
2 Aralık Cumartesi sabahı saat 09.30 civarı, Kırşehir’in Kaman ilçesindeyiz. Sokaklarda güne başlayan esnaftan, halk pazarına erzak götüren birkaç pazarcıdan, köpeklerden ve Ankara’dan kalkıp gelmiş bizden başka kimse yok. Ben birkaç hafta önce yine haritayı açtım, arabayla gidilebilecek ve daha önce görmediğim Anadolu rotalarına baktım, Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinin 230 km uzağımızda olduğunu gördüm ve Gölbaşı’ndan çıkıp, Kaman’dan geçip Kırşehir’den devam etmeli bir rotayı, birlikte keşfetmeye en uygun bulduğum Müzik Köylü arkadaşlarım Ali ile Utku’ya sundum. Bendekine benzer bir heyecanla kabul ettiler, yola düştük. Şimdi sabahın bu vaktinde, ‘Kam’aan’ şakası eşliğinde, Kaman’dan ceviz almak dışında yapılacaklar: Ceviz heykelinin ve Neşet Ertaş’lı hatıra duvarının önünde fotoğraf çekilip yola devam etmek. Ceviz heykeli tamam. Duvarın önüne gelince ise Utku ‘bir fotoğraf çekebilir misiniz?’ diyerek telefonunu oradan geçmekte olan Kamanlı bir kadına uzattı. Kadın fotoğrafın kendisiyle çekileceğini sanıp ‘Niye ki? Yok. Ben artist miyim?’ diye mırıldanarak kaçtı. Öyleyse selfie! 🙂

Kaman’dan yirmi dakika sonra Kırşehir merkezdeyiz. Tabi ki ilk durak Neşet ve Muharrem Ertaş’ın kabirleri. Üçümüz de bağlama çalmaya hevesli, üçümüz de türkü sever. Haliyle bu yolculuk, uğradığımız il ve ilçelerden ziyade, sevdiğimiz ustaların onları yetiştiren habitatları üzerinden ustalara doğru. Yol boyu kayıtlardaki cızırtılı seslerinden, süslü ya da sade çalınmış müziklerinden beslenip, bildiklerimizi paylaşıp bilmediklerimizi birlikte öğrendiğimiz bir seyir hali. Ali’nin dediği gibi; ‘Ustalara Saygı Gezisi’.

Kırşehir Bağbaşı Kent Mezarlığı Muharrem Ertaş’ın evinin yakınında imiş. Tek katlı köy evinin bahçe kapısı kilitli. Evin sokağındaki duvara Neşet Ertaş’ın ve Muharrem Ertaş’ın fotoğrafları asılmış. 1913-Kırşehir doğumlu Muharrem Ertaş, Orta Anadolu’daki Abdallık geleneğinin; düğünlerde saz çalıp türküler, bozlaklar, deyişler söyleyen halk sanatçılarının en önemli temsilcilerinden. Bağlama çalmasındaki ve sesini kullanmasındaki mahareti onlarca yıl önce kaydedilmiş plaklarından bile fark ediliyor. Duvardaki fotoğraflardan birinde elinde sazıyla bir sandalyeye oturmuş, sazı koyduğu bacağını çelmiş, çeldiği bacağın altındaki boş kalan ayakkabısının arkasına basılmış. Ali bu fotoğrafı çok sevdiğini söylüyor. Objektife ciddiyetle bakan, yelekli, ceketli, bıyıklı bu siyah-beyaz adam bana ürkek ve nahif geliyor. Yeni keşfedildiği zamanlar belli ki. Köyünde, civar köylerde çok dinleniyor da memleket sesini ilk defa duyacak, yüzünü ilk defa görecek sanki. Bu fotoğraf, 1983’teki ölümünden yıllar sonra (2000), Kalan Müzik tarafından yeniden çıkarılan ‘’Başımda Altın Tacım’’ albümüne de kapak olmuş. ‘’Başımda altın tacım, hem susuzum hem acım, yarimi bana verin gerisi anam bacım’’…


Muharrem Ertaş’ın en büyük eserleri elbette ki oğlu Neşet Ertaş ve Hacı Taşan. ‘Asırlık bir geleneğin son temsilcisi’ diye başlıyordu Can Dündar’ın Neşet Ertaş’ı anlattığı Garip Belgeseli. ‘’Garip’’ mahlaslı, Kırşehir-Çiçekdağlı Neşet Ertaş’ın arabamızdaki sesi, buram buram ortasında durduğumuz bozkırı çağrıştırıyor. Kökleri, Horasan’dan Anadolu’ya göçmüş Develi Kabilesine dayanan Ertaş’lar, baba-oğul geze geze kendilerinden önceki ozanları da hatırlatarak, Muharrem Ertaş’ın deyimiyle; türküler havalandırmışlar. Bazen doğayı ve yârin güzelliğini; çoğu zaman ayrılığı, yoksulluğu ve ölümü anlatmışlar.
Kırşehir’deki Vilayet Konağı, Neşet Ertaş Gönül Sultanları Kültür Evine dönüştürülmüş. Ertaşlara ait daha fazla envanter beklerken, birkaç eski enstrümanla ve yörenin ozanlarına dair kitabi bilgiyle karşılaştık. Köşedeki Neşet Ertaş’ın balmumu heykeline baktığımızı gören müze görevlisi ‘’Neşet Baba size bir türkü söylesin’’ diyerek mekanizmayı çalıştırdı. Heykelin elleri aniden oynamaya başlayınca korktum. Arkadan sesi geldi: ‘’Şu garip halimden bilen şiveli nazlım, goynüm hep seni arıyor, neredesin sen?’’…



Kırşehir umduğumuzdan büyük ve hareketli bir şehirmiş. Belediyenin restore ettiği Abdallar Konağında öğle yemeğimizi yiyip, konaktakilerin tavsiyesi ile Ah-i Evran Camiinin avlusundaki Ah-i Evran Müzesine girdik. Esnaflığın Anadolu Selçuklularından Osmanlıya uzanan tarihi bize pek ilginç gelmedi. Hızlıca bakıp Hacıbektaş yoluna çıktık.

Hacı Bektaş Veli, 13. yüzyılda, Ahmet Yesevi’nin öğrencisi olarak Horasan’dan gelip Anadolu’nun Müslümanlaşmasına katkıda bulunan bir tasavvuf adamı. Yakın zamanda Rıza Yıldırım’ın ‘’Hacı Bektaş Veli’den Balım Sultan’a, Bektaşiliğin Doğuşu’’ kitabını okumuş, lise yıllarımda Rumeli göçmeni Bektaşi köklerimi araştırırken karşıma çıkan isimlere ve hikayelere rastlamıştım. Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerindeki fetihleriyle beraber Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan) isimli müridiyle Rumeli ve Balkanlara yayılmış. ‘’Seyit Ali Sultan’ın Rumeli’ne Süleyman Paşa ile beraber geçen gaziler arasında olduğu, bizzat savaşarak fetihlere iştirak ettiği bilinmektedir. Nitekim hem fetihlere öncülük etmesi, hem de Hacı Bektaş ismi etrafında gelişmekte olan tasavvuf inancını Rumeli’ne taşıması ismini efsaneleştirmiştir… Çağdaş kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla Süleyman Paşa’nın (1357-1360) ilk yaptığı iş; babasından, fethedilen yerlerin iskanı için Anadolu’dan insan göndermesini talep etmek olmuştur.’’ diyordu kitapta.* Ben de eski okuduklarımdan, Trakya ve Rumeli’de yaşayan Bektaşilerin, bu iskan politikaları doğrultusunda yüz yıllar önce Orta Anadolu’dan gönderilen Türkmenler olduğunu hatırlıyorum.
Bugün Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesine ismini veren türbe, Hacı Bektaş Veli tarafından 13. yüzyılda kurulsa da, devam eden yıllarda içindeki eklemelerle zenginleşmiş. Hacı Bektaş Veli’nin tasavvuf inancı, Alevilik mezhebine dayanıyor. Ancak bu inancın bir tarikata dönüşmesi, ölümünden iki yüz yıl kadar sonra, müridi Balım Sultan sayesinde olmuş. Dolayısıyla, ‘Hak-Muhammed-Ali’ simgesi Üçler Çeşmesi ile başlayan kompleks; üç ayrı avluyu, On İki İmamları sembolize eden on iki postun (görevin) anlatıldığı odaları, Hacı Bektaş Veli’nin çilehanesiyle sandukasını, diğer erenlerin sandukalarını ve Balım Sultan’ın sandukasının bulunduğu türbeyi de içine alıyor. Osmanlı Devleti’nde Bektaşilik uzun bir süre Yeniçeri Ocağı tarafından sahiplenilmiş. 1826’da Sultan 2. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı kapatılınca Anadolu’daki tüm Bektaşi tekkelerinin de yıktırılması ve gelirlerine el konulması emredilmiş. Birçok Bektaşi Tekkesi camiye dönüştürülmüş ya da Nakşibendi şeyhlerine bırakılmış. Ancak 1800’lerde Bektaşi dergahları yeniden canlandırılmaya başlanınca, 2. Abdülhamit de burayı onartıp genişleterek bugünküne yakın bir hale getirmiş. Cumhuriyet Döneminde, 1925’teki Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu ile Hacı Bektaş Veli Dergahı da kapatılmış, içindeki eserler Ankara’daki Etnografya Müzesine taşınmış. Aslına uygun bir şekilde tamir edilen yapı, 1964’te müze olarak açılmış.





‘’16. yüzyılda Osmanlı toplumuna baktığımızda Hz. Ali ve Ehlibeyt sevgisini dini yaşamlarında rehber edinen iki grup olduğu görülmektedir.’’ diyor Rıza Yıldırım. ‘’Biri Anadolu’da Safevi şeyhlerinin peşine takılan Türkmen oymaklarıdır ki bunlar Şeyh Haydar ile beraber Kızılbaş adını almışlardır. Diğeri Balkanlarda çeşitli abdal grupların tesiri altında bulunan konargöçer akıncı gruplarıdır. 16. yüzyıl boyunca birinci grup Osmanlı-Safevi mücadelesinin sertleşmesine paralel olarak Osmanlı din anlayışından tamamen koparken, ikinci grup siyasi ve coğrafi nedenlerden dolayı dini yorumlarını bir şekilde Osmanlı sistemi içinde yaşanır kılmanın yollarını aramışlardır. Ancak 17. yüzyılın sonlarından itibaren benzer sosyoekonomik zeminlerde gelişen bu iki akımın tekrar buluşup kaynaştığı bilinmektedir.’’**

Alevi-Bektaşi inancının bana en kıymetli gelen kısmı, ibadetlerdeki kadın-erkek eşitliği. Ceme katılan, semah dönen herkesin cinsiyetsiz bir ‘can’ olarak görülmesi. Sonra bu dünyaya, doğaya, tüm canlılara beslenen sevgi… Hacı Bektaş Veli’nin her yerde karşımıza çıkan; bir kolunun altında ceylan, bir kolunun altında aslan tutan resmi… Gezimizin çıkış noktası üçümüzün de daha önce gelmediği bu müze olduğundan, her bir bilgiyi tek tek okuyarak, her bir detaya bakarak, çalıp söylediğimiz deyişlerden, nefeslerden, semahlardan hatırımıza gelenler üzerine konuşarak en fazla zamanı burada geçiriyoruz. Biraz ötede de Hacı Bektaş’ı evinde ağırlayan Kadıncık Ana’nın Türbesi de varmış fakat gitmiyoruz. Çünkü hava kararmadan uğramak istediğimiz önemli bir durağımız daha var: Vasiyeti üzerine Hacıbektaş’a gömülen, Maraşlı Alevi Aşık Mahzuni Şerif’in mezarı.

Utku Yozgatlı ama babasının Mahzuni albümlerini dinleyerek büyümüş, Mahzuni türkülerini apayrı bir aşkla çalıp söylüyor, onu gönlünde başka bir yere koymuş. Ali yarı Elbistanlı, aşığın hemşerisi. Kendi deyimiyle çocukluğunda Mahzuni kasetlerine çok maruz kaldığı için sevmiş. Benceğiz Edirneli; halk müziği sever sosyal demokrat çekirdek ailemde, bizzat Mahzuni’nin sesiyle değil ama onun türkülerini söyleyen başka sanatçıların kasetleriyle büyüdüm. 2002’de vefat eden aşığın üç binden fazla eseri olduğu söyleniyor. Bence Utku ve Ali en üç yüz tanesini biliyor. Ben; otuz belki. Mezar, Hacıbektaş ilçesinin biraz dışında; Feyzullah Çınar, Aşık Daimi, Davut Sulari gibi başka ozanların heykellerinin de olduğu bir patikanın sonunda. Kucağında sazı, elinde mızrabıyla bir Mahzuni heykeli… ‘’Eğer bana gel gel olsa yüceden, çırpar kanadımı uçar giderim, isteğim yok gündüz ile geceden, ben bir Mahzuni’yim naçar giderim’’ yazıyor mezar taşında. Güneşli bir kış akşamüstü, Maraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek Köyünde başlayıp Köln’de bitmiş ve güçlüklerle geçmiş bir hayatı, toplumcu-gerçekçi tavrını, ardında bıraktığı adını Şerif Cırık’ın kendi ağzından, türkülerinden dinliyoruz. Film sahnesi gibi bir sessizlik. Sade, kafiyeli cümlelerinde çağının öncesini de, sonrasını da kapsayan bir derinlik. Aşık Veysel, Mahzuni Şerif için ‘’Çağın Pir Sultan’ı’’ demiş.***



Akabinde; güneş batarken Nevşehir’in merkezinden geçip Kocabağ’da şarap tatmamız ve almamız, Göreme’de kalacağımız oteli bulup çantalarımızı odaya bıraktıktan sonra yemeğe çıkmamız, yemeğin ardından otelin kafeteryasındaki şaraplı sohbetimiz…





Pazar sabahı kahvaltıdan sonra Göreme ve Zelve Açıkhava Müzelerini gezdik. Kapadokya Bölgesinin bu tarafını üçümüz de daha önce gezmemişiz. Kayaların arasına oyulmuş yerleşim yerlerinden bazılarının içindeki renkli tavanlı bin yıllık kiliseler ve doğanın mirası şekiller ne ilginç, ne tatlı! Uçhisar’daki öğle yemeğinden sonra Kırıkkale-Keskin üzerinden Ankara yoluna saptık. Keskin’de Hacı Taşan’ın mezarını da aradık, bulduk. Muharrem Ertaş’ın talebesi, bu coğrafyanın başka bir abdalı, derleyicisi. ‘’Bugün ayın ışığı, elinde bal kaşığı’’ türküsüyle bildiğim, sesi yoldaşımız olan Hacı Taşan.
Dönüş yolunda gezimizi değerlendirdik. Utku, ‘’Değme tabip yaralarım sızlıyor’’ türküsünü Mahzuni’nin mezarı başında dinlediği anı hiç unutmayacağını söyledi. Hepimiz sırayla bir türküsünü seçmiştik. Ben ‘’Dumanlı Dumanlı’’yı dinlemek istedim. Altmış yıl önce, askeri okuldan atılmış, zorla evlendirildiği ilk eşinden ayrılmış, köyüne hasret, ufak tefek bir adam, ‘’Oy göresim geldi Berçenek seni, dumanlı dumanlı, oy bizim eller’’ diye haykırdı. Bu sesin sahibi gibi göresimin geldiği bir köyüm olmadığını, yaşadığım büyük şehirlere, orta sınıf, orta karar hayatıma alıştığımı, buna rağmen bazı anlarda kalbime oturan yalnızlık duygusunu en güzel bu sözlerin, bu ezginin anlattığını düşündüm.
Dünya altmış yıl öncekinden çok daha baş döndürücü bir hızla değişiyor şimdi. Son günlerde bu değişim hızının bana şaşkınlık, hayal kırıklığı ve yorgunluk verdiğini hissediyorum, yalnızlıkla beraber. İşte o zaman bu yolculuktaki sesler, onlarca yıl önce yazılmış cümleler kulağıma geliyor. Bağlamayla yeni yeni dost olmaya başladığım umutlu yıllarımdaki gibi; Sabahat Akkiraz Mahzuni’den söylüyor: ‘’Kamil olan kalmaz naçar, gam yeme gönlü gam yeme, Kara gündür gelir geçer, gam yeme gönül gam yeme…’’

* Rıza Yıldırım, Hacı Bektaş Veli’den Balım Sultan’a Bektaşiliğin Doğuşu, İletişim Yay. 2. Baskı, 2021, İstanbul, s.135
**Rıza Yıldırım, Hacı Bektaş Veli’den Balım Sultan’a Bektaşiliğin Doğuşu, İletişim Yay. 2. Baskı, 2021, İstanbul, s.217
***Devr-i Mahzuni, Ali Öztunç, Doğan Yay., 2017, İstanbul