KAYSERİ; Gevher Nesibe’nin Memleketi

2020 yılı başında pandemi nedeniyle yurtdışı gezilerim iptal olunca, o biletlerin açığa çevrilmiş mil puanlarını yurtiçinde görmediğim şehirler için kullanmaya karar verdim. Bunlardan biri de birkaç yıldır aklımda olan Kayseri’ydi. Kayzerler Şehri! 28 Ekim Perşembe gecesi, yanımda; benim önceki hafta bitirdiğim, Buket Uzuner’in Kayseri’de geçen romanı ‘Hava’yı okuyan, İstanbul’dan gelmiş arkadaşım Ayşegül’le, ‘’bakalım kahramanlarımızı bu yeni şehirde neler bekliyor’’ diyerek Eskişehir’den Kayseri’ye giden otobüse kurulduk. Hiç olmadı üç gün farklı bir şehirde nefes alır, sohbet eder, tebdil-i mekanın ferahlığına kendimizi bırakırız, diyordum ama Kayseri’yi keşfetmek, ikimize de umduğumuzdan iyi geldi.

29 Ekim Cuma sabahı Kayseri Otogarında sisli bir sonbahar gününe gözümü açtık. Otogardan Talas ilçesine giden halk otobüsüne atladık. Talas; bugün merkeze 7 km uzaklıkta, büyükşehir belediyesine bağlı bir merkez ilçe. Tarihi M.Ö. 1500’lere kadar uzanıyormuş. 1400’lerin sonunda Osmanlı Devletine katılmış, 1510’da Safavi Hükümdarı Şah İsmail’in baskısına maruz kalan Ermenilerin buraya göçmesiyle 1915’e kadar Osmanlı Devletindeki en önemli Ermeni yerleşimlerinden biri olmuş. Erciyes’in püskürttüğü volkanlarla oluşan Ali Dağının eteğinde, Kapadokya’nın başladığı yere kurulmuş. Osmanlı Sokağı Durağı’nda inerek ya terk edilmiş, ya da henüz güne başlamamış tarihi evlerin olduğu sessiz Arnavut kaldırımlarından Talas’a merhaba diyoruz. Büyük, gri taşlardan oluşan bu yapıların bir kısmı restore edilip mavili süslerle Bodrum havası verilmeye çalışılmış. Tarihi mahallenin öncesi ve sonrası Anayurt isimli büyük apartmanların olduğu, Ataşehir’e benzettiğim bambaşka bir dünya. Güzel yurdumun hemen her şehrine ait bir çelişki bu da; kaderine terk edilmiş, canım tarihi yapılar ve hemen dibinde bunlara sırtını çevirmiş yüksek, tek düze, modern (!) apartmanlar! İçinde dolaştığımız, sokağın tarihine dair bilgi bulamayıp acıkınca, internetten araştırdığım bir kahvaltıcıyı aramaya başlıyoruz. Buluyoruz fakat biraz hayal kırıklığı oluyor. Neyse, sonrasında çok daha güzel yemekler yiyeceğiz nasıl olsa! Karnımızı doyurup sağ kaldırımdan yola devam!

Bu tarafta, kente yüksekten bakan bir tepede Yaman Dede Cami var. 1886’da Metropolit İnonis tarafından yaptırılan Aziz Panaya Ortadoks Kilisesi, 1923 Mübadelesinden sonra Rumların burayı terk etmesi üzerine camiye dönüştürülmüş. Makedonya’daki Ohrid Gölüne bakan Kaleo’yu hatırlatıyor bana. Burası da, bir zamanlar incelikli bir mimariyle süslenmiş Talas şehrine ve Ali Dağına nazır. Caminin avlusunda tanıştığımız Erciyes Üniversitesinden bir akademisyen bize aşağıdaki avluyu görmemizi ve meydandaki kahvehanede kahve içmemizi önerince sonbahar renkleriyle bezeli, ağaçlı bir yoldan, bir zamanlar şarap mahzenleri olduğunu düşündüğümüz oyuklara baka baka meydanı buluyoruz. Kahveciyle sohbet ederken şansımıza, yıllarca Milliyet Gazetesinde yerel muhabirlik yapmış, Talas sevdalısı Doğan Bey’e rastlıyoruz. Yetmiş küsur yaşını hiç göstermiyor ve üşenmeden bizimle tekrar yarım saatlik bir Talas turuna çıkıp kente dair ilginç bilgiler veriyor: ‘’1850’lerde 27 bin olan Talas nüfusunun 12 bini Ermeni, 12 bini Rum’du. Hatta Yunan yönetmen Elia Kazan’ın kökleri de buradaydı.’’ diyor. O yıllarda kurulan ve şimdi yıkıntıları kalmış bir tepede bulunan Amerikan Kolejini gösteriyor. Son mezunlarını 1968 yılında vermiş ve sonra kapatılmış. O mezunlar hala her yıl bu vakitler Talas’ta toplanırlarmış. Gayrimüslimlerden kalma bu güzelim evler kesme taş tekniği ile yapılmış. Şimdi restoran olarak kullanılan Okutan Konağı’nın içine götürüyor bizi, şimdi kütüphane olmuş Rüştiye Mektebini ve başka bir tepedeki Atatürk Evini gösteriyor. ‘’1940’larda Talas’a atanan bir vali gayrimüslimlerden kalan tüm binaları yıktırdı.’’ diyor. Sonraki yıllarda da define avcılarının talanına uğramış ve şimdi bu evlerin yarıdan çoğu viran oyuklar olarak bırakılmış. Sonra 1955 Olayları ve devamı derken Doğan Bey’in dediğine göre bugün Talas’ta sadece bir tane Ermeni kalmış. Ellili yaşlarındaki Serkis Bey, bir tepede yalnız başına yaşamaktaymış. Mahzun turumuz bitince tanıştığımız meydan kahvehanesinin de 1800’lerden kalma tarihi bir yapı olduğunu ve 2018’de restore edildiğini öğreniyoruz. Kahveci bize, bir zamanlar belediyenin kendisine armağan ettiği bir külliyattan Talas’ın eski halinin fotoğraflarını gösteriyor. Keşke tüm yapılar aslına uygun restore edilse ve çok uluslu tarihimiz saygıyla yaşatılabilse… Biz Talas’tan ayrılırken Talas Amerikan Koleji mezunu bir grup beyaz saçlı delikanlının o tarihi meydan kahvesinin önünde toplandığını görüyoruz. Öğleden sonra günlüğüme bunları yazarken Ayşegül’e, Talas’a dair aklında ne kaldığını soruyorum. Yetim kalmışlık duygusu, diyor. Binlerce gayrimüslim arasından sadece birinin kalmasının hüznü, diyor. Kültürün sadece kendi atalarından kalana dayandırılması, hatta ona bile doğru düzgün sahip çıkılamaması ne büyük fakirlik, diyor. Katılıyorum.

Ve Kayseri! Heybetli Erciyes Dağının gölgesinde, kocaman caddeleri, büyük bulvarlarıyla Anadolu’nun ortasına yayılmış, 1,4 milyon nüfuslu, yüzölçümü olarak 8. büyük şehrimiz; tüccar, denince ilk akla gelen yerimiz. 🙂 ”Kayzer”, Roma İmparatoru Sezar’ın İslam Devletlerindeki adıymış. M.Ö 4000’lerde bugünkü Kültepe’de Hititler şehir kurarak buradaki ilk yerleşimi başlatmışlar. O zamanki adı ‘’Mazaka’’ imiş. Sonra Asurlular, Bizans derken Selçuklu Devletinin 1071’de Malazgirt’ten Anadolu’ya girişinden sonra, 13. yüzyılda ‘’Kayseriye’’ en parlak dönemini yaşamış. Anadolu Selçukluları Konya’dan sonraki ikinci başkent olarak buraya görkemli binalar inşa etmiş. Sonrasında kısa bir süre Eretna Beyliğine ve Kadı Burhanettin Devletine, akabinde Osmanlı hükümdarlığına girse de şehrin siluetinde hala Selçuklu Mimarisi ağırlıkta. İnce işli kapıları, kesme taştan külah gibi oyulmuş kubbeleri… Kalacağımız Kocasinan Öğretmenevi şehir merkezi kabul edilen Cumhuriyet Meydanına çok yakın. Talas’tan gelip odamızda azıcık dinlenir dinlenmez ver elini meydan!

Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid, tahta çıkışının 25. yılında Anadolu’daki birçok şehre Saat Kulesi yapılması emrini vermiş. Kayseri’deki de 1906 yılında, Kayseri Kalesinin hemen önüne yapılmış. Sonrasında da arkasına, şahlanmış atında bir Atatürk Heykeli dikilmiş. Kalenin yan duvarında beslenen güvercinler ve karşısındaki 1970’lerde yaptırılmış Bürüngüz Camii, merkeze bir Eminönü Meydanı havası vermiş. Kalenin ardında sucuk ve pastırma satan bir sürü dükkanıyla Kadınlar Çarşısı var. Vakit akşamüstüne geldiği için tüm yapıların önünden geçip ertesi gün geleceğimiz yerlerin coğrafi konumunu, yani Büyükşehir Belediyesinin Kültür Yolu Haritasını sökmeye çalışıyoruz önce.

Kayseri Kalesi ve surları M.S 238-244 arasında, Roma İmparatorluğu zamanında yapılmış. Şehre sonradan gelenler tarafından da korunarak varlığına devam etmiş. Bugün kalenin altında kapsamlı bir Arkeoloji Müzesi var. Burada, Kültepe’de bulunan kil tabletlerden başlayarak şehrin 6000 yıllık tarihi çok güzel anlatılıyor. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Ayşegül’ün deyimiyle ‘sanki kapatmışız gibi’ sadece ikimiz, her bir detayı okuyarak, sükûnetle gezeceğiz bu müzeyi. Asur Ticaret Kolonilerinin buradan başladığını öğrendiğimizde, Kayserililerin parayla ve ticaretle özdeşmiş ününü onlara bağlayacağız. Hatta sonrasında ziyaret ettiğimiz Kayseri Lisesi’nin müze dükkanından bolluk ve bereket getirmesi dileğiyle Kayseri Hatırası, sevimli birer küçük kumbara alacağız kendimize. 🙂

İlk akşam şehre dışarıdan bakıp attığımız binlerce adımla acıkınca, akşam yemeğimizi yemek üzere, internet tavsiyeleriyle kalenin arkasındaki Elmacıoğlu Restoranına gidiyoruz. Ortaya bir küçük tabak Kayseri mantısı ve yarımşar porsiyon yağlama. Yağlama; ince yufkaların dörde katlanıp kenarlarından salçalı soslu bir yağa batırılması ve üzerlerine lahmacun içi gibi ama yine salçalı soslu, kıymalı bir harç koyulmasıyla yapılan, çatala sarılıp yoğurda batırılarak yenen, muazzam bir Kayseri lezzeti. Develi Cıvıklaması da meşhur ama onu pideye benzettiğimizden ertesi gece başka bir restoranda yine yağlama yiyeceğiz, bu kez ortaya tepsi mantısı söyleyerek. :). Bence Kayseri, gurme turlarına önemli bir durak olabilecek, sadece güzel yemeklerini yemek için bile gidilebilecek bir şehir. Şef Hazer Amani’nin videolarını izleyip gelmişiz, mutlu yemeğimizde o programın detaylarını birbirimize hatırlatıyoruz. 🙂

Ertesi sabah Arkeoloji Müzesinden çıkınca Hunad Hatun Medresesine uğruyoruz. Avlusunda bir kafe, avluya bakan küçük odalarda da ney, tekzip ve ebru atölyeleri var. Selçuklu Sultanı 1.Alaeddin Keykubat’ın eşi Hunad Mahperi Hatun, 1238’de Cami, Külliye ve Medrese olarak yaptırmış bu güzel kampüsü. Daha sonra dinlenme kahvemizi içmek üzere buraya tekrar geleceğiz. Şimdi Kültür Yolumuzda Kurşunlu Cami var. Kayseri’nin Ağırnas ilçesinde doğmuş Mimar Sinan’ın, memleketinde yaptığı 13 eserden bugüne tam olarak sağ kalabilen tek yapı olan bu caminin (1573) tepesi tümden kurşundan oluşuyormuş. Avlusuna sonbahar renkleri öyle güzel yakışmış ki, dayanamayıp içini de görmek istiyoruz. İçi de dışı kadar huzur veriyor bize. Oymalı kapısı, kubbesi ve minberi huşu içinde…

Kurşunlu Camiinin karşısında Gevher Nesibe Hatun Şifahanesi. ‘’… Gevher, ok kullanıp ata binen, eğitimli, birkaç dil konuşabilen, güçlü fikirleri olan ve bunları savunan bir kızdı… Kadim geleneğimiz ve özümüzdeki Kam soyundan gelen Gevher Nesibe Sultan, kendi gönlünün seçtiği, sarayın baş sipahisine sevdalanmıştı.’’* diye anlatıyordu Hava romanında Umay Nine, Selçuklu Sultanı 1. Gıyasettin Keyhüsrev’in kız kardeşi Gevher Nesibe’yi. Abisi, sevdalandığı sipahiyle evlenmesine izin vermeyince 1204 yılında ince hastalıktan vefat eden Nesibeciğin vasiyeti, Kayseri’de hastaların para alınmadan tedavi edilebileceği ve hastalıklara çare aranabileceği bir şifahane yapılması olmuş. Yani bugünkü adıyla; Eğitim ve Araştırma Hastanesi. Ben bu bilgiyi 5 yıl önce KPSS’ye hazırlanırken öğrenmiş ve çok etkilenmiştim. 13. yüzyılda, dünyada ilk kez böyle bir sistemin bir kadın sultan tarafından akıl edilmesi ve yapılması, Gevher Nesibe’nin ve Anadolu Selçuklu Devletinin o çağda hem bilime hem de insana ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Şimdiki adı ‘Selçuklu Uygarlığı Müzesi’ olan Gevher Nesibe Sultan Şifahanesi, Kayseri’de beni en çok etkileyen yer oluyor. Akıl hastalarının tedavisine su sesiyle ve her sıkıntıya farklı bir Türk Musikisi Makamıyla çare aramışlar. Farabi’nin Musiki’ül Kebir’ine göre; Uşşak Makamı gülme hissi, Hicaz Makamı ise tevazu verirmiş. Şifahanenin avlusu tatlı bir müzeye dönüştürülmüş ve girişinde Selçukluların sekiz köşeli yıldızının her bir köşesinin temsil ettiği değerler açıklanmış: ‘’Merhamet, Şefkat, Doğruluk, Sabır, Sır Tutma, Cömertlik, Sadakat, Şükür.’’ ‘’Adaletin olmadığı topraklarda her türlü kötülük fışkırır, bunun için medeniyet adaletle sağlanır. Atalarımız ancak adil kağanların ve sultanların döneminde refaha kavuştu.’’** diyordu romandaki Umay Nine. Anadolu Selçuklularının Kayseri’deki hatıralarını görünce o yüzyıla göre adalet ve refah içinde bir devir geçirdiklerini düşünmemek elde değil!

Selçuklulara dair son durağımız olan Hunad Hatun Medresesinde kahve içip öğrendiklerimizi sindirdikten sonra Kayseri Lisesine doğru yola çıkıyoruz. Kayseri merkez de, Talas gibi bir zamanlar ciddi bir gayrimüslim nüfusu barındırdığından, yolda karşımıza Meryem Ana Kilisesi çıkıyor. Bugün kütüphane olarak yaşatılan, yine pek estetik bir yapı!

Kayseri Lisesi, 1893’te, Osmanlı’nın önemli eğitim birimlerinden ‘’Sultani’’ olarak kurulmuş, Cumhuriyet Dönemiyle Liseye dönmüş ve şehirde bir çok yenliğe öncülük etmiş. Bugüne kadar pek çok ünlü yazarı, siyasetçiyi yetiştirmiş. Faruk Nafız Çamlıbel, Abdülbaki Gölpınarlı gibi öğretmenleri; Turgut Özal, Abdullah Gül gibi öğrencileri olmuş. 1921 yılında son sınıf öğrencilerinin tamamı gönüllü olarak Sakarya Savaşına katılınca okul hiç mezun verememiş. Kurtuluş Savaşı sırasında Polatlı’ya kadar gelen Yunan ordusunun Ankara’ya varma ihtimaline karşı Kayseri’nin başkent olması konuşulmuş ve lise, Millet Meclisi olacak şekilde hazırlanmış. Bunu da KPSS bilgilerimden aklımda tutmuştum. Kayseri Lisesinin içindeki Milli Mücadele Müzesini gezerken, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’daki Gazetelerin bir dönem (1921) Kayseri’ye taşındığını öğrendim. Savaş sırasında işgal edilmemiş olması ve konumu dolayısıyla Kayseri, Anadolu’nun en önemli karargahı, Kayseri halkı da Başkumandanın en büyük destekçilerinden olmuş. Milli Mücadele Müzesindeki her bir detay o günlerden bağımsız bir cumhuriyete ulaşmanın nasıl büyük bir mucize olduğunu etkileyici bir biçimde anlatıyor.

Müzeden sonra son durağımız; Kayseri Mahallesi. Setenönü’nde cumbalı, kesme taşlı, tarihi Kayseri Evleri restore edilerek güzel bir turistik alan yaratılmış. Çoğu binada restorasyon devam etse de akşam güneşinin işlemeli cumbalardaki aksi içimizi ısıtıyor. Ara sokaklardan birinde, avlulu bir yapıda belediyenin konservatuarı var. Her bir dersliğe ozanlardan, üstatlardan isimler verilmiş; Aşık Veysel Odası, Alaaeddin Yavaşça Salonu…

Merak ettiğimiz ve görmek istediğimiz her yeri gördüğümüzü düşünüp Hazer Şefin tavsiye ettiği Çemen’s Gurme’de son akşam yemeğimizi yemek ve şarküterisinden sucukla pastırma almak üzere merkezden ayrılıyoruz. Erciyes Dağına henüz kar düşmediğinden, oraya çıkmaya vakit harcamayıp merkezde gezmek bize daha iyi geliyor. Büyük ve temiz caddelerini Gesi Bağları ve Erkilet Güzeli türkülerini mırıldana mırıldana arşınlarken tekrar gelebileceğimi düşündüğüm Kayseri, sahip olduğu tarihi ve kültürel mirasın farkında olmayan, turizm potansiyeli oldukça yüksek bir şehir olarak, keşfinden mutlu ve şifalı döndüğüm hikayelerimin üstüne konuyor. Bu potansiyeli kullanmak ve yükseltmek belki de tarihimizle yüzleşmekle başlayacak. Umay Ninenin dediği gibi; ‘’Yüzleşmek, içimizde biriken öfke ve acıya yenilmeden, bağırıp çağırmadan, ağlamadan başımıza gelen felaketi ve anıları artık bir kenara bıraktığımızı, çünkü artık daha acısız ve öfkesiz bir hayat yaşamak istediğimizi ilan etmektir.’’***

( Hava, Buket Uzuner, Everest Yay. 2018 * s.58, ** s.117, ***s.119 )

2 Comments

  1. Evliya Çelebi’nin günümüz temsilcisi olarak gezi ve yazılarınızı çok önemsediğimi söyleyebilirim. Anlatım ve pozlamalar güzel. Nicelerini merak ve sabırsızlıkla bekliyorum.

    Beğen

    1. Çok teşekkür ederim Neyyir Bey. Her yol bir hikaye bence. Niyetim; hem gezip gördüklerimden kendime yazılı bir anı bırakmak, hem de benim gibi meraklılara farklı rolatalara dair (oraya ilişkin okuduklarımla beraber) azıcık da olsa yeni bir bakış açısı katabilmek. 🙂 Başarabiliyorsam ne mutlu bana! 🙂

      Liked by 1 kişi

Yorum bırakın