‘’Eskişehir’in Ankara yolundan ayrılıp Afyon’a doğruldular. Basık basık kel tepelerden küçük vadilere iniyor, sonra çıkıyorlar. Yol kimi zaman yarı biçilmiş tarlalar arasından geçiyor, yeniden tepelere çıkıyor, derelere iniyor. Anadolu’nun oraları bir okyanus gibi dalga dalgadır. Dağlar ufukta morlu perdelenir. Dağlar yüksektir. Dağlar uzaklardan daha mor görünür…’’ *

Çok sevdiğim yazar Fakir Baykurt’un, Almanya’daki bir gurbetçi ailesini anlattığı Yarım Ekmek romanını okuduğumdan beri onun memleketini, Göller Yöresini keşfetmek aklımdaydı. 19 Mayıs’taki üç günlük tatili fırsat bilip yol arkadaşım Kevser’i bu keşfe davet ettim. Kel tepelerin üzerine kırkikindi yağmurlarının yağdığı serin bir bahar sabahı arabaya atlayıp Eskişehir’den yola düştük. Afyon, Sandıklı, Keçiborlu üzerinden Burdur merkeze vardığımızda yağmur dindi. Karnımız acıktığından merkezdeki ilk durağımız Şişçi Kadir oldu. Burdur şiş köfte; kaburga kıymasından yapılan ve baharatsız yenen bir köfte türü. Lezzetli ama tadı köfteden ziyade kıyma gibi. Köftenin üzerine yediğimiz kabak tatlısı beni daha çok cezbetti. 🙂 Bir de yol sorduğumuz lokanta sahibinin gezimizin planına müdahale edip rotamızı mantıklı bir şekilde değiştirmesi hayra geçti.
Efsaneye göre, Yunan Mitoloji kahramanı Aşil, tanrıların gazabına uğrayıp Yunanistan’dan kovulmuş ve Antalya yakınlarına kadar gelmiş. Kutup yıldızına bakarak ilerlerken gaipten bir ses ona Latince “Ezostas! (Burada dur!)” demiş ve o da burayı yurt tutmuş. Sonra Selçuklular Anadolu’ya gelip Burdur’u fethetmişler ve “Ezostas”ın Türkçesi “burada dur”u zamanla “Burdur” olarak telaffuz etmeye başlamışlar. Böylece şehrin bu günkü ismini koymuşlar. Geçmişi tarih öncesi çağlara uzanan Burdur, girişinde ‘’Teke Yarımadasına Hoş Geldiniz’’ yazan bir keçi heykeli ile karşıladı bizi. Kulağımda, 9-8’lik neşeli Teke zortlatmaları, Burdur türküleri çalmaya başladı; ‘’Şu Dirmil’in çalgısı a canım, dağlara vurdu yankısı…’’ Gölleri, gülleri, yörükleri ve keçileriyle bildiğimiz mavi-yeşil bir coğrafyadayız şimdi. Şehir merkezinin bir yanı kurumaya yüz tutan Burdur Gölüne yaslanmış. Binlerce yıl önce, tektonik ve volkanik hareketler sonucu oluşan çukurlarda tuzlu, acı ve tatlı suların birikmesiyle, altmıştan fazla irili ufaklı gölün bulunduğu Göller Yöresinin 14 gölü Burdur sınırlarındaymış.
İl merkezinde 1900’lerin başında dikilmiş bir Saat Kulesi ve kulenin etrafında eski çarşı var. Hazır çarşıdayken Burdur ceviz ezmesi alıyoruz. Tadı, irmikli yaz helvası gibi. Sonra Burdur Arkeoloji Müzesine giriyoruz. 1956 yılında, Osmanlı zamanının önemli bir okulu olan Pirkulzade Medresesinin kütüphanesinden dönüştürülmüş müzede, bugünkü Hacılar ilçesindeki kazılardan çıkarılan eserlerle, M.Ö. 7.000’lerden başlayan bir tarih sergileniyor. Eskişehir’de Frigler, Antalya’da Pamfilyalılar yaşarken, (M.Ö. 700’ler) Burdur’da da Psidyalılar varmış. Sonra Büyük İskender’in fethi, sonra Romalılar… Romalılar zamanında, bugünkü Gölhisar ilçesinde yer alan Kibyra Antik kentinde, ölülere verilen değeri göstermek için gladyatör dövüşleri yapılırmış. 1100’lü yılların başında Anadolu’ya gelen Türklerden Kınalı aşireti Burdur’a yerleşmiş. Ardından Selçuklular, Hamitoğlu Beyliği ve Hamitoğullarından satın alınarak Osmanlılara geçmiş bu küçük şehir.


Merkezdeki son durağımız Burdur Doğa Tarihi Müzesi. 1870’te Burdur’da yaşayan Ortadoks Rum Cemaati tarafından yaptırılan Kavaklı Kilisesinin restorasyonuyla açılan müzede, Göller Yöresinden toplanmış hayvan fosilleri sergileniyor. Ortadaki fil iskeleti Londra’daki Doğa Tarihi Müzesini hatırlatıyor. Bir köşede çocuklar için konmuş oyun masalarını ve Bilim ve Teknik Dergilerini görünce, Anadolu’nun ortasında böyle bir müzeyi akıl edip yaratana mutlulukla sarılasım geliyor!




Şehir merkezinden çıkıp İnsuyu Mağarasına geçiyoruz. Burası 1965’te, Türkiye’nin turizme açılan ilk mağarasıymış. Dokuz küçük gölden ve kalkerli sarkıt-dikitlerden oluşan içi, gezdiğimiz diğer tüm mağaralardan tanıdık. Bir süre sonra daralıp hızla çıkışa yürüyorum. Şükür ki mağaranın önü ferah, uzun çamlı bir piknik alanı… Biraz nefes alıp Ağlasun ilçesinin tek şeritli ve yokuşlu yolundan Sagalassos Antik Kentine kırıyoruz direksiyonu. Bu dik, keskin virajlı ve sarp yokuşta araba sürmenin, şoförlüğüme gururlu bir seviye atlattığını unutmayacağım! Bir de yol boyunca gördüğümüz ve nedenini anlayamadığımız, her renkteki Tofaş Şahin marka, 15 (Burdur) plakalı, 90’lardan kalma arabaları…



Sagalassos; Pisidya’ya başkentlik yapmış, sonrasında Romalılarca kullanılmış, Ağlasun Dağının eteğinde, 1500 m yükseklikte, şahane bir antik şehir. Dünyanın en yüksek rakımlı 9.000 kişilik tiyatrosu, kütüphanesi, kaya mezarları, görkemli kemerleri ve sunaklarıyla bu gezinin en sevdiğimiz durağı oluyor. Yemyeşil Ağlasun Ovasına bakan agorasındaki restore edilmiş Antoninler Çeşmesinin suyu hala akıyor. M.Ö.25’te Roma hakimiyetine girmesiyle uzun ve istikrarlı bir barış dönemi yaşadığı ve şehrin en çok bu dönemde geliştiği yazıyor taşların arasındaki tabelalarda. Termoslarımızdaki akşam kahvemizi Ağlasun’a karşı içiyoruz. Sonradan öğreneceğim üzere, Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ağlasunlu eşi Azime Hanıma ‘’Ağlasun Ayşafağı’’ şiirini burada yazmış: ‘’En eski insan denizleriyle kaynaşıp bir oldular, yaslandılar Sagalassos’un ay ışıklı yamaçlarına, buldukları; mermerde nakış gibi ışıldayan bir uygarlıktı, suyu aziz, yeşili can, canı insan bildikleri doğrudur!’’





Akşam inerken, artık alıştığımız virajlı yollardan ve kestirmeden Isparta’ya varıp otelimize yerleşiyoruz. Ertesi sabah erkenden yine Burdur’dayız. Burdur Gölü kıyısından güneybatıya, Yeşilova ilçesinin biraz ilerisindeki Salda Gölüne varacağız. Kirlendi, eskisi gibi değil, dense de karstik yapısıyla hala gri, beyaz ve turkuaz tonlarında Salda. İlk durağımız olan kıyısında suya girilebiliyormuş. Bungalov evler ve yine bungalov tarzda bir kafe ile hediyelik eşya sergileri var. Henüz açmamış top top lavantaların, rengarenk çiçeklerin, ağaçların arasında ve kıyıda biraz yürüdükten sonra kahve içiyoruz. Yeşilova Belediyesi buraya her gün temizlik görevlileri gönderiyormuş. Bu temiz, düzenli hali ve bulutlu havasıyla o an Avrupa’da bir sahil kasabasında hissediyorum kendimi. Bir de Maldivler var, diyor kahve içtiğimiz yerdeki görevli. Birkaç km ötede, suya girilmeyen yerde, fotoğraflarda gördüğümüz o beyaz sahile Maldivler diyorlarmış. Oraya da gidiyoruz. Arabayla girilemeyen 2 km’lik bir kısmına belediyenin ücretsiz elektrikli minibüsüyle ulaşılıyor. Türkiye’nin en derin tatlı su gölü olan Salda, dünyada Mars yüzey özelliklerini taşıyan ve içindeki manyezit sayesinde canlılığını koruyan sınırlı sayıdaki yerlerden biriymiş. Maldivler hala göz alıcı beyazlıkta. Bol bol fotoğraf çekip bu beyazı aklımıza kazıdıktan sonra tekrar arabaya atlıyoruz. Bugünü göllere ayırdık. İstikamet; yine Isparta merkez üzerinden Eğirdir ve Kovada…




Isparta merkeze 28 km uzaklıkta, Eğirdir Gölü kıyısında sakin bir ilçe Eğirdir. İçinden geçip bir 28 km daha ötedeki Kovada Milli Parkına yol alırken yağmur bastırıyor. Parka varsak da bir süre arabanın içinde yağmurun dinmesini beklerken sohbet ediyoruz. İki seçim turu arasında, aklımız ülkenin gündeminde… Yağmur azalınca ağaçların arasından yürüyerek kıyısına indiğimiz Kovada Gölü bana müthiş bir huzur veriyor. Kuş sesleri, kurbağa sesleri, sazlar, ağaçlar, göle düşen yağmur damlalarının tıpırtısı… Dünya bu kadar! Ağaçların arasındaki minik bir orman evinde, Kovada Gölü Milli Parkındaki bitkileri, kuşları ve diğer hayvan çeşitliliğini anlatan bir müze var. Göller Yöresi başlı başına flora ve yaban hayat zengini.






Eğirdir ilçe merkezine döndüğümüzde Yeşilada denilen ince uzun yoldan arabayla geçip gölün en ucuna varıyoruz, ama artık göle doymuşuz. Elması meşhur Eğirdir’den, belediyenin göl kıyısına diktiği kırmızı elma şeklindeki büfeden elma cipsi aldıktan ve yeterince fotoğraf çektikten sonra hava kararmadan dönüşe geçiyoruz. Arabayı otelin arkasına bırakıp yürüyerek Isparta merkezi keşfe çıkacağız. Büyük, ağaçlı bir caddenin ve tarihi devlet binalarının arasındaki Ferah Kebap’ta çıtır çıtır Isparta Kebabı ve kabune pilavı yiyeceğiz. Isparta Kebabı kuzu kaburgasının şişe takılarak fırında, baharatsız ve tuzsuz bir şekilde uzun süre pişirilmesiyle yapılıyormuş. Ispartalıların çok sevdiği ve her yerde satılan kabune pilavı ise memleketim Trakya’nın düğünlerinde yapılan etli, nohutlu pirinç pilavı gibi. Üstüne mis gibi irmik helvasıyla karnımız iyice doyunca, tabana kuvvet Isparta sokakları…




Vilayet Meydanına heykeli dikilmiş Ispartalı Müftüzade İsmail Efendi, Bulgaristan’ın Kızanlık ilinde hariciye memuru olarak çalışırken orayı memleketine çok benzetmiş ve oradaki gül yağı üretimini öğrenip buraya getirmiş; 1800’lerin sonunda, Isparta’da gül yetiştiriciliğini başlatmış. Bugün dünyanın en kaliteli güllerinin yetiştiği Isparta toprakları, dünyadaki gül yağı üretiminin de %60’ını karşılıyormuş. Kent merkezinde ve otoyol boyunca adım başı güllü ürünler satan dükkanlar var. Gül suyu, gül reçeli, gül kolonyası, gül sabunu… Alışveriş yaptığımız esnaf, pembe gülün yağ oranının en fazla olduğunu ve orijinal Isparta gülünün pembe (rosa damescena) olduğunu anlatıyor. Doğadaki frekansı en yüksek ve kokusu en kalıcı çiçeğin de gül olduğunu okumuştum bir yerlerde. Şehrin sokak lambaları pembe gül şeklinde. Güllerin arasında bir meydanda 9. Cumhurbaşkanı Ispartalı Süleyman Demirel, elinde kasketiyle bizi selamlıyor. Isparta’da üniversite okuyan bir arkadaşım, vefatından sonra Isparta’nın tüm sokaklarına gül suyu döküldüğünü söylemişti.


Pazar sabahı merkezdeki son durağımız Halı Kilim ve Etnografya Müzesi. Gülleri kadar halılarıyla da ünlü Isparta. Bu müzeden anladığım kadarıyla halıcılığın temeli yörük kilimlerine dayanıyor. 2013’te, eski iplik fabrikası arazisine kurulmuş müze 10 katlı ve önce asansörle 10.kata çıkıp aşağı inerek geziliyor. 1.kata kadar çeşit çeşit, yaşlı, güllü dallı, el emeği onlarca Isparta halısı var. Güle ve halıya dair ilginç bilgileri de bu müzeden öğreniyoruz. Misal; Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ilk renkli Türk filmi olan ”Halıcı Kız” (1953) da Isparta’da çekilmiş. 1. katın bir köşesinde gül üretimine dair aletlerin, bir köşesinde yörüklerin ve kentli Ispartalıların yakın tarihinin anlatıldığı envanterler; bir köşesinde ise altında açıklamalarıyla motif motif kilim çeşitleri var. Mesela çok hoşuma giden ‘’eli belinde’’ motifi; kadınlığı, üretimi ve dişiliği sembolize ediyormuş.






Müzeden çıkınca karşısındaki Çay Boyu Mahallesini adımlıyoruz. Erguvanların ve ağaçların arasından akan minik bir çayın üzerine şirin köprüler, iki yakasına yürüyüş yolu ve çocuk parkları yapılmış. Etraftaki dubleks evlerden ve son model arabalardan buranın Isparta’nın zengin bir mahallesi olduğu kanaatine varıyoruz. Müzede maketini gördüğümüz bazı eski Isparta Evleri de bu mahalledeymiş, restore edilmekte olan Aya Payana Kilisesi de… Pek beğendiğimiz bu estetik mahalleyi de fotoğraflayıp İrfando’yu buluyoruz. Güllü ve lavantalı dondurma yemeden Isparta’dan ayrılamayız. 🙂




Merkezden Afyon yoluna dönünce, merak listemizdeki son durağımız Gönen ilçesi. Burası Burdurlu Fakir Baykurt’un 1940’larda Köy Enstitüsünü okuduğu kasaba. Enstitü kapatılsa da binalarının halen eğitim kurumu olarak kullanıldığını öğrenince görmek istiyorum. Süleyman Demirel Üniversitesinden birkaç km sonraki Gönen sapağında, ağaçlı bir yol karşılıyor bizi. ‘’Gönen’e Hoş Geldiniz’’ tabelasının üzerinde Köy Enstitülerinin sembolü bir mandolin resmi. Bence Köy Enstitüleri; Cumhuriyetin ilk yıllarındaki eğitim seferberliğinin en umutlu, en aydınlık dönemi. Hakkında çok şey okuduğum, izlediğim, hayranlıkla ve hüzünle takip ettiğim bir yakın tarih hikayesi. Eskişehir Çifteler’deki viran olmuş enstitü binalarından sonra Gönen’deki bu canlı yeşillik ruhumu coşturuyor. İsmail Hakkı Tonguç Caddesinden girince yüksek çamların ve kavakların arasında sağlı sollu eğitim binaları var; Gönen Uygulamalı Meslek Yüksek Okulu, Gönen Fen Lisesi… Fen Lisesinin kapısındaki güvenlik görevlisi bu binaların eskiden ne için kullanıldığını sayıyor; fizik laboratuvarı, hamamı, lojmanları… Hatta ana binanın içine girmemize izin verip ilk kattaki hala aktif olan sinema salonunu ve yanındaki sinema odasını gösteriyor bize, sağ olsun. Ana binanın bir odasında küçük bir müze de varmış ama hafta sonları kapalıymış. Binanın giriş kapısında, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ve Milli Eğitim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un büstlerini, 1944 yılı 4-A öğrencilerinin listesini ve bahçedeki mandolin heykelini görünce gözlerim doluyor. Köy Enstitüleri bir 10 yıl, çok değil bari bir 10 yıl daha var olsaydı, bu ülke, bu güzelim Anadolu bambaşka bir yer olurdu diye içimden geçiyor yine.








Akşamüstü sokağıma vardığımda, 3 günde toplam 1140 km yol yaptığımızı hesaplıyorum. Geçtiğimiz bu yeni yolların ardından Anadolu’ya, yaşadığımız coğrafyanın tüm zenginliklerine bir kez daha hayran olduğumu düşünüyorum. Kıymetinin daha çok bilindiği aydınlık günleri hayal ediyorum. Güllü lokumlarımı dolaba yerleştirirken Hatayi’den bir Bektaşi nefesi dolanıyor dilime: ‘’Gülden terazi yaparlar, gülü gül ile tartarlar, gül alırlar gül satarlar, çarşı pazarı güldür gül…’’

* Yarım Ekmek, Fakir Baykurt, Literatür Yay., 5. Basım, 2018