulamadık bir türlü. Etrafında dolaşıp Harput Musiki Müzesi’ne döndük. Kürsü başı sohbetlerine, Çayda Çıra başta olmak üzere Elazığ Yöresi halk oyunlarına ve şehrin zengin musiki tarihine dair bilgiler veren, teknoloji sayesinde bol bol türkü dinlenebilen, tatlı bir müzeydi. Kürsü Başı Geleneği, 2010 yılında UNESCO Dünya Mirası olarak kabul edilmiş. Aynı mahalledeki yüz yıl öncesinin zengini bir Harputlu ailenin konağı olan Şefik Gül Kültür Evi’ni ve Harput Ulu Camii’ni de konuşa konuşa gezdik. Vakit akşamüstüne gelirken Harput’u bitirdik. Dolmuşla tekrar şehir merkezine indik. Ali’nin dede sazını tamire getirdiğimiz Anadolu Saz Evi’ne uğrayıp Mehmet Usta’yla muhabbet ettik biraz. Müzik Köyü camiamızda pek meşhur bir usta kendisi; küçücük dükkanında Erkan Oğur’un, Arif Sağ’ın, Erdal Erzincan’ın ve dahi bir sürü çok sevdiğimiz bağlama üstadının fotoğrafı var. Erkan Oğur hala senede bir kaç kez gelirmiş Elazığ’a. Harput deyince gözleri parlarmış.







Kapalı Çarşı’dan Ağın leblebisi, Elazığlıların ‘orcik’ dediği cevizli sucuk ve üzüm pestili aldım gün bitmeden. Bakırcıları Çarşısı’ndan da bakır bir cezve… Sabahki sağlam kahvaltının üzerine karnımız pek acıkmadı, acıkınca da merkezde yöresel Harput mutfağını tadabileceğimiz bir restoran bulamadık. Elaziz Mutfağı Restoranı yürüyerek gidemeyeceğimiz kadar uzakta, Ensar Lokantası tepedeki kale civarında kaldı. Sıradan bir lokantada, sıradan bir lahmacun yedik nihayetinde. Gece yarısı kalkacak Urfa otobüsümüze binmeden önce başka bir derneğin kürsü başı sohbetine davetliydik. Yine şansımıza sadece bir cümbüş vardı ve bu sefer hiç kadın yoktu. Utku’nun mantıklı tespiti ile; oradaki erkekler müziği müzik için değil, siyaset için yapıyor gibiydi. Mikro milliyetçilikle illerini fazlaca öven halleri hoşumuza gitmedi, erken ayrılıp öğretmenevinden valizlerimizi alıp otogara yollandık.
Hava daha ılık ve vaktimiz daha çok olsa Hazar Gölü kıyısına inerdik ya da Keban Barajı üzerindeki Kömürhan Köprüsü’ne giderdik. Sağlık olsun. İş Mahkemesindeki dava bitmedi, duruşma hazirana ertelendi. Bu tarih, Elazığ yakınındaki başka diyarları görmeye bahane olabilecek gibi. O zamana kadar oralarda kadınlar biraz daha görünür olur belki… Umut baki!

*püsün: Ortaklaşa para vererek yapılan yemekli gece eğlencesi. (https://kelimeler.gen.tr/pusun-nedir-ne-demek-257538#google_vignette)