ANKARA

19 Mayıs 2006 sabahı, Konur Sokak’taki Ezgi Kafenin arka bahçesinde oturmuş, karşımdaki genç adamı dinliyorum. İki gün önce Danıştay’a saldırı düzenlenmiş. Saldırıyı protesto için Marmara Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübünden Ankara yoluna düşen gruba katılmış, geceyi otobüste geçirmiş, sabah otobüs Sıhhıye’de, Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin önünde durduğu gibi gruptan ayrılıp karşımdaki genç adamla Ankara sabahına dalmışım. O, 1 Mayıs’ta ODTÜ’nün Devrim Stadyumunda attıkları sloganları, sonrasında ODTÜ’ye konsere gelen grupları anlatıyor heyecanla; ben koyu mavi tişörtünden uzanan beyaz boynuna, gamzelerine bakıyorum hayranlıkla. Hayatımda ilk defa zamanın durmasını, orada öylece kalmayı diliyorum içimden. Çünkü on dokuz yaşındayım ve aşığım! Günün devamını Ankara sokaklarında el ele dolaşarak geçireceğiz ve ben o gün Ankara’nın dünyanın en güzel yeri olduğunu düşüneceğim.

O günden önce Ankara; çocukken TRT Programlarının sunulduğu ve babamın senede birkaç kez sendika eylemlerine gittiği yer, lisede Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anılarında okuduğum, fırça bıyıklı, yeşil parkalı, 68 Kuşağının Anadolulu esmer abilerini çağrıştıran bir şehirdi benim için. O bahar günü elini tuttuğum ODTÜ’lü de memleketin başka bir kasabasında geçen lise hayatında, benzer bir aile yapısında, benle aynı kitapları okumuştu. Kalanları bir süre birlikte okuduk sonra. Ulaş Bardakçı’nın, Sinan Cemgil’in, Behice Boran’ın, Mehmet Ali Aybar’ın biyografilerini gönderdik birbirimize, 60’larda üniversite okumak nasıl olurdu diye hayaller kurduk. Muhabbetimiz çocukluğumuza kurban gitse de, Ankara deyince aklıma gelen ilk resim hala o bahar günüdür.

Yirmilerimin devamında, bu sefer 12 Mart (1970 Muhtırası) Dönemi Kadın Edebiyatı ile Ankara’yla yeniden tanıştım; Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu ve en çok da Sevgi Soysal! Tüm romanlarını ikişer kere okuduğum, her okuduğumda başka bir detayını fark ettiğim, ince mizahına, gözlemlerine ve diline bayıldığım Ankaralı canım Sevgi Soysal!

Otuz yaşımda KPSS’ye hazırlanırken yeniden hatmettiğim Cumhuriyet Tarihi ile, tüm hatalarına rağmen, o ilk idealist devlet kadrolarının iyiniyetli çabalarının somut göstergesi olarak sevdim Ankara’yı. Test çözerken en çok Ankara’da bir kamu kurumunda çalışmayı hayal ettim. Kısmetim beni Ankara’nın kardeşi Eskişehir’e sürükledi. Adalet Ağaoğlu’nun dediği gibi; Eskişehir, Cumhuriyet elitinin Ankara’dan sonra Anadolu’da yeşerttiği ilk şehirdi. Şehir planı Ankara’nın bir benzeriydi, nüfusu Ankara’nın onda biriydi ve yetmeyen imkanlarda başvurduğu büyükşehir; 230 km ötesindeki başkentti.

Aşkla geçen o 2006 sabahından sonra Ankara’ya farklı sebeplerle çok geldim. Geçen sonbahar, çalıştığım kurumun genel müdürlüğündeki bir eğitim sonrası, misafirhanede kalıp hafta sonumu şimdiki aklımla bir Ankara keşfine ayırmaya karar verdim. Cuma gecesi Ankara’da yaşayan çocukluk arkadaşım Pınar’la buluştuk, uzun ve neşeli bir sohbet ettik, önceden araştırdığım gezilecek yerleri ona da danıştım ve 19 Kasım 2022 Cumartesi sabahı Ulus Gençlik Parkından başlayarak tek başıma, Moskova gibi birkaç şeritli yollarının kıyısından Ankara’yı arşınlamaya başladım. Birinci Dünya Savaşından sonra içerilere, sınırlardan uzak ortalara kurulmuş, zamanının başkentlerinin benzeri Ankara… 1930’ların ulus devlet mimarisi; yüksek tavanlı, yüksek camlı büyük binalarıyla, bozkırın ortasında, yoktan var edilmiş bir şehir. Bana çok ferah gelen o büyük caddelerdeki büyük ağaçlar kim bilir kaç yıl önce dikildi o kaldırımlara. ‘Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin kahramanı kavak ağacı mesela…

Kavaklar, çınarlar, gürgenler sonbahar renklerine boyanmıştı. Devlet Tiyatrosunun üst caddesindeki, eskiden Milli Emlak Bankası binası olan Pul Müzesinin o günkü ilk ziyaretçisi oldum. Acıkana kadar müzedeki haberleşmeye dair envanterlere hızlıca baktım. Acıkınca, Gençlik Parkının önünden aldığım Ankara simidini kemire kemire az evvelki büyük bulvarın devamından, Devlet Opera ve Bale Binasının önünden geçerek Etnografya Müzesine çıkan yokuşa yürüdüm. Etnografya tadilat nedeniyle kapalıydı, yanındaki Resim ve Heykel Müzesine girdim. 1. Ulusal Mimarlık Döneminin en önemli mimarlarından olan Arif Hikmet Koyunoğlu’nun yaptığı Türk Ocağı binası, ilk Türk Tarih Kongresine ve Cumhuriyetin ilk operasına (1934) ev sahipliği yaptıktan sonra 1975’te Kültür ve Turizm Bakanlığına tahsis edilmiş. Binanın olduğu tepeden Ankara’ya bakınca karşıdaki Anıtkabir, Atina’daki Akrapolis’e benziyor. Müzenin girişinde güncel bir sergi, üst katlarda onlarca kıymetli ressamın eserleri var. İbrahim Çallı, Adil Doğançay, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino… İki saate yakın, yorulana kadar resimlerin arasında kayboldum.

Oradan çıkıp çok eski ve yoksul dik yokuşlardan Anadolu Medeniyetleri Müzesini buldum. Gezdiğim Anadolu şehirlerinden; Kayseri’den, Konya’dan, Çorum’dan çıkarılmış bir sürü antik eserin orijinalini tek tek inceleyemeden belli başlı olanlara baktım. Bu müze 1921’de, Mustafa Kemal’in Hitit Müzesi kurulması isteğiyle Asar-ı Atika Müzesi olarak açılmış, sonra bugünkü binasına, restore edilen Kurşunlu Han’a taşınmış. Bereket Tanrıçası Kibele heykeli ve Ankara’nın sembolü Hitit Güneşi, bence en güzel parçalarıydı.

Anadolu Medeniyetleri Müzesinin tam karşısına kısa bir süre önce yazar Şermin Yaşar tarafından Kelime Müzesi açıldığını öğrenmiştim. Kelimelerin anlamlarının nereden geldiği, tatlı envanterle ve örneklerle anlatılmış. Ara tatil vakti olduğu için ziyaretçilerin çoğu çocuklardı. Çocukların böyle keyifli müzeler sayesinde etimoloji öğrenmesi ne güzel! Ben de bir sürü ilginç bilgi öğrendim ama en çok aklımda kalanı; kavuşmak eyleminin kapıdan, hatta ‘kapu’dan, ‘kapuşmak’tan geldiği… ‘Kapuşmak’ zamanla ‘kavuşmak’ olmuş. Kapı açılır ve kapuşulur, yani kavuşulurmuş.

Kelime Müzesinin ardından istikamet Ankara Kalesi. Mansur Başkan kalenin etrafını düzenlemiş. En son on yıl önce ürkerek geçtiğim ara sokaklar o gün gözlemecilere, mısırcılara, kahvaltı servisli konaklara ve sokak müzisyenlerine kalmış. Kalenin içinde bir Roman grup Ankara havaları üflüyordu. Ankara Kalesinin M.Ö. 5. yy’dan beri var olduğu biliniyormuş. Kalenin bir kapısının karşısında, yine eski hanlardan restore edilmiş Koç Müzesi var. Memleketin asırlık zenginlerinden Koç ailesi Ankaralı. Vehbi Koç vaktinde Ankara’da küçük bir bakkal dükkanıyla ticarete başlamış, müzede bu dükkan da canlandırılmış. Oğlu Rahmi Koç’un adını alan bu müze, Ankara’nın ilk sanayi müzesiymiş. İçerideki tarihi teknolojik aletler Rahmi Koç’un koleksiyonundanmış. Bir de güncel sergi kısmı var. Amsterdam Rijksmuseum’da bulunan, 18. yy’da, kim tarafından resmedildiği bilinmeyen ‘Ankara Manzarası’ tablosu da geçici olarak bu sergideydi. 1970’lere kadar Halep’i tasvir ettiği zannedilen tablonun hikayesi ilginç: 18. yy’da Osmanlı ile Hollanda arasında ticaret yapan bir şirketin merkezinde asılıymış, 1970’te Türk Tarih Kurumunca düzenlenen bir konferansta tarihçi Semavi Eyice’nin sunduğu “Ankara’nın Eski Bir Resmi” başlıklı bildiri ile Ankara çarşısından, şehir hayatından ve tiftik ticaretinden sahnelerin varlığı tespit edilince 1972’de tablonun ismi “Ankara Manzarası” olarak güncellenmiş.

Kalede kahve içip dinlenince, ver elini kapanmadan Ulucanlar Cezaevi Müzesi! 1970 Muhtırası zamanında, yazdıkları sakıncalı görülüp tutuklanan Sevgi Soysal’ın da kaldığı Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, şimdi belediyenin çay bahçesi olmuş. Zindanlarla başlıyor cezaevi. Müebbet hapis ya da idam cezası almış mahkumların kaldığı daracık odalardan çığlık atan insanların sesleri (kayıtları) geliyor. Çoluk çocukla gezilecek yer değil bence ama avludan avluya açılan müzenin içi, nerede olduğunu anlamayan çocuklarla dolu! Ahmet Arif ve Yılmaz Güney de burada yatmış, Bülent Ecevit ve Muhsin Yazıcıoğlu da… Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve Erdal Eren bu avluda asılmış. Bazı koğuşlarda arka fonda ‘Yiğidim Aslanım’ ve ‘Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’ çalıyor. 2000’lerin başında cezaevlerinde yürütülen ‘Hayata Dönüş (!) Operasyonları’ndan buradaki mahkumlar da etkilenmiş. Her yerde haber kupürleri, fotoğraflar, balmumu heykeller, mahkumların eşyaları ve mektupları var. Kalbimde müthiş bir ağırlıkla, üzgün ve dehşet içinde dolaşırken Feride Çiçekoğlu’nun fotoğrafına rastladım. ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ filmi burada çekilmiş.

Müze kapanırken çıktım Ulucanlar’dan. Düşüne düşüne Demetevler Metrosuna yürüdüm, metroyla Kızılay’a vardım. Olgunlar Aspava’da bol ikramlı akşam yemeğimi yerken kalbimdeki ağırlığı biraz unuttum. İyi ki unutmak var! O akşam, geçen yaz Nesin Köyü Sosyoloji Yaz Okulunda tanıştığım arkadaşlarım Büşra ve Gülşah ile buluştuk. Ankara övmeli bir sohbete daldık. Geniş, ağaçlı caddeleri, her neviden kültür-sanat aktiviteleri ve İstanbul kadar yormayan büyük şehirliği üçümüze de iyi geliyormuş meğer.

Ertesi sabah üniversiteden yakın arkadaşım Asena, eşi Emre ve iki buçuk yaşındaki oğlu Bulut ile beni misafirhanenin önünden alıp Anıtkabir’e götürdü. Bulut Anıtkabir’deki askerlerin nöbet değişimlerini izlemeyi çok seviyormuş. Ankara’ya aşkla gediğim o ilk zamanlarda Anıtkabir ve etrafındaki bahçeli, alçak apartmanlar bana çok huzurlu gelmişti. Ankaralıların ismini kısaltarak söylemeyi sevdikleri semtlerden biri; Bahçeli (evler). Yine öyle hissettim. Anıtkabir’in içini gezdik, Atatürk’ün mozalesini ziyaret ettik, olağanüstü bir ciddiyetle nöbet değiştiren, Bulut’un deyişiyle ‘’yap yap eden’’ askerleri seyrettik. Sonra beni, Ankara listemi tamamlamak üzere Birinci Meclisin önüne bıraktılar, Bulut öğle uykusunu uyumak üzere anne-babasıyla evine gitti.

Ankara taşından, yani pembe-mor andezitten yapılmış ve 1920-24 arasında kullanılmış Birinci Meclis Binası, Milli Mücadele Dönemindeki yokluğun ve zorluğun şahidi. Birinci Ulusal Mimarlık Akımının başka bir öncü mimarı Vedat Tek tarafından yapılan ve İlk Meclisin azıcık aşağısında yer alan İkinci Meclis binası da 1924’ten 60’a kadar kullanılmış, 61’de TBMM, bugünkü yerine taşınmış. İki meclis binası arasındaki fark, gencecik Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa sürede kat ettiği mesafeyi gösteriyor. Meclisin karşısında vekillerin kalması için yapılmış Ankara Palas, Ulus Meydanındaki Atatürk Heykeli ve İş Bankası binası da önceki sabahki Moskova benzerliğini aklıma getirdi.

Günün devamında Bulut ve ailesiyle tren garına yakın bir AVM’de buluştuk, yemek yedik, kahve içtik. Çalıştığım kurumun genel müdürlüğündeki koşulların çok daha iyi olduğunu, tayin olabilme ihtimalimin bulunduğunu, yeniden büyük bir şehirde kaybolmayı özlediğimi, müzik, dans, edebiyat gibi ilgi alanlarımla ve memuriyetin rahatlığıyla Ankara’da yaşamaya dair kurduğum hayalleri anlattım onlara. Bir de bıcır bıcır konuşan, kara dutum Bulut’un gamzeli gülüşünün, şimdiki Ankaramın en tatlı manzarası olduğunu fark ettim. Dönüş treninde Dost Kitapevinden kendime Ankara hediyesi olarak aldığım ‘Tutkulu Perçem’i okudum.

O günden sonra Ankara’ya dair her şeyi daha başka bir gözle, daha tatlı bir hasretle takip etmeye başladım. İçten içe bir gün bu şehirde yaşayacağımı, genel müdürlüğe tayin olacağımı bilerek, buna inanarak, en hayırlı zamanda olması için dualar ettim, evrene mesajlar gönderdim. 😊 Anlatıları bana iyi gelen, huzurlu yetişkinliğimde Ankara’yı bana daha da çok sevdiren Barış Bıçakçı’yı da tekrar okudum o arada. Birbirine bağlı kahramanlarla, sokaktan sokağa Ankara’da geçen ‘Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’yi mesela…

Nihayet geçtiğimiz haziranda genel müdürlüğe tayin oldum, Ankara’ya taşındım. Taşınmaya dair tüm detayları dostlarımın yardımıyla ve şansla, çok şükür kolayca hallettim. Eşya toplarken ve eşya yerleştirirken yeni şehrimin semtlerini öğreneyim diye üçüncü kez Behzat Ç. izledim. Şimdi başkentteki yeni hayatımın rutinleri oluşuyor yavaş yavaş. Daha keşfetmediğim bir sürü köşesi, parkı, bahçesi, katılacağım bir sürü etkinliği var ki; düşündükçe meraklanıyorum, seviniyorum. Düzeni ve saygılı mesafeleri sevdiğim için galiba, kendimi bu şehre yabancı hissetmiyorum. Büyük ağaçlı geniş caddeleri, eskiden okuduğum kitaplardaki yeşil parkalı, fırça bıyıklı, esmer Anadolu abilerinin şefkatini salıyor içime bazen. Bazen de o ağaçlardaki, yollardaki ve büyük binalardaki akis, yüz yıl önce yeşermeye çalışan Cumhuriyet filizini hatırlatıyor, romantik ve nostaljik bir gururla göğsüm kabarıyor. ‘’Ankara’da bir şey yok ki!’’ diyenlere bendeki Ankara’yı heyecanla anlatasım geliyor.

Yorum bırakın