KIBRIS, Bir Garip Adacık

        2005 yazında annemin amcasının kızı Özlem Abla, Kıbrıslı Ulaş Abi’yle evlenip Girne’ye yerleşti. Böylece sülaledeki bayram sohbetlerine bir Kıbrıs başlığı eklendi. Sonra ben büyüyüp görmediğim coğrafyalara merakla yol planları yapmaya başlayınca, ara ara Kıbrıs’a da uçak bileti bakar oldum. Nihayet aylar öncesinden çok uygun fiyatlı bir sefer buldum ve yol arkadaşı seçtiğim annemle ikimize, Özlem Ablam sayesinde 21-24 Mart arası için keyifli bir Kıbrıs keşfi organize ettim. Gitmeden önce Kıbrıs’ın tarihine dair belgeselleri ve Kıbrıslı yönetmen Derviş Zaim’in ‘Gölgeler ve Suretler’ filmini izledim, adanın görülmeye değer yerlerini araştırıp listeledim. Zira Kıbrıs deyince etrafımdaki herkesin aklına ya kumar, ya deniz tatili geliyor. Oysa adanın yaşlı bir tarihi, üzerinden geçmiş onca uygarlığın karışımı bir dokusu var.

DSC_0159

             İsmini, bir zamanlar adada çıkarılan bakırdan (cuprum) ya da bir başka rivayete göre adada çokça bulunan servi ağaçlarından (cypress) alan Kıbrıs’ın geçmişi, milattan önceye dayanmaktaymış. Milattan sonra ise sırasıyla Bizanslılar, Lüzinyanlar (Kudüs merkezli bir Doğu Akdeniz Uygarlığı), Venedikliler, Osmanlılar ve İngilizler geçmiş adadan. 1571’deki Osmanlı-Venedik Savaşı sonunda Padişah 2. Selim Döneminde Kıbrıs, Osmanlı topraklarına katılmış, Anadolu’dan getirilen Osmanlı nüfusuyla adada Türkleşme süreci başlamış. 1878’de Osmanlının Dağılma Döneminde ada İngilizlerin eline geçmiş ve 1960’a kadar Güneş Batmayan İmparatorluğun Akdeniz’deki kolonisi olmuş. Adanın en eski sahibi olan Bizanslıların torunları Rumlar ile Türkler, uzunca bir süre birlikte barış içinde yaşamış. 1955’te milliyetçi Rum EOKA örgütü, İngilizleri adadan çıkartmak için eylemlere başlamış. 1960’ta İngiltere’nin adadan çekilmesiyle; Cumhurbaşkanı Rum (Makarios), başkan yardımcısı Türk (Fazıl Küçük) olan, 10 bakanlı kabinenin (nüfusa oranla) 7’si Rumlardan, 3’ü Türklerden oluşan, iki milletli bir devlet olmak üzere; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş. Bu sistem EOKA’nın ‘Büyük Yunanistan’ (ENOSİS) hayali ile Türkleri adadan kovmak üzere yeniden şiddet eylemlerine başlamasına kadar devam etmiş. EOKA’nın kurulmasından hemen sonra Türkler de EOKA’ya karşı Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurmuş ve adadaki iki halk çatışmış. Aralık 1963’te Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin adaya girmesinden hemen sonra İngiliz komutan Peter Young tarafından çizilen ‘Yeşil Hat’ isimli sınır ile, o zamana değin adanın her yerine homojen olarak dağılmış Rum ve Türk nüfusu ‘boğaz’ adı verilen belirli yollarla yer değiştirmeye, yani mübadeleye başlamış. Rumlar güneye, Türkler kuzeye toplanmış. 15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki (1967’deki askeri darbeyle başa geçen) Albaylar Cuntası Hükümeti, Kıbrıs Cumhurbaşkanını görevden alıp yerine EOKA lideri Sampson’ı getirince, Türkiye adadaki Türkleri korumak üzere Kıbrıs Barış Harekatını başlatmış. EOKA’nın Türk bölgelerinden çekilmemesi üzerine 20 Temmuzda ilk harekat, ardından 18 Ağustos 1974’te (meşhur ‘Ayşe tatile çıksın’ parolasıyla) ikinci harekat gerçekleştirilmiş ve her iki taraftan da 6 binden fazla asker ve sivil öldükten sonra 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983’te de Yeşil Hatla çizilen sınırlar dahilinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurulmuş.

        Bunların hepsi, benim gitmeden önce araştırıp öğrendiğim resmi tarih bilgileriydi. Bir de resmi kayıtlarda yer almayan sözlü tarih var tabi. İşte o tarihin peşine düştüğüm bu hikaye, 21 mart perşembe günü, Özlem Ablamın bizi Ercan Havaalanında karşılamasıyla başladı. Özlem Abla, Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun sahne ve dekor tasarımcısı. Arabasını tiyatronun Bandabulya Sahnesine yakın bir yerlerde park edip bizi yemeğe götürdü. ‘Bandabulya’, Kıbrıs Türkçesinde belediye pazarı demekmiş. Kıbrıslıların tatlı aksanını Özlem Abla ‘İngilizce’nin soru eki olmaksızın kurulan vurgulu soru cümleleriyle Rumca’nın melodisinin birleşmesi’ olarak tanımlıyor. Bandabulya Sahnesinin yakınındaki patatesli köfte yediğimiz şirin restoran, büyük bir pasaj içindeki belediye pazarı, Selimiye Cami, Bedesten ve Büyük Han; Özlem Ablanın tiyatro provası bitene kadar annemle dolaşacağımız Lefkoşa’nın ‘Surlar İçi’ isimli tarihi mahallesinde yer alıyor. Duvar resimleri (murallar) ve yeni açılan butik kafeleriyle buranın İstanbul’un Karaköy’üne benzediğini söylüyor Özlem Abla. Banaysa Antakya’yı hatırlatıyor. Bir de hiç gitmediğim Lübnan’ı…

          Lefkoşa, dünyanın ikiye bölünmüş son başkenti. Bir kısmı Rum, bir kısmı Türk sınırında. 1983’te kurulan KKTC’yi uluslararası arenada Türkiye dışında hiçbir ülke tanımadığından, adanın kuzey kısmı, dünyanın geri kalanı için ‘Türkiye tarafından işgal edilmiş Kıbrıs Cumhuriyeti toprağı’ sayılıyor. 1975’te kapanan sınırlar, 2003’te ada halkına yeniden açılmış ve adada doğan Türkler de Rumların dahil olduğu, Avrupa Birliği üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı sayılarak AB pasaportu alabilir, kuzeyden güneye rahatça geçebilir olmuş. Geçiş noktalarından biri çarşının ortasında hatta. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları geçemese de Avrupa’dan gelmiş renkli bir kalabalık var sınırda.

         Adanın Osmanlıların hakimiyetine girmesi ile Lefkoşa’daki Selimiye Cami ve son gün Mağusa’da göreceğimiz Lala Mustafa Paşa Cami, Lüzinyanlar Döneminin (1300’lerde) gotik mimarili kiliseleri iken, yanı başlarına dikilen minarelerle camiye evrilen ilginç yapılar olarak kalmış. Selimiye Caminin karşısındaki eski Bedesten şuan Lefkoşa Belediyesinin kültür sanat etkinlikleri için kullanılıyormuş. O gün de Irkçılıkla Mücadele Haftası kapsamında şehirdeki uluslararası üniversite öğrencileriyle birlikte hazırlanmış bir şenlik var. Kıbrıs halk oyunları gösterisini izlemek üzere oturup Filistin, Nijerya, Fransa gibi ülkelerden gelmiş öğrencilerin sunumlarıyla ve arka taraftaki açık büfe yemek ikramlarıyla bedestende iki saate yakın zaman geçiriyoruz. Sonra Osmanlının Bursa’daki Koza Hanı emsal alarak yaptırdığı Büyük Hanın avlusundaki hediyeci dükkanlarında ve Belediye Çarşısında dolaşıp Özlem Abla bizi Girne’deki evine götürene kadar akşamı ediyoruz.

  IMG-20190323-WA0002     Akşam Ulaş Abi’nin davetlisi olarak yemeğe çıkacağız ve işte ben o gece aklımdaki bir sürü soruyu Ulaş Abi’ye, ertesi gün de annesi Havva Teyze’ye sorarak Kıbrıs’ta yaşanan yakın tarihi öğrenmeye çalışacağım. KKTC’nin şuanki ‘Yaşar ne yaşar, ne yaşamaz’ halini dinledikçe şaşıracak, şaşırdıkça daha çok detaya dalacağım. Ve son 60 yılda Kıbrıs’ta olanlara dair hem Ulaş Abi’den, hem de Havva Teyze’den duyup barışçıl bir olgunluk olduğunu düşündüğüm ‘nereden baktığımıza bağlı’ ifadesini hiç unutmayacağım.

          22 Mart Cuma sabahı kahvaltıdan sonra Girne yakınlarındaki St Hillarion Kalesine çıkıyoruz. St Hillarion’u, 1100’lü yıllarda Lüzinyanlar, Arap akınlarından korunmak üzere inşa etmiş. Kale, Girne’ye efil efil bir tepeden bakıyor ve bu kalenin, film yapımı şirketi Disneyland’ın amblemine ilham olduğu söyleniyor. Beşparmak Dağlarına ve yollarına bahar gelmiş. Her yerde Kıbrıslıların ‘cemile’ dediği begonvillerden var. Girne’ye kaleden baktıktan sonra kordon boyuna inip Girne Limanındaki Girne Kalesini gezeceğiz. Kalenin içinde dünyanın en eski gemi batığı bulunuyor. 2500 yıl önce, 4 mürettebatıyla anforalar (testiler) içinde badem taşırken Girne yakınlarında batan geminin 1965’te denizaltında bulunan tüm parçaları arkeologlar tarafından 5 yılda birleştirebilmiş.

             Limandan sonra öğle yemeği için bize mükellef bir Kıbrıs sofrası hazırlamış Havva Teyze’ye konuk olacağız. Enginar dolması, tavuklu kolakas, ceviz macunu… Özlem Abla yeni oyunlarının prömiyeri için hazırlanmaya giderken Havva Teyze bizi Girne’ye başka bir tepeden bakan Bella Pais Manastırına götürecek. Yine Lüzinyanlar Döneminde yapılmış olan Manastırın içinde yaz geceleri klasik müzik konserleri veriliyormuş. İçeri giriş saatini kaçırmışız ama akşam güneşini Girne manzarasına karşı batırırken, ben Havva Teyze’yi konuşturmaya ediyorum. Havva Teyze, şuan Rum kesimi topraklarında yer alan Baf şehrinde doğmuş ve 1970’li yıllarda İstanbul’da, hemşehrisi olan eşiyle birlikte inşaat mühendisliği okuyup üniversiteyi bitirdiği gibi memleketine geri dönmüş. Mübadele döneminde ailesi güneydeki Baf’tan, kuzeydeki Güzelyurt’a gelip yerleşmiş. Sınırların açılmasından sonra Baf’taki evlerine gitmişler ve Güzelyurt’taki evlerinin eski sahibi olan Rumları misafir etmişler.

         Uzun yıllar İngiliz kolonisi olan adadaki yerli halkın büyük çoğunluğu hala çok iyi  derecede İngilizce biliyor. Bizim ‘Almancı’ gurbetçiler gibi, Kıbrıslı Türklerin de neredeyse her ailesinde en az bir tane İngiltere’ye göçen varmış ve onlara ‘Londres’ deniyormuş. Adanın her iki tarafında da trafik hala İngiliz usulü soldan akıyor, arabaların direksiyonları sağda. Şehirleşme Türkiye örnek alınarak oluşturulduğu için şehir nüfusunda bir yerleşim yok, kentlere ‘ilçe’ deniyor. Mübadeleyle el değiştiren konutları temsil eden tapulara da ‘koçan’… Türkiye’den gönderilen 60 bin civarındaki askeri personel, son yıllarda sayısı artan üniversiteler ve çoğunlukla Türkiye’nin güneydoğusundan ya da Türki Cumhuriyetlerden hizmet sektöründe çalışmaya gelenler ile kuzey kesimin nüfusu bir milyona yaklaşsa da, doğma büyüme adalıların sayısı 300 bin kadarmış.

         Var ama yok bir devlet KKTC. Kendisini tanıyan tek ülke olan Türkiye hariç hiçbir ülkeyle ekonomik ve siyasi ilişkiye giremediğinden ve hiçbir ülkeden destek alamadığından, destek sunan Türkiye’nin bu hukuki tanınmazlığı arka bahçe olarak kullandığı bir yer olmuş. İNTERPOL’ün giremediği, dolayısıyla uluslararası suçluların kaçıp yaşayabildiği, belli bir yatak kapasitesinin sağlaması halinde otellerinin rahatça kumarhane işletebildiği, fuhuş ticaretinin yapılabildiği, küçültme ekini çok seven Kıbrıs ağzıyla; bir garip ‘adacık’… Oysa; kendine has bir doğası ve kendi kendine yetebilecek kadar verimli tarım toprağı olan bir memleket Kıbrıs. Adaya has bir peynir çeşidi olan hellim ve patates gibi yumru gövdeli bir bitki olan kolakas mesela, güney kesimde ihracatı yapılan ürünler iken, kuzey kesim bunları Türkiye dışında hiçbir ülkeye satamıyor. Uluslararası tiyatro festivallerinin formlarında seçebileceğimiz bir ülkemiz yok, diyor Özlem Abla.

DSC_0198              Akşam Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun yeni oyununa davetliyiz. Ama öncesinde Havva Teyze’nin arkadaşı yazar Süleyman Ergüçlü’nün yeni kitabının (Bir Dakika Bir Ömür) imza gecesine uğruyoruz. Meğer Süleyman Ergüçlü, artık Türkiye’de oyunculuk yapan, Gölgeler ve Suretler’den sonra geçen yaz Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmiyle başarısını arttıran Hazar Ergüçlü’nün babası imiş. Adanın tarihini ve kültürünü yerlilerinden öğrenmek isterken, ne şanslıyım ki, bu kadar entelektüel bir çevreye tesadüf ediyorum 🙂 Akşamın devamında izleyeceğimiz ‘Hüzün Ana ve Çocukları’ oyunu da Kıbrıslı Türk şair Fikret Demirağ’ın şiirlerinden oluşan bir epik tiyatro oluyor. Sahnedeki 3 kadın oyuncu, adadaki 3 yerli halkı; Türkleri, Rumları ve bir zamanlar adaya Lübnan’dan gelmiş ancak şuan epey azınlıkta kalmış Maronitleri temsil ediyormuş. Oyun, bana yıllar önce İstanbul Şehir Tiyatrolarında izlediğim ‘Ben Anadolu’ oyununu anımsatıyor. Fikret Demirağ’ın ‘Hüzün Ana’ dediği Kıbrıs da tıpkı Anadolu gibi bir sürü uygarlığı üzerinde taşımış, onca savaş yaşamış, geçen her milletten miraslar almış.

      Son sabah Girne’den Mağusa yoluna çıkıyoruz hep beraber. İçinden geçtiğimiz köylerde eskiden Türkler ve Rumlar birlikte yaşarmış. KKTC kurulunca, Rumlardan kalan kiliseler kültür merkezlerine dönüştürülmüş. Deniz kıyısından gidip İskele ilçesi üzerinden, Bizanslılardan kalma Salamis Antik kentine varıyoruz. Sütunları ve antik tiyatrosu ile Salamis, Efes’in şehrinin minyatür bir hali gibi. Salamis kıyısında sezonu açıyor, Akdeniz’in tuzlu suyuna ayaklarımı sokuyorum. 3 gündür dilimde Zülfü Livaneli’nin şarkısı: ’’Akdeniz Akdeniz senden aslımız, masmavi bir aydınlıktan gelir neslimiz…’’ 

           Ultra lüks otellerin bulunduğu Bafra Turizm Bölgesini görüp Mağusa’ya varıyoruz. Lala Mustafa Paşa Caminin yanından, Namık Kemal’in 3 yıl (1875-1878) sürgün yattığı zindanın önünden ve şairin büstünün bulunduğu meydandan geçip yine Lüzinyanlardan kalma Othello Kalesine çıkıyoruz. Sheakespeare’nin Othello oyununda bahsi geçen Kıbrıs liman kenti, Mağusa imiş meğer. Bir de Mağusalı Arap Ali’nin, Ali İsmail Korkmaz’la özdeşmiş türküsü var tabi: ”Mağusa Limanı limandır liman…”

        Mağusa’nın hemen yanında 1974’e kadar Rumlara ait otellerin bulunduğu, vakti zamanında bir sürü ünlünün konakladığı, Kıbrıs’ın en ünlü ve en pahalı tatil mahallesi olan Maraş (Rumca ismi Varosha) var. Yeşil Hattın tampon bölgesi olduğu için Kıbrıs Harekatından sonra (1974) Türkiye ve BM askerleri dışında girişe kapatılmış, 45 yıllık hayalet şehir. Adanın en güzel sahili olduğu söylenen Kapalı Maraş, uluslararası arenada Kıbrıs meselesi çözülene kadar, o ıssız ve viran haliyle Kıbrıs’ın hüzünlü durumunu sergilemeye devam edecek gibi.

          Melih Cevdet Anday, Fikret Demirağ’ın şiirlerini incelerken ada hakkında şöyle demiş: ‘’Kıbrıs’ın 8 bin yıllık tarihinde değişmez yazgı; dışarıdan gelenler genellikle özne, yerli halk ise nesne olmuş. Yani dışarıdan gelenler egemen olmuş, her şeyi dayatmış, içeridekilerse onlara boyun eğmiş.’’ Ve bence dünyanın her yerinde olduğu gibi, resmi tarihini halkları değil, o halkları tanımadan ve onlarla yaşamadan müzakere masalarına oturan erkekler çizmiş. İçinde ”ABD, NATO, Orta Doğu, petrol, stratejik konum, dış güçler, büyük resim…” gibi kelimelerin geçtiği cümlelerle parmak sallayan, vatan sevgisini silah sevgisine karıştıran erkekler şekillendirmiş adanın resmi kimliğini. 1963-1974 yılları arasında adada kaybolan 3 bine yakın Türk ve Rum sivilin akıbetini araştıran gazeteci Sevgül Uludağ* gibi kadınlar yahut Anadolu’nun ve Yunanistan’ın bağrından çıkıp Kıbrıs’ta ölen binlerce askerin anneleri değil de; kadınlar duygusal oldukları için devlet işlerinde yer alamaz diye düşünen duygusuz erkekler çiziyor bence dünyanın bütün kanayan yerlerinin kaderini.

  DSC_0223          Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti; Akdeniz’in ortasında, bağımsızlığı ve savaşsızlığı hak eden, sıcakkanlı, Avrupai bir ada olarak kalacak aklımda. Kıbrıs’ın ‘Hüzün Ana’lığının ve yeryüzündeki öyle pek çok mahzun coğrafyanın kederinin değişmesi içinse Didem Madak’ın şiirinin** gerçek olması gerekecek galiba:

Dünyaya bir kadın eli değse Zeyna, şöyle ağır bir halı gibi çırpılsa, tozları havalansa…’’

 

* https://t24.com.tr/haber/kibrisli-turk-yazar-sevgul-uludag-nobel-baris-odulu-ne-aday-gosterildi,812813

**Didem Madak, Pul Biber Mahallesi

Yorum bırakın