2019 Mayısında Eskişehir’de düzenlenen Opera ve Bale Festivali kapsamında Yunan yazar Nicholas Kazancakis’in Zorba romanının baleye uyarlanmış halini izleyip çok beğenmiştim. Sonraki günlerde işyerimde dilekçe yazarken aynı eserin Mikis Thedorakis imzalı film müziklerini yeniden dinlemeye ve dinlerken de yeni bir Yunanistan seferinin hayalini kurmaya başladım. Akabinde ekim sonuna epey uygun fiyatlı Atina uçak biletine rastlayınca, yol arkadaşım Kevser’e teklifte bulundum. Vize başvurusu, hostel rezervasyonu derken rutin memuriyet günlerimize yeni bir heyecan ekledik ve sayılı günün ne kadar çabuk geçtiğini bir kez daha fark ettik.
Atina benim için Sokrates’le, Platon’la ve Aristotales’le dolu Antik Yunan demek. M.Ö. 5. yy’da Atina’da yaşamış Sokrates, aslında ardında hiçbir yazılı metin bırakmamış. Bilgelik, erdem ve siyaset üzerine yaptığı konuşmalarla etrafındaki gençleri etkilemiş, 70 yaşındayken döneminin egemenleri tarafından gençlerin ahlakını bozmakla suçlanıp idam edilmiş. Ölümünden sonra öğrencisi Platon, henüz avukatın olmadığı bir hukuki sistemde, Sokrates kendini savunsaydı neler söylerdi diye düşünüp üstadının sağ iken dile getirdiği düşünceleri ‘Sokrates’in Savunması’* adıyla kaleme almış. Ve her bir bölüme ”Atinalılar!” diye başlamış. İşte 27 Ekim Pazar akşamı Omonia Meydanındaki hostelimizi kolayca bulup, eşyalarımızı odaya bırakıp İstanbul’un eylül akşamına benzeyen ılık havada; bizdeki tavuk çöp şişe benzeyen ‘souvlaki’mizi Yunan salatası ve Yunan birası eşliğinde tadarken Sokrates’in Atinalılarına ilk selamımızı çakıyoruz. Evimizden ve günlük dertlerimizden uzakta olmanın şerefine: Ya su (şerefe) Atina!
28 Ekim Pazartesi, Atinalıların resmi bayramıymış. 1940’da, İtalyan diktatör Benito Mussolini’nin Arnavutluk’taki İtalyan askerlerinin Yunanistan’a ve dolayısıyla da Yunanistan’ın savaşa girmesini teklif etmesi üzerine, Yunan lider Giannis Metaksas, tek kelimelik bir ültimatomla bunu reddetmiş: ”Ohi!” Yani Yunanca: Hayır. Hayır Günü’nde Atina’daki tüm müzelere ve Akrapolis’e giriş bedavaymış. Yanımızda götürdüğümüz son sandviçleri hostelde kahvaltı niyetine tüketip sabah erkenden sokaklara vuruyoruz kendimizi. Hostelin merkeziliğine, havanın güzelliğine, Akrapolis’e giriş ücreti vermeyeceğimize ve daha bir sürü küçük şeye sevine sevine yürüyoruz Monastraki Meydanına. Gitmeden önce okuduğum bloglardan birinde burası için ‘Atina’nın Sultanahmet’i’ diyordu. Sabahın 9’unda, henüz pek çok dükkanın kepengi kapalıyken ve kaldırımlarda sadece güvercinler dolaşırken pek de öyle gelmiyor bize. Ama akşam vakti döndüğümüzde hak vereceğiz bu benzetmeye. Yol arkadaşım Kevser yön tayininde epey başarılı ve meraklı olduğundan, haritayı ona teslim etmişim, kulağımda dostum Mikis’in müzikleri, etrafı izliyorum. Kalimera (günaydın) Atina!
Tarihi M.Ö 3000’li yıllara dayanan Atina şehri, ismini Yunan Mitolojisinin bilgelik ve savaş tanrıçası olan Athena’dan almış. Yunan Mitolojisi koca bir derya… Genel Kamu ve Roma Hukuku bilgilerimden aklımda kalan ise; M.Ö. 500’lerde Atina Demokrasisinin kurulduğu, doğrudan demokrasinin, şehir devletlerinin ve aristokrasinin (soylular sınıfının) bu coğrafyada doğduğu… İşte Monastraki’nin ara sokaklarından Acropolis’e çıkarken rastladığımız ve daha sonra neredeyse tüm şehir merkezinde rastlayacağımız büyük taşlı, antik kemerli yapılar (agoralar), 1453’te Bizans Devletinin yıkılışına kadarki Yunan medeniyetinin kalıntıları. Akabinde; 1453’ten 1827’ye kadar Osmanlı Devleti egemenliğinde yaşamış Atina. Monastraki Meydanında, Atina Valisi tarafından 1759’da yapılmış Mustafa Ağa Cami var ancak bugün müze ve sanat merkezi olarak kullanılıyormuş. Öğleden sonra gezeceğimiz Acropolis Müzesindeki pek çok eserin altında ”Osmanlı işgalinden sonra…” (After Ottomon Occupation) gibi ifadeler göreceğiz. Bize yıllarca resmi tarih kitaplarında öğretilen ‘İstanbul’un Fethi’nin, Bizans’ın torunları için işgal olarak ifade edilmesi, yol arkadaşım Kevser’in deyimiyle; tarihin nereden baktığımıza ve kimin tarafından yazıldığına göre değişen garip bir bilinmezlik olduğunu gösteriyor aslında.
Şehrin pek çok yerinden görünen Acropolis (Atina Akropolis’i); (Yunanca) ‘yüksek şehir’ anlamına gelen ve 2500 yıldan fazla bir geçmişi olduğu düşünülen; tapınakları, su kanalları, meydanları ve tiyatroları olan, vaktinde Pers işgalinden korunmak üzere kurulan bir tarihi yerleşim yeri. Bu antik şehirden çıkarılan parçaların ve heykellerin sergilendiği, tasarımını çok beğendiğimiz Acropolis Müzesinde, şehrin yüzyıllar boyu kat ettiği mimari hal, maketlerle sergileniyor. Zamanında bu heykellerin renkli yapıldığını öğrenecek, hatta bazı kök boyalar göreceğim o müzede. Ama önce yazdan kalma havada, akın akın insan seliyle birlikte Acropolis’e çıkıyor; İzmir’deki Efes Antik Kentini anımsatan, yüzlerce yıl önce müthiş bir incelikle yapıldığı düşündüğüm sütunların arasında fotoğraflar çekilip şehre tepeden bakıyoruz. Felsefenin, şehir devletinin, hukukun ve hatta tiyatronun (bilinen tarihteki) temellerinin atıldığı topraklardayız.
Birazdan Dionysos Tiyatrosunun önünden geçip aşağıdaki ağaçlı yola inecek, Plaka Mahallesine girip bizi öğle yemeğine davet eden Yunan restoranlarının, yani ‘taverna’ların önünden geçerek, ara öğün niyetine önce Yunanların çok sevdiği ‘frappe’yi deneyecek, sonra birer kase ballı-cevizli ve mevsim meyveli Yunan yoğurdu alacağız. Bizim süzme yoğurdumuza benzeyen hafif katı yoğurdun içine tatlı birşeyler koyup yemek, kökeni benim gibi Balkan Göçmeni olan yol arkadaşım için de keyifli bir alışkanlık. Yunanlarla yıllarca bir arada yaşamış olmanın verdiği aşinalıklardan biri; mutfak kültürü. Bence diğerleri de mimiklerin ve vücut dillerimizin benzerliği. Yunan halkı, Türklerin Ortadoks hali sanki…
Plaka’daki yoğurt molamızdan sonra Panathinaiko Stadyumuna varıyoruz. Burası; 1896’da Modern Dünya Olimpiyatların ilk kez yapıldığı yer. Kökeni Antik Yunan’da (M.Ö. 8. yy) Tanrılar adına yapılan şenliklere dayanan olimpiyat oyunları, daha sonra uzun bir süre çeşitli sebeplerle yapılamamış. Ta ki 1896’ya kadar… O zamandan beri 4 yılda bir dünyanın farklı şehirlerinde gerçekleştirilen bu spor müsabakaları, 2004’te yeniden Atina’da, aynı stadyumda yapılmış. Ancak stadyumun girişi Hayır Günü indirimine tabi değil. Yeterince görülecek ve fotoğraf çekilecek bir açıklıkta olduğundan içeri girmeyip geldiğimiz ağaçlı yola geri dönerek işte Acrapolis Müzesine giriyor, bir kaç saatimizi orada geçirdikten sonra Ulusal Park’ın içinden yürüyerek devam ediyoruz. Atina, ertesi gün çıkacağımız Lykavittos Tepesinden de göreceğimiz üzere, oldukça yeşil bir şehir.
Ulusal Park’tan sonra, ver elini Syntagma (Anayasa) Meydanı… Moskova’daki Kremlin’in, Ankara’daki Anıtkabir’in önünde olduğu gibi burada da, Parlemento Binasının önündeki meydanda 2 asker nöbet tutuyor. Yunanca ‘evzones’ denen, geleneksel askeri üniformalı; yani beyaz pileli etekli, robot duruşlu 2 er, saat başı seramonik bir şekilde yer değiştiriyor. Bizim gibi bir sürü turist de bu değişim anını izlemeye ve kaydetmeye çalışıyor. Bir süre izledikten sonra acıkmış karınlarımızla arkamızdaki Ermou Caddesine inen merdivenlere yöneleceğiz biz de.
Ermou, Atina’nın İstiklal’i… Bu gezide ben İstanbul’u ve oradaki mutlu yıllarımı özlediğimden olsa gerek, her bir mekanın İstanbul’daki karşılığını düşünüyorum. Hatta ikimizin de aklına Yunan şair Konstantinos Kavafis’in bana hep İstanbul’u çağrıştıran şiiri geliyor (‘Şehir’): ”Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir. Sen yine aynı sokaklarda dolaşacaksın…” Beynelmilel markaların, rengarenk insanların ve turistlerle beraber pek çok farklı dilin de dolaştığı caddede açlığımız iyice artınca, akşam yemeğine kadar ikinci bir ara öğün olsun diye birer dilim börek alıyoruz Pagan Kilisesinin karşısındaki Atina Pastanesinden. Kapalı bir mağazanın önündeki merdivenlerine oturup böreklerimizi yerken etrafı izliyoruz. Kalispera (iyi akşamlar) Atina!
Gördüğün diğer Avrupa şehirleri ile karşılaştırırsan burayı nasıl tarif edebilirsin, diyor Kevser. Avrupa’ya başlangıç, diyorum. Biraz Akdeniz, biraz Avrupa; biraz Selanik, biraz İstanbul… Sosyal refahın yerleşmiş olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinden gelenler için Yunanistan; sıcak sahilleri, şahane Ege Denizi ve ucuz yeme-içme kültürüyle ideal bir turizm cenneti. Bana göre; sosyal devleti henüz diğer AB’li ağabeyleri gibi oturtmadığından, hareketli siyasi gündeminden ve hiç uzak gelmeyen müzik, yemek ve mimik kültüründen ötürü burada yaşamanın Türkiye’yi aratmayacağını düşündüğüm bir komşu.
O merdivenlerde bıraktığımız taşrada ve yurtdışında yaşama dair sohbetimizden sonra, ışıklandırılmış Acropolis’e bakan Monostraki’de biraz daha dolaşacak, tesadüfen tren yolunun paralelindeki Adrianou Caddesini bulacak, orada bir tavernada ‘musakka’ (bizdekinden biraz farklı; karnıyarık üstü beşamel soslu bir yemek) yiyecek ve sonra yine tesadüfen, biraz daha yürüyelim derken Thissio Mahallesine varacağız. Burası daha elit, mesela İstanbul’un Maçka Yokuşundaki gibi pubların olduğu bir alan. Zaten Atina yeme-içme kültürünün, taverna seçeneklerinin oldukça fazla olduğu bir şehir. Plaka, Thissio, Anafiotika, Psirri… Çoğunlukla canlı müzikli, bol yemek seçenekli, renkli tavernalarla dolu mahalleler.
İkinci sabahımızda kahvaltıyı hostelin altındaki pastaneden aldığımız hamur işleri ve meşhur Mikel Kahvecisinden aldığımız frappeler eşliğinde yapmış; dilencisinden taksicisine, gencinden yaşlısına herkesin elinde gördüğümüz, Atinalıların çok sevdiği soğuk kahve frappeye alışmış, Ulusal Kütüphane, Üniversite ve Akademi diye sıralanan üç güzel binanın ve muhtemelen şehrin en yeni Katalolik Kilisesinin önünden geçmiş, Nişantaşıvari bir mahalleden; Kolonaki’den yukarı tırmanarak bizi Lycabettus Tepesine çıkaracak finikülere gidiyoruz. Eskiden, açık havalarda Atinalılar çocuklarını bu tepeye uçurtma uçurmaya getirirlermiş. 100 metre yüksekliğindeki tepeden Acropolis’e ve şehre bir daha bakıyoruz. Beyaz, çatısız apartmanların arasından yer yer yumurta gibi kayalıkların bulunduğu ama yeşiliyle içimi ısıtan bir hali var Atina’nın.
Sonrasında şehri boydan boya dolaşan metro&banliyö tren hattıyla, 10 km mesafedeki başka bir şehir olan Pire’ye geçiyoruz. Burası, 1924 yaşanan Türk-Yunan Mübadelesinin Yunan ayağı benim için. İzmir’de yaşayan bir sürü Rum buraya getirilmiş ilkin. 2016 yazında, Selanik’e gitmeden önce izlediğim Rembetiko filminin İzmir’de doğmuş, Pire’de büyümüş kahramanı Maria geliyor gözümün önüne. Artık büyük gezi gemilerinin yanaşması dışında çok bir esprisinin olmadığını düşündüğümüz Pire’de biraz deniz ürünü tadacağız. Karides, sardalya, Yunan Salatası, uzo ve Mthyhos Birası… Hayatımıza, yollarımıza bir şükür! Efharistes (teşekkürler) Atina!
Son gece bir kez daha Ermou Caddesini ve Monastraki Meydanını adımlayacak, Psirri Mahallesinin ara bir sokağında yer alan, dekoru ve garsonlarıyla Tim Burton filmlerini aratmayan Cadılar Bayramı temalı Little Kook Kafe’de koca bir dilim pasta yiyeceğiz. Eski-yeni neredeyse tüm binaların grafittilerle ve murallarla (duvar resimleriyle) süslendiği renkli Atina sokaklarına bakarken o gece, Aydın doğumlu Yunan yazar Dido Sotiriyu geliyor aklıma. ‘Buyruk’ romanında anlattığı 1940’lardaki Nazi baskısına direnmiş, ancak sonra devlet yönetimince idam edilmiş, Nazım Hikmet’in ‘Karanfilli Adam’ı Nikos Belloyannis dolaşmış bu sokaklarda. Yakın tarihte Atina İstanbul’a, Yunanistan Türkiye’ye benzer kıyımlardan ve acılardan geçmiş. Bana çok kıymetli gelen aşinalık biraz da bundan belki… ”Benden selam söyle Anadolu’ya” diyordu Sotiriyu, 1920’leri ve mübadeleyi anlattığı başka bir romanında.** Selamını alıp Sokrates’ten başlayarak tanıdığım tüm Atinalılara veda ediyorum ertesi sabah havaalanı yolunda. Antio (hoşça kal) Atina!
*Sokrates’in Savunması, Platon, (Çevirmen: Ari Çokana), İş Bankası Kültür Yayınları, 2012
**Benden Selam Söyle Anadolu’ya, Dido Sotiriyu, (Çevirmen: Atilla Tokatlı, Can Yayınları, 2008, 1982 Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü)