”Beni Rize’de Ara”

10 Temmuz Pazartesi sabahı, Rize-Çayeli arasında, Karadeniz sahil yolu kıyısında bir otelde uyandım. Bir hafta önce çalışmaya başladığım genel müdürlüğün Çayeli’nde açılan davalarının duruşmalarına, avukat olarak bu sefer ben görevlendirildim. Yeni yollara çıkmak için her daim fırsat kolladığımdan, gitmeye ben gönüllü oldum aslında. 2005 yazında Karadeniz’i ilk kez Trabzon’a kadar görmüş, 2016 Eylül’ünde Trabzon’dan Tiflis’e giderken Rize’den geçmiştim de, durup yaylalarına çıkamamıştım. Duruşmalar salı günüydü, pazartesiyi yol izni aldım. Pazartesi için, Çayeli merkezden kalkıp beş ayrı yaylayı gezecek olan bir günübirlik tura kaydoldum. Lakin pazar gecesi uçağa binerken arayıp beklenen kuvvetli yağış sebebiyle ertesi günkü tüm turların iptal olduğunu söylediler. Sağlık olsun, dedim. Ankara’dan kalkıp Rize-Artvin Havalimanına indim, beni bekleyen taksiyle otelime geldim ve ertesi gün Rize merkezde ne yapabileceğimi internetten araştırıp, oraları bilen birkaç dostuma sorup uyudum. Pazartesi sabahı kahvaltımı yaptıktan sonra otelin bulunduğu işlek otoyolun karşısına geçip Rize merkeze giden dolmuşu beklemeye başladım.

Gözüm yolda, sırtım dev gri dalgaların dev kayalara çarptığı Karadeniz’e doğru… Yağmur henüz başlamadı, güneş arada kendini gösteriyor, arada bulutların arkasına kaçıyor. ‘Sonbahar’ filminden bir sahnedeyim sanki. Ama bağımsız sanat filmi çekmiyoruz; 2023 yılında, Karadeniz sahil yolunda tek başına bir kadınım. Aklımda memleketin türlü türlü hali… Hafiften korkmaya başlamışken Rize minibüsü geldi, rahatladım.

Kısa bir yolculuğun sonunda, sabahın 10’unda Rize’ye vardım. Şoförün önerisiyle şehre Çay Çarşısından başlamaya karar verdim. Yakın zamanda, sahil epeyce doldurulmak suretiyle yapılmış, ahşap küçük dükkanlardan ve dükkanların ortasındaki devasa ince belli çay bardağından mütevellit yapay bir alana, Çay Çarşısı adı verilmiş. Henüz çoğu açılmamış dükkanların hepsi farklı isimlerde, hepsinde çay ve türevi hediyelikler satılıyor. Üzerinde ‘’Yedun benu, sikinti yok, koyver kendunu’’ gibi esprili Karadenizli cümlelerin yazdığı magnetlerin ve hediyeliklerin bütün gün peşimi bırakmayacağını henüz bilmediğimden, pek çoğunun fotoğrafını çektim. Yağmur başlamadan açık alanlarda gezebileceğim yerleri bitireyim diye ikinci turun ardından burayı terk ettim. Minibüste gelirken önünden geçtiğimiz ÇayKur İşletme binasının yanındaki fabrika satış mağazasına gitmeye karar verdim. Dev çay bardağının karşısındaki şehir meydanına yürüdüm önce. Günün devamında daha birkaç kez geçeceğim meydana baktıkça, Rize şehir merkezinin daha önce gördüğüm deniz kenarındaki şehirlere benzemediğine, hatta o doldurulmuş sahilden sonra denize sırtını dönmüş olabileceğine kanaat getirdim.

Pazartesi olduğu için Rize Müzesi ve Atatürk Etnografya Müzesi kapalıydı. Rize tarihine dair okuduklarımdan aklımda kalan; bugün yaklaşık 150 bin nüfusu olan kentin, eskiden beri, komşusu ve Doğu Karadeniz’in en büyük şehri olan Trabzon’un gölgesinde kaldığı. Osmanlı zamanında Trabzon merkezli Lazistan sancağındaymış. Öncesinde Trabzon merkezli Pontus Rum Devleti’ne, daha da öncesinde Anadolu Selçuklularına ve Bizans’a dahilmiş. Muhtemelen deniz kıyısı doldurulmadan evvel kıyıda olan Meydan Park’ta, üzerinde helikopter olan bir kafe ve yine günün devamında pek çok binada ve pek çok evin balkonunda göreceğim, üzerinde ‘’Doğru adam, doğru zaman’’ yazılı cumhurbaşkanı posterleri var. Bu slogan bana Tarkan’ın ‘’Kış Güneşi’’ şarkısını hatırlatıyor: ‘’Yanlış zaman, yanlış insan…’’ Tarkan da Rizeli. Ama Cumhurbaşkanı, memleketi Rize’de Tarkan’dan çok seviliyor.

Meydanın sol yanındaki eski çarşının içinden yürüyüp ÇayKur Binasına vardım. Ziraat Müfettişleri Muğlalı Zihni Derin ve Mersinli Ali Rıza Erten 1921’de, ilk mecliste İktisat Bakanlığında çalışırlarken Doğu Karadeniz’de yeni iş imkanları yaratmak için inceleme yapmakla görevlendirilmişler. Batum’dan getirilen çay fidanlarının burada da yetiştiğini görünce, bölgenin iklim yapısının çay ekimine uygun olduğunu anlamışlar. Rize Mebuslarının desteğiyle 1924’te, ‘Rize Vilayeti ile Borçka Kazasında; Fındık, Portakal, Limon, Mandalina, Çay Yetiştirilmesi Hakkındaki Kanun’un yürürlüğe girmesini sağlamışlar. 1938’de ilk mahsul alınmış, 1947’de ilk çay fabrikası kurulmuş. Çaycılık faaliyetleri 1949’a kadar Devlet Ziraat İşletmeleri tarafından, 1949-1973 arasında Tekel Genel Müdürlüğü ve Tarım Bakanlığı tarafından iş birliği ile yürütülmüş. 1963’te çay ithalatı yerini yerli üretime bırakmış. 1971’de tüm çaycılık faaliyetleri Çay Kurumu Genel Müdürlüğüne, yani bugün bir iktisadi devlet teşekkülü olan ÇayKur’a devredilmiş. Atatürk’ün ‘’Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek mühtahsil olan köylüdür’’ sözü yazıyor Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü binasının girişinde. Önünde; sol yanında balık ağı çeken erkeklerin, sağ yanında çay toplayan kadınların olduğu bir Atatürk heykeli var. ÇayKur Lojmanları olduğunu düşündüğüm, duvarlarında ince belli çay bardağı figürleri olan apartmanların altında da ÇayKur’un Fabrika Satış Mağazası. Gün içinde Rize’nin birkaç yerinde daha bu dükkanlardan göreceğim fakat bence en sevimlisi burası. İl il sıralanmış, rengarenk paketlenmiş onlarca çeşit çay var. Siyah çay, yeşil çay, maça çayı… ‘En kalitelisi’ dedikleri elek altı çayından aldım bir paket. Tüm işleme aşamalarından geçtikten sonra hiçbir eleğin üzerinde kalmayan, en ince yapraklardan üretilen çaymış.

ÇayKur’dan yine merkezdeki eski çarşıya yürürken bir peynirciye nerede mıhlama yiyebileceğimi sordum. Yedi yıl önce Trabzon’da yediğim kuymağın tadını unutamam. Mıhlama da onun Rizeli kardeşi. İkisi de mısır unlu, kaşar gibi eriyen, buralara özgü kolot peynirli ve ikisi de bol tereyağlı. Karadenizli olmadığımdan farkı ayırdedemem ama ikisini de çok severim. Peynirci, mıhlama için yöresel yemekler pişiren meydandaki Evvel Zaman isimli restoranı önerdi. Acıkınca dönmek üzere Evvel Zaman’ın önünden geçerek Ziraat Botanik Parka yürüdüm. Dimdik bir yokuştan, ter içinde ama sakince… Varınca gördüğüm manzaranın döktüğüm tere değdiğini düşündüm. Rize’nin en sevdiğim yeri oldu Botanik Park. Rize Kalesine, denize ve şehre ağaçlı bir tepeden bakıyor, rengarenk çiçeklerin ve bitkilerin yetiştiği, Zihni Derin’in ve Ali Rıza Erten’in büstleriyle başlayıp ferah bir çay bahçesiyle bitiyor. Ömrümde ilk defa orada top top mavi ortancalar gördüm. Günün devamında ve ertesi gün Rize’nin hiç ummadığım köşelerinde bu mavi ortancalara yeniden rastladıkça kalbime mutlu bir hafiflik indi.

Çay bahçesinde çay içip dinlenirken yağmur başladı. Masamı tentenin altına çekip belki diner diye bekledikçe daha çok hızlandı. Yağmura rağmen Ziraat’ten çıktım, minibüsle aşağı, meydana indim. Evvel Zaman Yöresel Yemek ve Kültür Evine girdim. Meydana bakan eski bir konak restore edilmiş. İçeride bir köşe, bakırdan ve çömlekten yapılmış eski mutfak aletleriyle dolu. Islak bahçesinde birkaç top mavi ortanca açmış. Mis gibi mıhlamamı yerken, kent merkezinin yağmura alışkın fakat denize yabancı olduğunu hissettim. Karadeniz’in hırçınlığından mı nedir, ıslak bir unutulmuşluk var sanki bu coğrafyada. Dükkan sahibi Rizeli hanımefendiyle konuştuk biraz. Sahilin bir km’den fazla doldurulduğunu ve aslında çoğu Rizelinin bu durumdan memnun olmadığını, Çay Çarşısını beğenmediklerini söyledi. Rize Kalesine çıkmamı tavsiye etti.

Yağmura rağmen gittim. Çünkü Rizeliler de pek çok yere yağmura rağmen gidiyor, yağmura rağmen hayata devam ediyorlar. Mevsim yaz nasılsa, yağmurluğum üzerimde, ıslansam da kururum bir şekilde… Minibüsle çıktım kaleye. Roma İmparatoru Justiniaus döneminde, 500’lü yıllarda yapılmış, Cenevizliler tarafından da kullanılmış kalenin kalıntılarına, bugün küçük bir caminin içinden geçerek ulaşılıyor. Caminin avlusunda Arap turistler abdest alıyor. Kalenin içinde de bir çay bahçesi var. Sahildeki çay bardağı her yerden olduğu gibi, oradan da görünüyor. O çay bahçesinde 5. bardak çayımı içtim yağmurla. Yağmura rağmen kaleden aşağı, etraftaki yeşile baka baka yürüdüm. Tepede, kaleye yakın bazı evlerin bahçelerinde mezar taşları olması bana çok ilginç geldi. Dağınık yerleşim yaşam ile ölümü de karıştırmış; insanlar ölülerini gömdükleri toprağın yanına temel çakıp yuva kurmuş. Spotify’dan Şevval Sam’ın Karadeniz albümünü açtım: ‘’Çıkamadım Çol Varoşun Duzina…’’ diye başlayan ‘’Ahmedum’’ bir Kırım Ağıtıymış meğer, hüznüme tercüman oldu.

Yaşım büyüdükçe kendimle daha da huzurlu bir dostluk kurduğumu düşünüyorum. İçimde bir sürü meraklı sesten oluşan polifonik bir koro, duygudan duyguya koşuyor. Hüzünlenen yanımın elinden tuttum, onu yolumun üzerindeki Sütlaççı Mustafa’ya götürdüm. Güzel bir fırın sütlaç yedikten ve 6. bardak çayı içtikten sonra yağmur dinince yine çarşıya yürüdüm. Muhtemelen o gün hayatımın en kaliteli ve lezzetli çaylarını içtim ama tiryakisi olmadığımdan anlayamadım. Kahve özlemi çekmeye başladım. İyi ki Google var. ‘Rize’de modern kafeler’ diye yazdım, çarşının paralel sokağında ‘1984 Kitap Kafe’nin olduğunu öğrendim. Hiç üşenmeden aradım, buldum. Doğanın yeri ayrı, şehir nimetlerinin yeri ayrı! 😊 Tanıdık tablolarla ve tanıdık kitap alıntılarıyla dolu renkli duvarlarına bakınca kendimi Rize’den çok Ankara’da, Eskişehir’de, İstanbul’da hissettiğim bu kafeyi de sevdim. Günlük yazdım bir süre, dinlendim. Hava kararmadan, sabah adres sorduğum şarküteriden kolot peynirimi aldım ve ıslak ama tatlı bir gün geçirdiğimi düşünerek şehirden ayrıldım.

Ertesi sabah oteldeki kahvaltıdan sonra Çayeli Adliyesine gitmek üzere taksiye bindim. Karar çıkmadı, duruşmalar ekime ertelendi, Rizeli meraklı taraflar etrafımı sardı derken birkaç saate mesleki muhabbetleri bitirip adliyedeki Çayelili kalem memuruna akşamki uçağıma kadar gezebileceğim yerleri sordum. Rize’nin ve Çayeli’nin onun çocukluğundaki gibi olmadığını, sahil boyunun rant için doldurulduğunu üzülerek anlattı uzun uzun. Sonra coşkuyla ”Lale Lokantasında kuru fasulye yiyin” dedi. İyi ki dedi. Şahane bir çömlek kuru fasulye, kavurma ve süzme yoğurt yedim orada. Üzerine yine gayet tadında bir fırın sütlaç!

Günün devamında beni gezdirmekle görevlendirilmiş Çayelili taksici Niyazi Bey ile yol olduğuna inanamadığım, dağınık yerleşmiş evlerin önünden ve bahçelerin içinden geçen, dar, virajlı yollardan, yemyeşil bir manzara eşliğinde önce Ağaran Şelalesine, sonra da Çeçava’ya gittik. Ahmedum Türküsünü sordum, ‘’Bilirim’’ dedi. Ayşenur Kolivar’ı açtı, bana ürkütücü gelen yolculuğumuz boyunca Rize’de çekilmiş ‘Yüreğine Sor’ filminin müziklerini dinledik. Bu tepelere tırmanarak bu kadar eğimli topraklarda çay toplayan Karadeniz insanının kilolu olamayacağını, tanıdığım tüm Karadenizlilerin şoför bey gibi ince olduğunu fark ettim.

Çeçava; Çayeli’nin Haremtepe Köyünde, oldukça nizamlı, Avrupa’daki Ortaçağ şatolarının bahçelerine benzetilen estetik bir peyzaja sahip, özel mülkiyete ait canlı bir çay bahçesi. Son zamanlarda o kadar popüler olmuş ki; Arap’ından yerlisine tüm turistler buraya uğruyor, kadınlar ücret karşılığı başlarına Karadeniz yemenisi ‘keşan’ bağlatıp, sırtlarına sembolik küfeler ve ellerine sembolik makaslar alarak çay toplama konseptinde fotoğraf çektiriyor. Trabzonlu dostum Kadir’den hediye keşanım yanımdaydı. Heves edip ben de başıma bağladım, ıslığımdaki yol yol değişen Karadeniz türküleri repertuarımla ben de çay fidanlarının arasında daldım. Yeşile dokundukça içim coştu.

Akşam yepyeni, çok büyük ve kahvenin aşırı pahalı olduğu havaalanında, onlarca Arap turist ile birlikte uçağımı bekledim. Meğer Umman’dan Rize’ye direkt uçuş varmış. Günlüğümü açtım, düşüne düşüne şu satırları yazdım: ‘’Her şeyin, en çok da kültürlerin kapitalizm tekerinde harala gürele döndüğü, değiştiği bir çağa şahit oluyoruz. Bu kontrolsüz dönüş kaybettiklerimizi gözüme soktukça yüreğim burkuluyor. On sekiz sene önce, heyecanlı bir üniversite öğrencisi olarak çıktığım ilk uzun yolumu, Trabzon Doğa Kampımı, Karadeniz’in bakir zamanlarını hatırlıyorum. Kulağımda İsmail Hakkı Demircioğlu, o yaz çok dinlediğim ‘Oy Benum Sevduceğum’ türküsünü ağlar gibi söylüyor: ‘’Arakli’dan Yomra’dan oy, gel gidelim Pazar’a, ben Pazar’da duramam, beni Rize’de ara…’’

Yorum bırakın