10 Temmuz 2021 cumartesi sabahı, on iki saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından yol arkadaşım Kevser ile Sinop’a indik. Yolculuklara verdiğimiz bir buçuk yıllık aradan sonra hissettiğimiz; yorgunluk değil mutluluktu. İstanbul’dan avukat arkadaşım Sinoplu Hilal’in bir yıl önce, 2020 Temmuzunda yapılacak düğünü, pandemi sebebiyle bu yaza ertelenmiş, benim de bu bahaneyle hayalini kurduğum Sinop gezim ancak bu yaza kısmet olmuştu. Sağlık olsun. Bu durumda işyerinden yol arkadaşım Kevser’i de davet etme ve devamında onunla Samsun’a geçme fırsatı oldu. Her şerde bir hayır! 🙂
Kalacağımız misafirhane, Tarihi Sinop Cezaevinin hemen yanında, ama 1999’da müzeye dönüştürülen cezaevi ciddi bir tadilata girmiş ve 2022 sonuna kadar kapalıymış maalesef. Günümüzden dört bin yıl önce, Sinop Kalesi’nin iç kale tersanesinden dönüştürülerek yapılan, 1500’lerden sonra hem Osmanlı, hem de Cumhuriyet Döneminde cezaevi olarak kullanılan, Kırım Hanı 2. Devlet Giray’dan Refik Halit Karay’a, Mustafa Suphi’den Zekeriya Sertel’e, Ruhi Su’ya kadar bir sürü ünlü ve aydın insanın yattığı ama en çok Sabahattin Ali’den bildiğimiz meşhur Sinop Cezaevi… Giren çıkamaz, diye tarif edilen Anadolu’nun Alkatraz’ı*… 1932’de bir toplantıda Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla önce Konya Cezaevine oradan da Sinop Cezaevine sevk edilen Ali, 1933’teki afla çıkmış fakat burada kaldığı bir yıl edebiyatına çok şey katmış. Bir mahkumun ağzından anlattığı Duvar öyküsünde mesela; ”On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?’’ ** diye ifade etmiş halini. Dinlediği başka bir mahkumun hikayesinden de ‘’Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz’’ şiirini yazmış. En bilineni ise, her kıtasında umudu tekrar eden ‘’Aldırma Gönül’’ elbette. Sinop’ta geçen iki günümüz boyunca en çok kulağımda çalan şarkı. Pek söylenmeyen bir kıtasında ‘’Görmek istersen denizi, yukarıya çevir yüzü, deniz gibidir gökyüzü…’’*** diyor. Bir mahkumu, hatta özgür (!) insanı bile hayatta tutan direnç bu yüzden gökyüzü herhalde… Kıyısından köşesinden, demir çitlerin ardından görebildiğimiz kadarıyla cezaevini fotoğraflamaya çalışıyoruz yine de.

İsmini Yunan Mitolojisindeki Irmak Tanrısın kızı Tanrıça Sinope’den alan Sinop’un tarihi dört bin yıl öncesine dayanıyor. Haliyle Anadolu’daki tüm şehirler gibi pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış. Şimdi ise yaklaşık elli binlik nüfusuyla sakin bir Ege kasabasını andırıyor. Önceki akşam İstanbul’dan gelmiş diğer düğün ekibi arkadaşlarım Halim ile Cem’in bizi beklediği kafe, cezaevini geçince karşımıza çıkan Sinop Kalesinin arkasındaki kordonda. Kordonun bu kısmında ve şehir merkezindeki bazı başka alanlarda alt yapı çalışmalarına girildiğinden, şehrin şantiye haline denk gelmişiz. Yine de kendine has, ülkenin ve dünyanın geri kalanında olduğu gibi kapitalizme ve globalleşmeye pek meraklı olmayan bir havası var Sinop’un. Hiç AVM’si yok, her şehirde pıtrak gibi biten kahveci ve fast food’çu zincirlerinden hiç biri henüz açılmamış. Kaldığımız yerde havlu yok diye aradığımız o meşhur zincir giysi dükkanlarından sadece iki tanesini zar zor bulunca fark ediyoruz bu havayı. Herhalde bu yüzden yıllardır TÜİK verilerine göre ‘en mutlu şehir’ seçiliyor. M.Ö 400’lü yıllarda yaşamış Yunan Filozofu Diyojen’in memleketi ne de olsa ‘Sinope’! Hocası Antisthenes’in doğaya uygun, mala mülke aldırmadan yaşama çağrısına uymuş, bir fıçı içinde ömrünü geçirmiş Diyojen. Rivayete göre felsefeye meraklı Büyük İskender bir gün ziyaretine gelmiş ve bir isteği olup olmadığını sormuş da Diyojen “Gölge etme, başka ihsan istemem.” yanıtını vermiş.
Havlularımızı alıp, biraz dinlenmek üzere misafirhaneye geçiyoruz. Birkaç saat sonra tekrar çıkıp şehrin girişindeki Diyojen Heykeline selam vererek kordonun tadilat olmayan, ışıl ışıl bir kısmında yürüyecek, meşhur Sinop mantısından yiyecek, Sinop Kalesinin şimdi kafe olarak kullanılan üst katında manzaraya karşı oturacağız. Karadeniz diye, yağmur yağar mı diye düşüne düşüne gelmişiz ama Sinop sakin bir iç liman. Hava Ege kadar sıcak ve güneşli, burnumuzda iyot kokusu, insanlar efil efil yazlık kıyafetler içinde…



Sinop sahilinin ve çarşısının her yeri, adım başı mantıcı. Bildiğimizden daha büyük, üçgen bohçalar şeklinde, yoğurdun üzerine tereyağı ve ceviz de serpiştirilerek ikram edilen bir mantı Sinop mantısı. Karnımızı güzelce doyuruyoruz. Bir de yıllar önce bir belgeselde izlemiştim; Sinop’un kotrası meşhur. Kotra; tek direkli, küçük gezinti teknesi demekmiş. Kordondaki ve içlerdeki tüm hediyecilerde kotra şeklinde Sinop magnetleri var. Akabinde kaleye çıkıp güzelim manzara eşliğinde neşeli sohbetli birer kahve, sonra üç tarafı denizle çevrili Sinop’un bu kez kale yıkıntılarının olduğu sağ yanından, Rusya açıklarına düşen dalgalı kıyısından denize bakıp, fotoğraflar çekip, ayaklarımızı suya soktuktan sonra misafirhaneye dönüş ve düğün için hazırlanma… ‘’Dışarıda deli dalgalar, gelip duvarları yalar…’’





Sahi, Sinop merkezde hiç trafik ışığı yok! Sadece yaya geçitleri var ve belli ki şoförler de, yayalar da bu duruma gayet alışmış. Düğüne giderken aracına bindiğimiz taksicinin anlattığına göre, birkaç yıl önce şehrin biraz dışındaki Tıp Fakültesinin önünde bir trafik kazası yaşanınca konmuş bir tanesi. Düğün açık havada, yeşil tepelik bir bahçede. Önce Kastamonu’dan gelen köçekler sahneye çıkıyor. Bu kadar ataerkil bir coğrafyada, bir erkek çocuğu köçek olmak, etek giyip dans etmek istediğini babasına nasıl söylemiştir, diye düşünüyorum. Para getiren bir iş olduğu için kabul görmüştür, diyor Cem. Haklı. Namus, ne kadar gayri insani eylemin bahanesi olarak kabul görüyorsa bu toplumda, para da bir o kadar insani eylemleri ve tercihleri hoş görmeyen habislerin sus payı olarak kabul ediliyor. Düğünde bol bol Ankara havası oynanıyor sonra. Temassız. 🙂 Biz de biraz göbek atıp, genç çifte mutluluklar dileyip iki saat sonra ayrılıyoruz o yeşil tepeden.
Ertesi sabah evvela çarşıya gidiyoruz. Önceki gün rastladığımız bir pastaneden ‘nokul’ alacağız. Nokul, sonradan öğreneceğimiz üzere aslında Bafra’nın yöresel tatlısıymış. Sinoplular da benimsemiş. Gül böreği şekilde sarılan ve küp küp parçalara bölünen, cevizli, üzümlü, enerji deposu bir hamur işi. Nokulları alıp önceden rezerve ettiğimiz kiralık arabamızla yola çıkıyoruz. İstikamet; Erfelek Tatlıca Şelaleleri. Batı Karadeniz henüz Doğusu kadar çok keşfedilmediğinden olsa gerek, yolda kahvaltı edebileceğimiz bir tesis bulmak zor. Köy evinin önüne attığı birkaç masayı el yapımı kahvaltılıklarıyla donatan ”Cemile Bacı” tabelalı bir yol üstü durağında, bol yumurtalı, mis gibi tereyağlı, lezzetli bir kahvaltı edeceğiz. Çünkü şelalelerin bulunduğu alanda uzun bir vakit geçireceğimizi anladık. Sinop’un Erfelek ilçesinin Tatlıca Köyü yakınında, merkeze 45 km uzaklıkta, Karasu Çayı üzerinde 28 tane takım şelalenin birleştiği, yemyeşil bir doğa harikası Erfelek Şelaleleri. 1997 yılında Erfelek Barajı yapılırken keşfedilmiş. Ağaçların ve suların arasına yapılan yürüyüş yolundan, -dönüş yolundaki yolcuların ‘tepeye varmanıza çok az kaldı’ diye bizi yanıltmalarıyla- bir kaç saatte, yaklaşık 1200 metre yukarı çıkıyoruz. Sonunda en tepedeki kafede birer soda içerek dinleniyoruz. Restoran açısından çok zengin olmasa da etraf, Arap turistler başta olmak üzere pandemiden bıkıp kendini yollara atan bizim gibi yabancılarla dolu. Yine de doğada, açık havada olmak çok güzel. Arabamıza atlayıp kahvemizi Erfelek ilçe merkezinde içelim, diyoruz ama Erfelek, kıraathanesi dışında oturup kahve içilecek bir sosyal mekanı olmayan, minicik bir ilçe. Öyleyse ver elini Hamsilos Koyu! Galiba Sinop’ta hepimiz en çok burayı sevdik.
Merkeze 11 km, Türkiye’nin en kuzey ucundaki İnceburun’a 10 km uzaklıkta, Akliman diye bir sayfiye şeridi üzerinden gidilen, yeşil ve mavi manzaralı, fiyort kıyı tipinde, yani denizin karayı oyması ile oluşmuş, Sinop merkezinin kıyılarına bakan bir Tabiat Parkı Hamsilos. Florasında Akdeniz iklimine has bitkiler varmış. Akliman ise geniş kumu ve incecik midye kabuklarıyla dolu, tatlı bir sahil. Yolda mangalcılar, piknik yapanlar, denize girenler… Sinoplular hafta sonlarını ailecek bu sahilde geçiriyor olmalı. Yüzmek için Karadeniz’e güvenemesem de güneşlenmek ve çocukları eylemek açısından elverişli kıyılar bence buralar. O günkü kahvemizi Akliman’da bir kafede içip Tabiat Parkının içine geçeceğiz. İnceburun’a termik santral yapılması halinde bu güzelim parkın yok olacağını okudum az önce. Canım ülkemin sahip olduğu güzellikleri kolayca gözden çıkarması içimi acıtıyor! Bunca doğal ve tarihi miras daha bilinçli, kıymet bilir, sanatsever ellerde olsa neler olurdu diye hayallere dalıyorum.
Hamsilos dönüşü Halim’i havalimanında bıraktıktan sonra, Sinop’taki son gecemizi de yürüyerek indiğimiz merkezde geçiriyoruz. Yemekten önce, trafiğe kapalı olup olmadığını anlayamadığımız Sakarya Caddesinden geçiyoruz bir kez daha. 1215 yılında Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın Sinop’u fethiyle yaptırdığı ve Anadolu’daki Erken Dönem İslam Mimarisinin en önemli örneklerinden kabul edilen bu camiyi, avlusundaki uzun ve yeşil ağaçlarıyla hatırlayacağım. Hemen arkasında da Pervane Medresesi var. Burası da 1262’de Sinop’un Pontus Rumlardan alınmasından sonra yaptırılmış, dikdörtgen şeklinde, serin bir avlu. Şimdi içinde çeşitli el işi hediyelikleri satan dükkanlar var.
Akşam yemeği, şehrin estetik mimarili, eski binalarının arasında dolaşma, hediyelik alışverişi ve kordondaki dev martılarla vedalaşma derken Sinop’taki iki günlük gezimizi tamamlıyoruz. Ertesi sabah Kevser ile ikimiz arabayla Samsun’a geçerken Gerze’ye uğrayıp sahilinde bir kafede nokullarımızla beraber birer çay keyfi yapacağız. 2017 yılında ”cittaslow” (yavaş şehir) ünvanı kazanan Gerze, kendisini ”Türkiye’nin en mutlu ili Sinop’un en mutlu ilçesi” olarak tanıtıyor. **** ”Cittaslow” felsefesini de ”yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunmak, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kent” şeklinde tarif ediyor. Öğlen sıcağında bahçeli, çiçekli evlerin iki yana serpildiği sahil yoluna inerken o yavaşlığı ve sessizliği hissediyoruz biz de. Dönüşte de ilçenin ortasındaki tarihi Yakupağa Konağı’nın içine giriş izni olsa, içinde gençler için uluslararası sosyal sorumluluk projeleri, kamplar yapılsa, yabancı turistler gelse… diye hayaller kuruyoruz. Hatta Kevser’le çıktığımız her Anadolu gezimizde olduğu gibi ”Ankara’daki yüksek hızlı tren garından memleketin bütün şehirlerine hızlı trenle ulaşılsa…” ile başlayan hoşgörü, merak ve keşif duygularıyla dolu turizm rüyalarımıza başlıyoruz. 🙂



Gerze ile Sinop’u bitirirken, onca zaman sonra yeni bir şehirde nefes alabilmenin, başka bir şehri keşfedebilmenin yol hasreti çeken bana çok iyi geldiğini hissedip hayatıma şükürler ediyorum. Üç yanı denize nazır, sakin, sıcak ve aydınlık Sinop’u sevdiğimi, en az önceki akşam gelin ettiğim kıymetli dostum Hilal kadar çok sevdiğimi düşünüyorum. Hem Hilal’in, hem Sinop’un, hem de hepimizin sağlıklı, huzurlu ve kıymet bilir ellerde, kıymet bilen günleri olsun diye dua ediyorum. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine! 🙂
*Alkatraz: Amerika Birleşik Devletlerinde, San Francisco Körfezi yakınlarında, aynı isimli bir adada bulunan cezaevi
**https://www.insanokur.org/sabahattin-ali-duvar/
***Şiirin orjinalinde ”görmesen bile denizi” denmektedir. (Mahpushane Türküsü)
****https://cittaslowturkiye.org/cittaslow-gerze/












