‘’Eskişehir’in kuzeydoğusundan; Sarıcakaya’dan Nallıhan yoluna… Sonra tabelaları takip edeceğiz. Hava güzel olur inşallah!’’ Birkaç hafta öncesinde netleşen bir planla 20 Kasım Cumartesi sabahı arabaya atladık, direksiyonda ben, yanımda işyerimden eski arkadaşım Elif, arkada Ümit, Ankara civarında iki günlük kısa bir Anadolu turuna çıktık. Eskişehir, konumu itibariyle Orta ve Batı Anadolu keşiflerine çok uygun. Önümdeki 1,5 yılımı fırsat buldukça bu keşiflere ayırdığımdan, rotaya uygun gördüğüm arkadaşlarıma hayalimi açıyorum, niyetine giriyoruz, planlar yapıyoruz, detayları düşünüyoruz falan filan 🙂 Çünkü Anadolu, sahip olduğu tarihi zenginlikle ve doğa güzellikleriyle benim için her zaman keşfedilmeye değer.
Sarıcakaya ilçesine ‘’Eskişehir’in Akdeniz’i’’ deniyor mesela. Bozdağların arasında bir kuytuda kalmış, sıcaklığı hep şehir merkezinden biraz daha fazla. Toprağı verimli, seracılık da yapılıyor ve şehir pazarından ya da belediye kooperatifinden aldığım pek çok ürün Sarıcakaya’dan geliyor. Böyle günlük, pratik bilgilerle, tek şeritli ve virajlı bir yoldan sonbaharın renklerine bakarak gittikçe küçülen özgür dünyalarımıza seviniyoruz işte o sabah. Beğendiğimiz bir köşede durup tepeli bir manzarada ‘’Bir Zamanlar Anadolu’da’’ temalı fotoğraflar çekiliyoruz hatta. 🙂 Yolda olmak güzel!


Sarıcakaya’dan sonra yol tabelalarına Nallıhan eklenmeye başlıyor. Burada bir Kuş Cenneti var. Oraya varmadan önce, içinden geçtiğimiz ilçe merkezinde daha, ilginç bir kayaç yapısı kendini gösteriyor. Ankara’nın 160 km ötesindeki, en batı ilçesi Nallıhan. Tarihi Hititlere ve sonrasında Friglere dayansa da (M.Ö. 1200’ler), 1071’den beri Türk yerleşimi olduğu biliniyormuş. Bir zamanlar İpek Yolu buradan geçermiş. Rivayete göre Osmanlı Sadrazamı Nasuh Paşa 1594’te Halep’ten dönerken buraya büyük bir camiyle han yaptırmış, Köroğlu da bir gün bu handa kalmış ve dönerken atının nalı düşmüş de bu nal hanın kapısına asılmış. Başka bir rivayet kasabanın isminin, bir zamanlar içinden geçen Nallı Suyundan geldiğini söylüyor. Bense bu adı ilk kez çok sevdiğim yazar Adalet Ağaoğlu’ndan duymuştum. 1929’da Nallıhan’da doğmuş, 1938’de ailecek Ankara’ya göçmüşler. Feridun Andaç’la yaptığı bir nehir söyleşide, anılarındaki Nallıhan’ı şöyle anlatıyordu: ‘’İçinde doğduğumuz, hep aynı yerde yaşadığımız eve Ermeni Evi denirdi. Bu Ermeni yapısı, demeye mi geliyor, vaktiyle Ermenilerin oturmuş oldukları ev mi bilmiyorum. Evimizin arkasındaki küçük tepe üzerinde kubbeli, beyaz bir yapı vardı, sık sık kaçıp içine saklandığım. Buranın Ermeni Kilisesi olduğunu zamanla öğrendim… Her yaz atların, merkeplerin üstünde yaylaya çıkılırdı. Kocaman boynuzlarıyla koçların üstüne biner, o boynuzları direksiyon gibi ele geçirirdik…’’ * Bugün Nallıhan’da Adalet Ağaoğlu’na dair hiçbir şey yok. Muhtemelen çoğu kasabalı onun buralı olduğunu bilmiyor bile. Adına bir park, bir kütüphane olsa… Oralı gençlerin yazarın adını duyarak büyüyecekleri bir detay… Belki içlerinden biri merak eder de kimmiş buraya ismini veren kadın, diye araştırır, romanlarını okur…


Nallıhan’a varınca acıktığımızı fark ediyoruz. İnternette Nur Hanım Fırını diye bir fırının meşhur olduğunu okumuştum, merkezdeki çarşıda durup kahvaltı için oradan pide alıyoruz. Sonra da yakınındaki ‘’Kalkınma Kooperatifleri’’ tabelası asılı hanı merak edip içeri dalıyoruz. Meğer burası yeni restore edilen Koca Han’mış. İçeride sıcak sıcak gözlemeler, katmerler yapan kadın fırınları ve Nallıhan’ın meşhur iğne oyası işlerinin satıldığı dükkanlar var. Ben kendime oyalı küpe bakarken Elif özenip birer sıcak katmer almış bile. Oracıkta yutuyoruz o katmerleri. Sonra yola devam. Esas kahvaltıyı ilçe merkezinin 20 km uzağındaki Kuş Cennetine bakan pikniğimize saklıyoruz. 🙂 Yol üzerinde Eskişehirli Yunus Emre’nin mürşidi Taptuk Emre’nin Türbesi, Uyuzsuyu Şelalesi, Juliopolis Nekropoli ve 750 yaşındaki Anıt Ağaç’a giden tabelalar var ama vaktimiz yok. Hava serin, öğlen güneşini kaçırmadan uzun molamızı verelim istiyoruz.
Nallıhan Kuş Cenneti; Sakarya Nehri üzerine, 1959’da yapılan Sarıyar Barajının Aladağ Çayı ile birleştiği yerde oluşmuş, yapay bir sulak ekosistemmiş. Ancak o gün pek sulak görünmüyor. Ankara il sınırına girdiğimizden beri karşımıza çıkan renkli tepeler burada, kurumuş bataklığın ardında en belirgin halini almış. Bu jeolojik kayaç yapısının soda üretimine uygun ‘’trano yatakları’’ olduğunu öğrenince yanımızdan geçen Eti Soda A.Ş. kamyonlarının Beypazarı Maden Suyu Fabrikasına gittiğini düşüneceğiz. Türkiye, Avrupa ve Afrika arasında göç eden kuşlar için köprü olan Nallıhan Kuş Cenneti’nden bu güne kadar 191 çeşit kuşun geçtiği görülmüş. Kuşlar genellikle sonbahar başında ve gece göç edermiş, görme kabiliyetleri insanlarınkinden on kat güçlüymüş. Bu bilgileri, o renkli tepelere bakan ve Tabiat Parkı haline getirilmiş bir bahçenin içindeki binada yer alan kuş fotoğrafları sergisinden ediniyoruz. Gri balıkçıllar, kara leylekler, kerkenezler, akbabalar, karabataklar…



Bagajdaki bez sandalyelerimizi manzaraya karşı kurup termosta kahvemizi, böreklerimizi, kahvaltılıklarımızı ve Nur Hanım Fırının pidelerini paylaşarak tatlı bir kahvaltı ediyoruz. Elif bizim kurumda kimyagerken istifa edip İstanbul’da kimya öğretmeni oldu. Onun neşeyle anlattığı öğrencilerini ve idealist hayallerini dinlemek mutlu ediyor beni. Dünya bu kadar bence; huzurla ‘’oh be!’’ dediğimiz anların toplamı! Ümit inatla ‘’Kuşlar nerede?’’ diye sorup duruyor. Tekrar arabaya binip Beypazarı yoluna çıkınca türünü bilmediğimiz kalabalık bir kuş kümesi geçiyor arabamızın üstünden. Ben bağıra çağıra Şebnem Ferah şarkıları söylerken Ankara’ya biraz daha yaklaşarak Beypazarı’na varıyoruz. 🙂
Beypazarı, tarihi olarak Nallıhan’la aynı medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Osmanlı Devletine katıldığı Orhan Bey zamanından beri tımarlı sipahi beylerinin yetiştiği bir yer olduğundan; o zamana kadar Luvice ‘kaya doruğu ülkesi’ anlamına gelen ”Lagania” ismi, ”Beğ Pazarı”na dönüşmüş. Bugün 50 bin nüfuslu ilçe olan Beypazarı’na hafta sonları ciddi bir yerli turist akını var. Önce Hıdırlık Tepesine çıkıp ilçeye tepeden bakıyoruz. Buradaki manzara; iki büyük kayanın ortasına inci gibi dizilmiş beyaz badanalı Beypazarı Evleri. Evvlerin arasındaki renkli yapılar; Osmanlı Dönemi eseri olan Sulu Han ile Beypazarı meydanındaki dev havuç heykeli! Beypazarı’nın havucu meşhur çünkü. Diyarbakır’a karpuz, Malatya’ya kayısı heykeli dikiliyorsa Beypazarı’nda neden havuç olmasın? 🙂


Hıdırlık Tepesi’nden merkeze inip çantalarımız o gece kalacağımız pansiyona, arabayı da otoparka bırakıp ilçe merkezinde yürüyerek keşfe başlıyoruz. Alaeddin Sokak’ta eski çarşı var. Çarşıda yan yana Beypazarı kurusu, Beypazarı baklavası ve Beypazarı Havucu satan dükkanlar… Yerel esnaf ikramda bonkör. Birer küçük şişe havuç suyu alarak Arnavut kaldırımdan yukarı doğru yürüyoruz. Önce Yaşayan Müze’ye gideceğiz. Burası, bir zamanlar Abbasoğlu Ailesine ait bir konakta oluşturulmuş, Anadolu’nun eski adetlerinin ve ince işlerinin başı yazmalı, ayağı şalvarlı kadın rehberler eşliğinde anlatıldığı bir müze. Telkariyi Mardin’de, taş baskıyı Tokat’ta esas vatanlarında gördüğümden belki bana çok cazip gelmiyor bu müze. Akabinde gireceğimiz Kent Tarihi Müzesini daha çok seveceğim. Çünkü bir zamanlar Rüstem Paşa İlkokulu olan bu müzede sadece Beypazarı’na ve Ankara’ya dair detaylar var. Mesela Ankara’nın meşhur tiftik keçisinin bu civarda yetiştiğini, Beypazarı’nın Selçuklu ve Osmanlı Döneminde ahilik (esnaflık) geleneğinin yaşandığı en önemli şehirlerden biri olduğunu, Beypazarı evlerinde çatı ile tavan arasında kiler gibi kullanılan bölüme ‘’guşgana’’ dendiğini, evlerin beyazının ‘’tekke kireci’’ denen ve bölgenin kayaç yapısına uygun bir hammaddeden oluştuğunu ve Beypazarı Evlerinin 2020’de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine eklendiğini… Bir de özsuyu akıtıldıktan sonra mumsu bir hale gelen ‘geven’ bitkisinden yapılan, Anadolu’ya has ‘kitre bebek’ isimli oyuncağı ilk kez burada görüyorum. Yöresel giysiler, kitre bebeklere giydirilerek sergileniyor. Beypazarı, bugünkü Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın memleketi. Yavaş, 1999-2009 yılları arasında iki dönem belediye başkanı olduğu kasabasında geleneksel Beypazarı Evlerini restore ederek ciddi turizm atılımları yapmış, Beypazarı mutfağının tanıtımı için çabalamış.




Akşam güneşiyle çarşıda son bir tur atarken kendimize ve eşe dosta mis gibi tereyağı kokan Beypazarı kurusu, Beypazarı baklavası, Beypazarı sarması ve havuçlu lokum alıyoruz. Aldıklarımızı pansiyondaki kral dairemize bırakıp biraz dinlenelim, 7’ye doğru akşam yemeği için tekrar çıkarız diye kararlaştırıyoruz. Lakin hava karardıktan sonra tekrar çıktığımız sokaklarda in cin top oynuyor. Okutan Konağında yemek yemek istiyoruz, kapanmış. Suluhan’da çay içelim diyoruz, kapanmış. İnternetten birkaç yer buluyoruz, hepsi kapalı. Açık bulduğumuz tek yerdeki garson, pandemiden sonra ilçede hayatının hava kararınca bittiğini, burasının da 8 gibi kapanacağını söylüyor. Şaşkınlıkla ve hızla yemek yiyip kalkıyoruz. Anadolu’da çoktan soğuk kış geceleri başlamış. Fazla dolaşmadan odamıza dönüyoruz.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra pansiyondan çıkıp arabayla Yaşayan Köy Müzesine gidiyoruz. Önceki gün gördüğümüz Yaşayan Müze’nin girişimcisi Dr. Sema Demir’in çabalarıyla Anadolu’daki farklı ev yapılarına ve eski yaşam alışkanlıklara bu kez daha geniş ve açık bir arazide yer verilmiş. Çamaşır yıkarken sosyalleşen kadınlardan bahsediyor rehber, Akdeniz ve Karadeniz mimari usulü evleri, halı yapımını gösteriyor. Yaklaşık 50 yıl öncesine kadar yapılan bu işlerin şimdi müzelik birer unsur olarak gösterilmesi güzel. Ama nostalji seven benim için dahi hiç özendirici değil. Zira günlerce sabırla halıyı dokuyan da, buz gibi havalarda çamaşırı yıkayan da, pekmez için kazan kazan üzümü ezen de, ince ince çeyiz işleyen de hep kadınlar!



Beypazarı sınırlarından çıkınca artık son durağımız, yine tek şeritli köy yollarından, Polatlı yakınlarındaki Friglerin başkenti Gordion. Bugün Polatlı’nın Yasıhöyük Köyünde kalan Gordion, M.Ö. 12. Yüzyıl civarında, Hititlerin yıkılmasıyla bu bölgede kurulan Frig Uygarlığının siyasi başkenti imiş. Dini başkentini ise bugün Eskişehir-Afyon arasında kalan, Yazılıkaya ve Arslanlıkaya gibi anıtları kapsayan Frig Vadisi oluşturuyormuş. Yassıhöyük Köyü girişinde, antik kentte 1950’den beri yapılan kazılardan çıkarılan eserlerin sergilendiği Gordion Müzesi var. Çanak çömlekler, takılar, lahit (mezar) parçaları… Tunç Çağı, Frigler, Büyük İskender, Roma İmparatorluğu derken 3000 yıldan fazla bir tarihi geçmişi var Gordion’un. Müzenin tam karşısındaki tepelikte Frig Kralı meşhur Midas’ın mezarı olduğu düşünülen Midas Tümülüs’ü, 2 kilometre ilerisinde de kazılarının hala devam ettiği Gordion Antik Kenti var. İkisine de durup bakıyoruz. Günümüzden en az üç bin önce var olmuş ve kendilerince bambaşka bir teknoloji geliştirerek hayatta kalmış bu uygarlıkları bu taşlara bakarak hayal etmekte zorlanıyorum. Anadolu’ya ‘’Güneş Ülkesi’’ (Hatti) diyen Hititler, savaşçı ve yayılmacı bir medeniyetmiş. Onların ardından, onlar kadar yayılamasa da bıraktığı toprakların bir kısmında başka bir medeniyet kurmuş Frigler. Bu günkü gibi elektrik ve internetle değil ama belki de henüz sırrı çözülmemiş başka imkanlarla, çocukken çok sevdiğim Çakmak Taşlar çizgi filmindeki gibi taşlarla belki de, bugün yaptığımız pek çok şeyi binlerce yıl önce yapmayı başarmışlar. Başarmışlar ki bu güne isimleri kalmış. Tarih ne gizemli bir bilim…


İşte bu düşüncelerle ve akabinde binlerce yılı atlayıp bireysel hayatlarımıza dönen sohbetimizle Gordion Müzesinin güneşli bahçesinde Beypazarı kurularımız ve önceki günden kalanlarımızla son pikniğimizi yapıyoruz. Sonra Polatlı oklarını takip ederek ver elini Eskişehir. Yolda sevdiğimiz ve sevmediğimiz insan özelliklerini sırayla söylediğimiz bir oyun uyduruyorum güneşe karşı. Küçük dünyalarımız görece huzurlu ve mutlu. Muhabbetler hep güneşe doğru… 🙂

*Adalet Ağaoğlu Kitabı, ”Sen Türkiye’nin En Güzel Kazasısın”, Feridun Andaç Türkiye İş Bankası Yayınları, Kasım 2000
Çok güzel bir gezi ve çok güzel bir görsel anlatım olmuş. Tebrik ediyorum…
Belki tarzın bu ama, ayrı ayrı yazılması nasıl olur acaba…
BeğenBeğen
Yorumu çok geç gördüğüm için kusra bakmayın Neyyir Bey. Yazmaya baslarken genelde 3-3,5 word sayfası olarak kota koyuyorum kendime. Bu sınırı aşacağını fark ettiğimde sehirleri ayırıyorum ama bu gezinin tamamı 3 word sayfasına sığdığı için ve fiziken de ayri rotada oldukları ayırma ihtiyacı duymadım.
BeğenBeğen