Çocukluğu 90’larda, orta sınıf, sosyal demokrat bir öğretmen ailesinde geçmiş benim için, Aziz Nesin’in yeri ayrıdır. İlkokulda anne-babamın ya da öğretmen amca-teyzelerimin hediye ettiği her bir Aziz Nesin kitabını çok sevdiğimi ve çok güldüğümü, her kitabın arkasında yer alan, Nesin Vakfının ayrı bir köşesinde Aziz Dedeleriyle poz vermiş çocukların fotoğraflarına hayranlıkla baktığımı hatırlarım. Üniversite yazlarımda gönüllü çalışma kamplarına katıldığım Gençtur’un kamp öncesi eğitimlerini Nesin Vakfı’nda düzenlemesiyle 2009 ve 2010 mayısında birer hafta sonu Çatalca’daki vakfı bizzat görme, Aziz Nesin’in bin bir emekle kurduğu dünyayı keşfetme şansım olmuştu da çok sevinmiştim. 1982’den beri maddi imkanı olmayan çocukları, kendi istekleriyle ayrılana ya da kendi ayakları üstünde duracak olgunluğa erişene kadar destekleyen, onların özgürce ve özgüvenli okumalarını, büyümelerini sağlayan, tüm çalışmalarını olabildiğince şeffaflıkla, özveriyle yürüten, Aziz Nesin sevgimi daha da arttıran, umut verici bir yerdi.* Çalışmaya başlayınca bu umutla ve gururla maddi destekçilerinden oldum.

Aziz Nesin’in vefatından sonra Amerika’daki Matematik Profesörü oğlu Ali Nesin Türkiye’ye dönerek hem vakfın başına geçmiş, hem de İstanbul Bilgi Üniversitesinin Matematik Bölümünü kurmuş. 2007 yazında da, İzmir’in Selçuk ilçesinin Şirince Köyündeki Kayser Dağı eteğinde, arkadaşı Sevan Nişanyan’ın desteğiyle Matematik Köyü (şimdiki genel adı Nesin Köyleri) projesini hayata geçirmiş. ‘’Matematik Köyünün yegâne amacı, gençlere matematiği öğretmektir. Matematiği sevdirmek için özel bir çaba harcamayız çünkü matematiğin öğrenilince mutlaka sevileceği düşüncesindeyiz.’’ diyor köyün internet sitesindeki tanıtımında.** Yaklaşık kırk dönümlük bir araziye yayılan köy kurulurken, yakın çevreye beş binden fazla ağaç ve büyük bitki dikilmiş. Taş evlerden koğuşlar, yemekhaneler, amfiler, kütüphaneler ve konferans salonları inşa edilmiş. Doğanın içinde, sınav kaygısı olmadan, özgür bir ortamda ve merak duygularını arttırarak gençlere matematik öğretmek, imkanı olmayan gençleri bursla kabul etmek, tam da Aziz Nesin’in yetiştirdiği insanın kurabileceği bir hayal!
Çatalca’daki vakfı gördükten sonra Şirince’deki köye gitmek de epeydir aklımdaydı. Son birkaç yıldır matematik programlarının yanında yetişkinler için sosyoloji, sanat ve felsefe üzerine de etkinlikler düzenlendiğini öğrenince kıştan daha, Sosyoloji Yaz Okuluna kaydımı yaptırdım. Zaten sosyoloji yıllar önce okumak istediğim bölümdü, Nesin Köyleri merakımdı, derken bu yaz tam da doğduğum hafta orada ve o programda olmak, muazzam bir doğum günü hediyesi oldu.

29 Ağustos Pazar sabahı vardığım taş yola, yolun kenarındaki bitkilere ve etrafta dolaşan rengarenk, liseli, üniversiteli gençlere bakarken kendimi Harry Potter’in film setinde gibi hissettim. O akşam büyük amfide tanıtım toplantısı yapıldı, köyün kuralları anlatıldı. Köy, baştan lise ve üniversite öğrencilerine matematik öğretmek için kurulmuşsa da, bağışlarla her yıl kapasitesi artmış, hala da eklentilerle çoğalmaktaymış. Sonradan yemeklerde tanışıp konuştuğum tüm matematikçi gençler daha önce de geldiğini söyleyince, bir gelenin seve seve tekrar gelmek istediği bir yerde olduğumu anladım. Çünkü burada ders zili yok, sınav yok, hiyerarşik bir öğretmen-öğrenci ilişkisi yok, baskı yok. Öğrenme hevesiyle gelenler zaten vaktinde, olması gereken yerde oluyor, başkalarını rahatsız etmemesi gerektiğini biliyor. Köyde toplam yirmi civarında maaşlı çalışan olduğu için işler birlikte yürüyor ve gençlere sorumluluk veriliyor. Kayıt kabulünden sonra gönderilen Talimatname’de yazdığı üzere; çöp toplama, bulaşık yıkama ya da tuvalet temizliği için öğrenciler görev gruplarına ayrılıyor ve neredeyse tüm gruplar kolektif bir neşeyle günlük görevlerini aksatmadan yerine getiriyor.






Sınıfların bir kısmı kapalı derslikler, bir kısmı açık havada tiyatro merdivenli minik amfiler. Kuytu ağaç altılarında öğrencilerin bireysel çalışabileceği huzurlu aralıklar, uyuklayabileceği yumuşak koltuklar ve konaklamak için çadırlar ya da koğuşlar var. Günde dört öğün yemek çıkıyor. Sabah-öğle-akşamın yanında her gün ikindi vakti kek pişirilip dağıtılıyor. Sanki evde ders çalışırken annelerin odaya getirdiği atıştırmalık gibi. 😊 Yemekler ve oradaki taş fırından çıkıp mis gibi kokan ekşi mayalı köy ekmeği bence çok lezzetliydi! 😊

Büyük kütüphanenin üst katındaki derslik Sosyoloji Yaz Okuluna ayrılmış. Dersliğin bir kapısı bahçeye bakıyor ki, biz çoğu dersi o bahçede yaptık. Hocalarımız; Kenan Çayır, Sezai Ozan Zeybek ve Ferhat Kentel’in isimlerini Bilgi Üniversitesinde yüksek lisans öğrencisi olduğum yıllardan biliyordum. Şimdi sadece Kenan Hoca Bilgi Sosyoloji’de kalmış, üniversitedeki derslerinin yanında Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi kapsamında İstanbul’daki öğretmenlerle, eğitim müfredatları üzerine çalışmalar yürütüyormuş. Ferhat Hoca Bilgi’den Şehir Üniversitesine geçmiş, orası kapatılınca İzmir’e yerleşip oradaki Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nın (BAYETAV) kurucularından olmuş. Ozan Hoca şimdi Berlin’de Freie Üniversitesinde ders veriyor, çocuk kitapları yazıyor ve güncel dünya dertleri, çevre meseleleri üzerine podcastler hazırlıyormuş.
İlk gün çadırlara yakın ağaçların altında, hayali Türkiye ve Dünya haritalarımız üzerindeki değişen konumlarımız aracığıyla kaynaşırken aslında tek bir kimliğimiz olmadığını fark ederek sosyolojik düşünmeye başladık. Sonra Klasik Sosyolojiden giriş yaparak, beş gün boyunca birbirini tamamlayan oturumlarda devletlerin birbirine benzeyen tarihleri ve bir arada yaşam üzerine konuştuk. Yani Ozan Hoca’nın ilk derste sorduğu ‘’nasıl daha muhabbetli bir dünyada yaşarız?’’ sorusunun etrafında dolaştık durduk.




Ülkemin farklı şehirlerinden ve üniversitelerinden gelen, çoğu yirmili yaşlarında, birkaçı da benim gibi otuzlarında olan yirmi küsur yeni arkadaşımla ‘’önyargı, kalıp yargı, ayrımcılık’’ gibi meseleleri tartışırken, Bilgi Üniversitesindeki yüksek lisansımda, büyük bir hevesle gittiğim insan haklarına dair dersleri hatırladım. Açılımların yapıldığı, azınlık ve mağdur grupların hak ihlallerinin konuşulmaya başlandığı, yüzleşmelere dair adımların atıldığı, iklimi başka yıllardı. Sonra ağaçlar kesilmeye kalkıldı, bombalar patladı, darbe ihtimali hortladı derken ‘dağılmış pazar yerlerine’ dönünce memleket, ben bu konulara uzaktan, sessizce, umutsuzca ve memur kaygılarımla bakar oldum. Ama işte doğanın ortasındaki böyle okulların, buralara gönüllü olarak (ücret almaksızın) gelen hocaların ve böyle ufku açık gençlerin varlığını görmek, umutsuzluğumu kırdı bu yaz. Yıllardır süren ve bana saçma gelen rövanş siyasetini de ‘Z Kuşağı’ dedikleri bu yeni neslin bitireceğini düşünmeye başladım onları dinledikçe. Bir görüşe, bir inanca, bir gruba körü körüne bağlanmadan, kan davası gütmeden, bir arada ve saygıyla yaşamın temel ihtiyacımız olduğunu unutmadan… Bir haftanın sonunda aklımızda en çok kalan tabir olan ‘duygusal sermaye’lerimizi cebimize koyarak ama hep sorgulayarak…
Alıştığımız okul derslerinin aksine, bizim programda hocalar birbirlerinin derslerine de katıldı, düşündürücü sorular sordu, katkılar sundu. Bazı akşamlar yemekten sonra gündüz anlatılanlara dair belgeseller izleyip üzerine konuştuk yine hep birlikte, yine bildiğimiz öğretmen-öğrenci ciddiyetinin aksine; komikliklerle, şakalarla, kendiliğinden oluşuveren renkli bir samimiyetle.

‘’Sosyoloji, toplumları ve insanları daha fazla anlamlandırabilmeyi ve bu yola açılan soruları sormayı gerektirir.’’ demişti Kenan Hoca. ‘Cevaplar zamana, mekana ve ihtiyaçlara göre değişken olabilir ama neticede kurgusaldır, insan aklıyla üretilir. Öyleyse bu biliminin en umut verici yanı, birlikte yaşayabileceğimiz o muhabbetli dünyayı kurgulamamıza vesile olmasıdır.’ diye işittiklerimi toparlayıp eklemişim defterime.
Bilimin, sanatın ve kültürün büyük şehirlerden çıkıp yeşil köylere, ağaçlara, hayvanlara değdikçe özgürleştiğini orada gördüm. Matematik Köyünden sonra yakınına kurulan komşuları Tiyatro Medresesi ve Arkhe Sanat Projesiyle Kayser Dağına bahar gelmiş. Günlük görevlerimizi bitirdikten sonra ve kekten önce bir öğle arası Tiyatro Medresesini, bir akşamüstü yemekten önce de Arhke’yi ziyaret ettik. Birinde tiyatro oyuncuları için atölyeler düzenleniyor, diğeri kendini ‘bağımsız sosyal ve beşeri bilimler kampüsü’ olarak tanımlıyor.




Tek şikayetim; kapısında Erkekler Koğuşu yazan ama içinde dokuz kadın kaldığımız rutubetli ve ranzalı koğuşumuzdu. Ki 1 Eylül gecesi 00:00’da minik bir pasta ve mumla gelip doğum günümü kutlayan oda arkadaşlarım sayesinde, orası bile üçüncü günden sonra bana sevimli geldi. 😊 Doğum günüm 1 Eylül’ü o gün ve hatta önceki günden daha herkese coşkuyla duyurduğumdan, öğleden sonraki derste de sınıf arkadaşlarım ikindi kekinin üzerine diktikleri mumu üfleterek bana çok tatlı bir sürpriz yaptı. Dileğim; bu Dünya Barış Gününde, memlekette, dünyada böyle güzel insanların ve böyle güzel köylerin çoğalmasıydı! Öfke dolu söylemler, damgalayıcı diller, farklı kimlikleri törpüleyip tek tornadan geçirmeler ne anlamsız, ne faydasız, ne yorucu çünkü! Ve yaz ortasında okuduğumuz, bu canım köye ait zeytinliğin yakılması ne acı bir haberdi!***
Trabzonlu olduğunu söyleyen bir arkadaşıma ilk gün ‘’Arakli’dan Yomra’dan oy, gel gidelum Pazar’a’’ diyen bir Trabzon türküsünü (Oy Benum Sevduceğum) mırıldanınca, sesim güzele çıktı. Doğum günümün akşamüstü, köyün karşısındaki Sevan Nişanyan’ın yaptırdığı anıt mezarın kayalarına çıkıp Pamucak Sahiline karşı güneşi batırırken türküler söyledik. Ozan Hoca’yla Ferhat Hocanın kökleri de Balkan Göçmeni ve Trakyalıymış meğer. ‘’At martini Debreli Hasan!’’ dedik hep beraber. 😊 Nesin Köyleri Talimatnamesi’nde gürültü yapmanın yasak olduğu yazdığı için sazımı götürmediğime pişman oldum. Bu kadarına Ali Nesin de izin verirdi belki aramızda olsa. 😊 Aynı gece sınıfımızın bahçesine gidip; verdiğim suflelerle, matematikçi misafir öğrenci Ciwan Arda’nın gitarıyla ve Ozan Hoca’nın teneke perküsyonuyla türküler söylemeye devam ettik: ‘Eğil Salkım Söğüt Eğil, Aldırma Gönül Aldırma’… Tam da o gün ‘Duygular Sosyolojisi’ ve kitlelerin birlikte coşması üzerine konuşmuşken, duygularımızın müzik aracılığıyla toplumsallaşmasını kendi üzerimizde gözlemlemiş olduk. 😊 Türküleri yapanların da, türküleri söyleyenlerin de yasaları yapanlardan güçlü olduğunu o gece, karşımda o türküleri yürekleriyle söyleyen gençlere baktıkça daha iyi anladım. Akşamüstü kayalıklarda, ‘’Daha önce böyle bir doğum günü yaşamış mıydın?’’ diye soran Ozan Hoca’ya ‘kısmen’ desem de, gece itiraf ettim: Hakikaten en güzel doğum günümü yaşıyordum o an. Umut; yumuşacık, şefkatli, beyaz bir yorgan oldu, neşe; mis kokulu turuncu bir puf yastık…



Birbirimize güvenle dokunabildiğimiz özgür alanları çoğalttıkça, ezberlerimizin bozulmasına fırsat tanıdıkça, yaralarımızı ve acılarımızı yarıştırmadan, farklılıklarımızı saygıyla anlayıp zenginlik saydıkça, şüphe edip, merak edip okudukça o muhabbetli dünya kendiliğinden kurulacak galiba. Umut var, umut hep var! ‘’O yüzden her yaz buraya koşa koşa sosyoloji anlatmaya geliyorum’’ diyen Ferhat Hocanın sesi geldi şimdi kulağıma. 😊



Birazdan, oradayken duyup not aldığım birkaç kitabı sipariş edeceğim. Sonra yürüyüşe çıkıp yolda Ozan Hocanın ‘Havadan Sudan’ isimli podcast serisinden bir sohbet dinleyeceğim. Ve artık ne zaman Matematik Köyünün ismini duysam, hayatımda böyle şahane bir haftaya yer açtığım için sevinip turuncu-beyaz gülümseyeceğim. Aziz Nesin’in şiirindeki gibi: ‘’Umutlarıyla, acılarıyla, sevileri, kahırlarıyla, gözyaşları, kahkahalarıyla bütün insanlar benim. Ne zenginim, ne zenginim…’’****

*https://www.evrensel.net/haber/461374/kenan-evren-de-kapatmak-istemisti-aziz-nesin-o-vakfi-nasil-kurdu-biliyor-musunuz?fbclid=IwAR3qwRUmmcC10C92kyJetRuNgj6mkTgigAByVEMR3lkLuhAD12tbaXxPvK4
**https://nesinkoyleri.org
***https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/matematik-koyundeki-zeytinlik-kundaklandi-1967928
*****Aziz Nesin – Dünya Zengini