GRANADA, KURTUBA, SEVILLA; 3-2-1 Endülüsya!

                ‘’O yıl kutsal Ramazan ayı yaz ortalarına rastlamıştı. Babam akşam olmadan pek sokağa çıkmazdı. Çünkü Granada halkı gün içinde çabuk öfkeye kapılıyor, sık sık kavga çıkarıyordu… Çünkü yalnızca Müslümanların yazgısına aldırmayan biri iç çatışmalardan bunalmış bir kentte gülümseyebilirdi.’’ diye başlıyordu lisede okuduğum Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’su.* 1400’lerin sonunda Granada’da doğmuş bir gezginin dünya tarihiyle beraber şekillenen hayatını anlatıyordu.

          _20200103_200810          2019 yılındaki son uçuşum Granada’yaydı. Mevsim kış ama hava ılık, güneşli ve neredeyse tüm sokaklar portakal ağaçlıydı, diye başlıyor benim yol günlüğümün son sayfaları. Afrikalı Leo’yu okuduğumdan beri görmek istediğim coğrafyaların başında geliyordu Endülüsya. Yıllarca kenara bunun için üç kuruş para koymaya çalışmış, bir gün sevdiğim adamla İber Yarımadasını, bugünkü Güney İspanya’yı flamenkolar eşliğinde şehir şehir gezeceğimi hayal edip durmuştum. Kısmet; ablamla gitmek ve belki de sevgiliyle olabilecekten daha güzel bir vakitte gezmekmiş. Otuzlu yaşlarım, her hayalimin birebir gerçek olmayabileceğini ama gerçek olanların keyfini daha fazla çıkarabilmeyi öğrenerek başladı 🙂

               700’lü yılların başında başkenti Şam olan Müslüman Emevi Devletinin Cebelitarık Boğazını geçerek o zamanlar Vizigotların elindeki İber Yarımadasını fethetmesiyle yarımada bir süre Şam’dan gönderilen valilerle yönetilmiş. Daha sonra Arap Yarımadasındaki Emevi Devleti, Abbasiler tarafından yıkılınca sağ kalan tek Emevi Prensi Abdurrahman bin Muaviye buraya kaçmış ve burada kendini Emevi Emiri ilan etmiş. Böylece 756 yılında Kurtuba (Cordoba) merkezli Endülüs Emevileri dönemi başlamış. 1031’e kadar süren bu dönemde bilim, sanat ve felsefe alanında yetişen bilginler sayesinde dünya, İslam Medeniyetinin altın çağına şahitlik etmiş. Kuzey Avrupa’da derebeylik kavgaları yaşanırken Endülüs halkının neredeyse hepsi okuma yazma biliyormuş. 1031’de Endülüs Emevi Devleti dağılmış ve aynı coğrafyada birden fazla bağımsız küçük Müslüman devlet kurulmuş. İşte bu devletlerden sonuncusu olan Ben-i Ahmer Devletinin (Gırnata Sultanlığının) başkenti Granada’da, İber yarımadasındaki çatışma dolu zamanlarda başlıyordu Afrikalı Leo’nun hikayesi. Müslümanların kendi aralarındaki çatışmalarına civardaki Hristiyan Derebeyliklerinin baskıları eklenmiş. Aragon Kralı Ferdinand ve Kastilya Kraliçesi İsabelle’nin 1469’daki evliliği ordularının ve coğrafyadaki Hristiyan nüfusun birleşerek güçlenmesini sağlamış. 1492’de Ben-i Ahmer Devletinin de yıkılmasıyla yarımadada 700 yıldan fazla süren Müslüman egemenliği yerini Hristiyanlara bırakmış. İstanbul’un kaderinin tam tersi yani.

      DSC_0998               31 Aralık 2019 günü, hostele eşyalarımızı bıraktığımız gibi Elhamra Sarayını görmek üzere Granada sokaklarına atıyoruz kendimizi. 889’da Romalıların kale olarak inşasına başladığı bu yapıyı 1333’de Ben-i Ahmer Devleti Sultanı 1. Yusuf, hükümdarlık sarayına dönüştürmüş. 1492’de Hristiyanların bölgeye egemen olmasıyla sarayda kısmen Rönesans Mimarisine yer verilmiş. Hristiyan-Müslüman-Hristiyan… Endülüsya’daki yapıların neredeyse hepsi böyle bir el değiştirmeyle diğer Avrupa şehirlerinden farklı bir ruha ve siluete bürünmüş. Sanki taşlar dile gelmiş; çok yaşlı, çok dinli ve çok kültürlü olduklarını söylüyor. Ortaçağ İslam Mimarisinin doruk noktalarından biri sayılan El Hamra Sarayı hakkında pek çok yazı yazılmış, incelemeler yapılmış. Saray ismini, Ben-i Ahmer’den ve Sultan 1. Muhammed’in kızıl sakallarından; Arapça ‘kırmızı’ anlamına gelen ‘ahmar’dan almış. İspanyolcada bugün var olan ‘Al-‘ ön ekinin Arapçadaki ‘El-‘ ile benzer olması ve İspanyolların esmer, Akdeniz sıcaklığı yüzlerce yıllık bir arada yaşama kültürünün kalıntısı olsa gerek.

            DSC_1063           El Hamra Sarayı’nın içine girmek için aylar önceden bilet alamadığımızdan içerideki ihtişamı, matematik ve astronomiye dair sembolleri göremiyoruz. Olsun, akşam güneşinin tatlı turunculuğunda, sarayın bahçesinde yürürken ablamın 12 yıl önceki ilk Endülüsya gezisini dinlemek de güzel. Sarayın bulunduğu tepenin karşısına Granada’nın meşhur Çingene Mahallesi Sacramonte kurulmuş. 12. yy, İber Yarımadasında sadece Müslümanların değil, Müslüman egemenliği altında yaşayan Sefarad Yahudilerinin de parlak dönemi olmuş. Bölge Hristiyanların eline geçince Müslüman ve Yahudi nüfustan azınlıkta kalanlar Çingenelerle birlikte Sacramonte Tepesinde yaşamaya başlamışlar. Çok sevdiğim, hatta bir zamanlar İstanbul’da kursuna da gittiğim ‘flamenko’ böyle doğmuş işte. İspanya’nın bu bölgesinde yaşamış birden fazla kültürün etkilerini barındıran, göçebe Çingene topluluklarına has, doğaçlama yapılan bir dans. El hareketleri Arap oryanteline benzerken, ayaklardaki topuğu çivili pabuçlar sertçe yere vuruluyor. Aynı doğu müziği gibi flamenkoda da ritme göre değişen makamlar var. Sacramento’da mağaraların içinde yaşayan İspanyol Çingeneleri turistlere doğal ortamlarında Flamenko gösterileri sunuyorlarmış. Ama biz Flamenko gösterisini son akşam Sevilla’ya saklıyoruz ve El Hamra’dan sonra bana İstanbul’un Sultanahmet yokuşunu anımsatan yoldan Granada şehir meydana iniyoruz. Yol kenarlarında tepesinde nar olan küçük direkler var. Meğer şehrin ismi, İspanyolca ‘nar’ anlamına geliyormuş.

    DSC_1061        Akşam güneşi hala ısıtırken özenip birer dondurma alıyoruz. Gündüz tatlı bir Akdeniz ılıklığı olsa da, şehrin sırtını verdiğin İspanya’nın en yükseği olan Sierre Nevada Sıradağlarının etksiyle güneş batarken yerini keskin bir soğuğa bırakıyor. Planımız; hostel odasında biraz dinlenip akşam 21’de tekrar dışarı çıkmak, saat 00:00’da yeni yıla ”3-2-1” diye sayarak ve dışarıda ‘eğlenerek’ girmek… Benim çocuksu hayalim tabi bu, ablam için yılbaşı da sıradan bir gece. 21’de dışarı çıkınca evlerinde eğlenmeyi seçen İspanyolların sokakları boşalttığını görüp, açık kalan birkaç pahalı mekanda sırf ‘yeni yıla dışarıda eğlenerek girdik’ demek için zorlama bir şekilde vakit ve para harcamanın anlamsız olduğunu fark ediyorum. Aynı vakti ve parayı gezinin kalan günlerindeki doğaçlama keyiflere saklamak üzere hostel odamıza dönmeyi öneriyorum ablama. Neticede 2020’ye Türkiye saatiyle (İspanya’dan 2 saat önce) hostel odamızda birbirimize sarılıktan sonra uyuyarak giriyoruz. Otuzlu yaşlarımın bana öğrettiklerinden biri daha: Hayal kur ama gerçek olmazsa hemen yüzünü düşürme. Hayatta hayalsiz gelen mutluluklar da var, unutma! 🙂

                   1 Ocak 2020 sabahı Granada’daki hostelimizin paylaşımlı mutfağında sağlıklı bir kahvaltı yapmış, otogara varmış, otobüse binmiş, kış güneşi altında konuşa konuşa Kurtuba’ya (Cordoba’ya) gidiyoruz. Endülüs Emevilerinin başkentine, 12. yy’da dünyanın Konstantinapolis ve Bağdat’tan sonraki en önemli bilim merkezine… Granada doğumlu İspanyol şair Federica Garcia Lorca’nın İspanya İç Savaşı sırasında (1936-1939) yazdığı ‘Atlının Türküsü’ şiirini Zülfü Livaneli bestelemiş yıllar önce, ben çocukluğumdan beri dinlemişim, Kurtuba yolunda gelmiş dilime dolanmış: ”Ay kocaman at kara, torbamda zeytin kara, bilirim de yolları, varamam Kordoba’ya…”

        DSC_1113             Kurtuba’nın eski şehir merkezinin dar sokaklarından birindeki hostelimiz, daha sonra göreceğimiz pek çoğu gibi; Mağribi (Fas) mimarisine benzetilmiş bir yapıda, iç avlulu, renkli, şirin bir bina. Hava yine sıcacık. Portakal ağaçları, Arnavut kaldırımları, mavili beyazlı evler, balkonlarda çiçekler derken sanki İspanya’da değil de Türkiye’nin Egesinde bir sahil kasabasındayız. Kutuba’nın eski şehir merkezi küçücük. En ünlü yapısı; Kurtuba Merkez Cami (Mezquita Catedral de Cordoba). Burası; şehrin ortasından geçen Guadalquivir (Vad’il Kebir) Nehrinin kenarına yapılmış, içinde aynı anda 22 bin kişinin namaz kılabildiği, dünyanın en büyük, en fazla sütuna sahip ve en eski camilerinden biriymiş. 785 yılında Endülüs Emevi Sultanı 1. Abdurrahman tarafından yaptırılmış. Başlangıçta 75 metre eninde ve 100 metre boyundayken daha sonraki hükümdarlar tarafından gittikçe büyütülmüş. Bugün, içinde çoğu granitten olan 1293 tane sütunu varmış. Büyük bölümü zarar görmesine rağmen ince işlemeli dış süsleri bana Sivas-Divriği’de gördüğüm Anadolu Selçuklularından kalma Ulu Camiyi, portakal ağaçlı bahçesiyse Antakya Mozaik Müzesini anımsatıyor. Endülüs Emevi Devletinin yıkılmasıyla Kurtuba’daki yaklaşık 600 camiyle birlikte burası da katedrale çevrilmiş 1236’da. Ertesi sabah içine girip yapılan eklemeleri içinde göreceğim. Yüksek kapılı girişini katedrale, sütunlarla dolu ortasını ve devamındaki altın yaldızlı mihrap-minber kısmını incelikli bir camiye, İbranice gibi bir kaligrafiyle Kur’an’dan surelerin yazılı olduğu tavanlarını havraya benzeteceğim. 1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edilen Kurtuba Cami; Roma, Arap ve Hıristiyan zamanlarından taşıdığı izlerle koca bir göçler deryası olan tarihin tanığı.

          DSC_1176       1 Ocak akşamüstü Kurtuba Caminin civarındaki restoranlardan birinde deniz mahsulü ‘tapas’ yiyip birer bira içiyoruz. Akabinde flamenko esintili 1990’lar popundan şarkılar söyleye söyleye sokakları arşınlıyoruz, Guadalquivir Nehrinin üzerindeki Roma köprüsünden geçiyoruz ve caminin karşısındaki banka oturuyoruz. Bence 90’lı yıllardaki Türkçe Pop Müziği güzelleştiren en önemli eklemlerden biri flamenko ritimleridir. Sertap Erener ”Aldırma deli gönlüm, giden gitsin, sen şarkılar söyle içinden boş ver” dedikten sonra araya giren flamenko namesi şahanedir! 🙂

                      2 Ocak sabahı Kurtuba Camini gezip ara sokaktaki sevimli bir kahvecide dinlendikten sonra Sevilla’ya gidecek trenimize binmek üzere tren garına gidiyoruz. Bugün İspanya’nın 4. büyük şehri ve Endülüsya özerk bölgesinin başkenti olan Sevilla da tıpkı Granada ve Kurtuba gibi kuruluşundan itibaren sırasıyla Fenikelilere, Romalılara, Araplara ve Hristiyanlara ev sahipliği yapmış. Arapların gidişiyle bölgenin yeniden Hristiyanlaşmasına ‘Yeniden Fetih’ (Reconqusita) demiş İspanyollar. İspanyol derebeyliklerinin birleşip güçlenmesi, Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika kıtasını buradan yola çıkarak keşfetmesi ve ticaretin gelişmesiyle Guadalquivir Nehrinin güney ucundaki Sevilla, deniz aşırı seferlerin başlangıç noktası olarak zengin bir ticaret merkezi haline gelmiş.

          Hostele çantalarımızı bırakıp yemek yedikten sonra ortasından tramvay geçen Constitucion Bulvarına çıkıyoruz. Hava güzel; gotik, barok, rokoko gibi envai çeşit mimari tarzdaki rengarenk binalar şeker gibi, belediye paraya kıyıp şehrin her yerini yeni yıl süslerine boğmuş, etraf turist kaynıyor. Kalabalık cadde bizi Alkazar Sarayına çıkarıyor. Granada’daki El Hamra Sarayı’na özenen İspanyol Kralının 1336’da yaptırdığı görkemli Alkazar Sarayının üst katları hala İspanyol Kraliyet ailesi tarafından kullanılmaktaymış. Hemen karşısında Avrupa’nın en büyük katedrallerinden olan ve içinde Kristof Kolomb’un mezarının da bulunduğu Sevilla (Santa Maria) Katedrali var. 1200’lerde, Endülüs Emevilerinden sonraki küçük Müslüman gruplardan biri olan Muhaviddilerin yaptırdığı caminin üzerine, 1400’lerde inşa edilmiş kocaman bir katedral. Yanında da cami minaresi olarak yapımına başlanmış ama varlığına çan kulesi olarak devam eden Giralda Çan’ı… Hiç birinin içine girmiyoruz çünkü hem önünde çok sıra var, hem de ünlü portakal ağaçlarının ve Topkapı Sarayıvari surların arasından şehre bakmak daha keyifli. Sevilla, 1936’da başlayan İspanya İç Savaşı boyunca milliyetçilerin elinde kaldığından şehirdeki yapılar etkilenmemiş, çoğu da 1984’te UNESCO Dünya Mirası Listesine alınmış.

          DSC_1492    DSC_1525  Constitucion Bulvarından Altın Kule’ye (La Torre del Oro) yürüyoruz. Etrafındaki palmiye ağaçları ve nehrin suyuyla burası da İzmir’in Saat Kulesi sanki. Şimdi denizcilik müzesi olan kulede bir zamanlar Cervantes hapis yatmış. Tüm bunları ve şehrin tarihine dair bir sürü detay bilgileri ertesi sabah katılacağımız turun rehberinden öğreneceğiz. Hatta turdan sonra o son akşam canlı flamenko bir gösterine gideceğiz. Sevilla, ismiyle müsemma bir flamenko makamı da olan (‘sevillanas’) ve her yıl dünyaca ünlü bir flamenko festivaline ev sahipliği yapan bir şehir. Ama öncesinde bir sokak gösterisini Plaza de Espana’da göreceğiz. 1929’da gerçekleştirilen İber-Amerikan Exposu (fuarı) için Maria Luisa Parkının içi yeniden düzenlenmiş. Parkın ucundaki alana da Plaza de Espana (İspanya Meydanı) denmiş. Şehrin eski sahiplerinin Müslüman-Mağribi mimari stili dikkate alınarak yaklaşık 1,5 km’lik bir hatta fayanslı çeşmeler, duvarlar, süs havuzları ve çeşitli ağaçlar yayılmış. Barselona’daki Park Guel gibi. Sevilla’da en çok burayı seviyorum işte.

             2 Ocak Cuma gecesi ılık bir kış akşamını Plaza Espana’nın içindeki cıvıl cıvıl parkta, sokak müzisyenlerinden oluşan flamenko grubunu dinleyerek bitirirken neşeyle hayatıma şükrediyorum. Sonra ablamla Constitucion’a geri dönüyoruz. Yılbaşı ışıklarının altında, kalabalığın arasında, sevinçle ve İspanyollar gibi bağıra çağıra ‘’3-2-1!’’ diye sayarak birbirimize sarılıyoruz. Hoş geldin 2020! 🙂

*Afrikalı Leo, Amin Maalouf, YKY 14. Baskı, Nisan 2002, (Çeviren: Sevim Raşa)

Yorum bırakın