”Sizin kompartımanın konsepti yok mu?” diyor Barış Bey. Yok. Ben ıncık cıncığa para vermem, diyorum. Kevser; yük onların hepsi, diyor. Sümeyye; küçücük odayı daha da küçültmeye ne gerek var, diyor. Neticede üçümüz de mantıklı ve pratik düşünen genç kadınlarız. Daha o cevapla, 7 Şubat Perşembe akşamüstü Ankara’dan kalkıp Kars’a giden Doğu Ekspresin 11. Vagonunun 25. Kompartımanında başlayan yolculuğumuzun epey uyumlu ve güzel geçeceği kendini gösteriyor 🙂

Aralık ayında, uzaktan bir arkadaşımın sosyal medya duyurusuyla haberim olan makul fiyatlı Kars gezisini iş yerimdeki yakın arkadaşlarıma söylememle başladı hikaye. Takvimler önümüze alındı, hesaplar yapıldı. 2 ay öncesinden başlayan yol heyecanımızla işte o şubat günü; termal içliklerimiz, içi polarlı bir örnek pantolonlarımız ve dahi tüm kalın giysi varlığımızla Kevser, Sümeyye ve ben, kompartımandayız. 26 saatlik, dağlı-ovalı, uzun bir yolculuk bizi bekliyor. Doğu Ekspresi; 1936’dan beri Ankara’dan kalkıp 1310 km’lik bir Anadolu sefasıyla bir günden fazla bir sürede Kars’a varan, TCDD’nin en fazla vagonuna sahip, en uzun treni. Son yıllarda nostaljik tren yolculuğunun ve Kars’ın turistikleşmesiyle öyle popüler oldu ki, bir tur grubuna dahil olmadan yer bulmak imkansız. Biz de 40 kişilik, renkli bir gayri resmi gurubun parçası olarak trendeyiz. Bu kalabalığın istekleri ve sorularından bunalan grup liderimiz Barış Bey, talimatlara uymamız ve sıkıntı çıkarmamamızdan hayli memnun ki, giderken de dönerken de bizim kompartımana gelip ‘terapi kompartımanı gibisiniz’ diyor. Biz kendi dünyalarımızda, kompartımanımızın kapısını kapatıp arabesk şarkılar dinlemeyi seçiyoruz. Bolca sohbet edip az biraz şarap içmeyi bir de. ‘’Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde…’’ 🙂
Kırıkkale, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum ve Kars… 8 Şubat akşamı 20.30 gibi Kars garına indik. Kalacağımız otelde biraz dinlendik ve geç de olsa Puşkin Restoranda, yöresel otlarla dolu çorbamız eşliğinde akşam yemeğimizi yedik. Hava -11 derece ama Eskişehir’den gelen bizleri çok da korkutmuyor. Yumuşak, dayanılabilir bir soğuğu var Kars’ın. Esas keşif sabah başlayacak.
9 Şubat cumartesi sabahı otelden çıkıp minibüslerle Boğatepe Köyüne gidiyoruz. Kars merkeze bağlı Boğatepe Köyü, 1800’lerde; Kars Rus egemenliği altındayken, Malakanlar (Kars civarında yaşayan Ortadoks Ruslar) tarafından kurulmuş bir köy. Köyün eski adı Rusça mandıra anlamına gelen ‘Zavot’muş. Malakanlar mandıracılıkla uğraşırken 1910’da köye gelen İsviçreli peynirci David Moser köyün coğrafi elverişliliğini fark edip ‘gruyere stili’ denen, tam yağlı inek sütüyle yapılan bir peynir çeşidi yetiştiriciliğini yerel halka öğretmiş ve bugün bir kaşar türü olarak bilinen ‘Kars Gravyeri’ Boğatepe’de üretilmeye başlanmış. 2000’lerde köyden kente göç artınca İlhan Koçulu isimli bir köylünün girişimiyle doğal köy yaşamını ve bu peynircilik mirasını geliştirmek üzere 2002 yılında Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği kurulmuş. Yerel tarımın zenginleştirilmesi için Kars Kafkas Üniversitesiyle birlikte yürütülen çalışmalar ve Birleşmiş Milletlerden alınan fonlarla köyde ekoturizmin yapılması, Zavot Peynircilik Müzesinin kurulması gibi projeler gerçekleştirilmiş. Birleşmiş Milletlerin ‘kadın yoksa fon da yok’ demesi üzerine köydeki kadınlara şahane bir istihdam ve sosyal alan sağlanmış. ‘Dayanışmacı Turizm’ başlıklı kültürel kamplara ev sahipliği yapan köyün kadınları, üniversiteden gelen hocalar sayesinde yabancı misafirlerini karşılayacak kadar Fransızca öğrenmişler ve soğuk havada inek sağma sonucu oluşan eklem ağrılarına yoga aracılığıyla şifa bulmuşlar. Bütün bunları, bize Peynircilik Müzesini gezdiren Zümran Hanım anlatıyor. Zümran Ömür, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneğinin* bugünkü başkanı. Yöresel konuşması, başörtüsü ve uzun eteğiyle sıradan bir köylü kadını izlenimi verse de konuştukça insanın yüzünü güldüren, memleketin geleceğinin öyle insanlarla aydınlanacağına dair umut veren, güzel bir kadın. Tıpkı peynir müzesini ziyaret etmeden önce evinde köy kahvaltısı ettiğimiz Türkan Hanım gibi. Köy kahvaltısı için 3 ayrı eve dağıtılan küçük gurubumuzun evine konuk olduğu Türkan Hanım ve kızı bize enfes bir sofra hazırlamış. Birkaç çeşit peynirli ve muhtemelen ömrümde yediğim en güzel bal-kaymaklı kahvaltı, polar örtülü çekyatlar, ortada yanan soba ve küçük oğlanın oyuncaklarıyla gayet doğal bir ev ortamında, mütavazı bir cumartesi sabahı başlamış. Sonra işte Peynir Müzesi, Zümran Hanım ve Boğatepe Köy Meydanı… Etraf, tam da gelirken yolda izlediğimiz Tarık Akan’la Şerif Sezer’in filmi ‘Deli Deli Olma’ gibi.**
Boğatepe Köyünden sonra, uzaklarda koşan tilkileri seçebildiğimiz göz alıcı bir beyazlığın ve ıssızlığın içinde yol alıp Çıldır Gölü’ne geçeceğiz. Kars’ın ismi de eski Türkçe’de çöl tilkisi anlamına gelen ‘karsak’tan geliyormuş zaten. 120 km2 büyüklüğündeki Çıldır Gölü, Türkiye’de kışın tamamen donan tek gölmüş. Batısı Kars, kuzeyi Ardahan sınırında. Metrelerce kalınlıktaki buz tabakasının üstünde hayatın olağan akışı devam ediyor. Cirit festivalleri, kızakla kayanlar, halay çekenler, futbol maçı yapanlar, seyyar tezgahlar… Şenlikli bir kalabalık var o gün Çıldır’da. Biz de biraz halay çekip cesaret edebildiğimiz kadar ilerilere yürüyor, arada ayaklarımız ıslak karlara dalınca göl çöktü sanıp kendi kendimize eğleniyoruz. Üçümüz de hep gülerek hatırlayacağız Çıldır’da geçirdiğimiz o birkaç saati. Ne güzel! 🙂
Çıldır’dan Kars merkeze dönünce, ekibimizin bir kısmı Kars Kalesine çıkarken biz akşam yemeğine kadarki serbest vakitte, iş yerinden Karslı bir arkadaşımızın yakını olan peynirci dükkanına uğruyoruz. Gravyer, eski ve yeni kaşar, çeçil peyniri, petek bal… Her birini tadına baka baka, bolca ve oldukça uygun fiyata alışveriş edip arkamızdan kargo ile göndertmenin mutluluğu… 🙂 Bir de üzerine Zümran Hanım’ın dükkanına uğrayıp Kars bulguru ‘kavılca’dan da alınca; yerel, doğal ve lezzetli beslenmenin ama en çok da bu küçük mutluluğu yaşayacak ekonomik özgürlüğümüzün olması bence, neşemize neşe katıyor. Sonrası akşam olmuş ve buz tutmuş Kars sokaklarında yine gülüşmeli yürüyüşler… Soğuktan ve sokakların boşluğundan korkup girdiğimiz Gönül Kahvesinde genç bir grup canlı müzik yapıyor. ‘’Zaman düşer ellerimden yere…’’ İçtiğimiz kahveyle içimiz, dinlediğimiz şarkılarla ruhumuz yumuşuyor. ”Kars’ın entelektüel kesimi buralara takılıyor, galiba” demişim o an, orada yazdığım yol günlüğüme.

Pazar sabahı kahvaltıdan sonra istikamet Sarıkamış. 1914 yılında 1. Dünya Savaşına katılan Osmanlı İmparatorluğunun başarısızlığıyla sonuçlanan, Allahuekber Dağlarında Türk ve Rus toplam 90 bin askerin donarak can verdiği korkunç bir facianın ev sahibi, Kars’ın Sarıkamış ilçesi. 1878’de Rus egemenliğine geçen Kars ve civarını almak için dönemin Harbiye Nazırı (savunma bakanı) Enver Paşanın ısrarı ile Aralık 1914’te, -40 derece soğukta başlayan harekat; hava koşulları, hastalık ve teknik yetersizlikten ötürü bir kaç hafta içinde bunca can kaybıyla sonuçlanmış. Bizi gezdiren şoförün dediğine göre Enver Paşanın kendini gösterme hırsıyla onlarca insanın ahını aldığı, başlamadan kaybedilmiş bir savaş olmuş. Hatta rivayete göre bugün ‘Hoş gelişler ola, Mustafa Kemal Paşa’ diye söylenen Kars türküsünü aslında Enver Paşa, Sarıkamış Harekatını galibiyetle sonlandıracağını düşünerek Azeri şair Ahmet Cevat’a kendisi için yazdırmış. Fakat türkü ancak 1921’de, Kars’ın Türklerin eline geçmesi ve Mustafa Kemal’in Kars’a gelişiyle değiştirilerek söylenebilmiş.
Sarıkamış Şehitliğinden sonra ilçe merkezinden geçerken Ruslardan kalma Baltık Mimarili, koyu gri yapılardan oluşan ordugahın bugün de askeriye tarafından kullanıldığını öğreniyoruz. Bir de Rus Çariçesi Katerina’nın 1800’lerin sonunda çivi kullanılmadan inşa ettirdiği görkemli, ahşap av köşkünün bugün tinercilerin ve evsizlerin yuvası olmuş viran halini uzaktan görüyoruz. Sonra Sarıkamış Kayak Merkezine varıp daha önce hiç denemediğimiz için oramızı buramızı kırma korkusuyla kayak yapmayan garantici memurlar olarak telesiyeje (açık teleferik) biniyoruz. Telesiyejle yüksek çam ağaçlarının arasından geçiyor, yerel halktan oluşan kayakçı çoğunluğu izliyor ve en sonunda oradaki otelin lobisinde kahve içiyoruz. Çocukların ilgisini çeksin diye muhtemelen, ‘Dans Eden Karlar Diyarı’ diye reklam tabelaları yapılmış Sarıkamış’a dair. Benim aklıma ise hep Cemal Süreya’nın Kars’ı hiç görmeden yazdığı Kars şiiri geliyor: ”Beyaz, uykusuz, uzakta. Kars çocukların da Kars’ı…”
Merkeze dönmeden önce son durağımız Ani Harabeleri. Türkiye-Ermenistan sınırını oluşturan Arpaçay’ın kıyısındaki Ani Harabeleri, ismini Ermeni Tanrıçası Anita’dan alıyormuş. Bana Anadolu Selçuklu Mimarisini anımsatsa da Ermenilerin 1000 yıllık tarihini taşıyan ve yaklaşık 40’tan fazla ibadet alanını kapsayan, bir zamanlar İpek Yolunun da üzerinden geçtiği kutsal Ani şehri, bugün hakikaten harap halde. Rehberimiz olmadığı için kendi kendimize harabelerin içinde yürürken 1000 yıl değil, 10 yıl öncesine gidiyorum da Kevser’e Eskişehir’e neden ve nasıl geldiğime dair hayatımın kısa özetini geçiyorum. Ermenilerin bölgeyi terk edişi, dilimde bireysel göç hikayeme dönmüş sanki. Diğer gezdiğimiz yerlerin aksine Ani’de kar yok, bolca çamur var. Bir tarafta da yeni bir pop şarkıcısının klip çekimi…
Kars merkeze varır varmaz kaz etli ve ‘pıti’ denilen bulgurlu, kuzu etli son akşam yemeğimizi yiyoruz. Akabinde ıssız ve buzlu Kars sokaklarında biraz daha dolaşıyoruz. Güneş batmış, kaleye çıkmayı gözümüz kesmiyor. Kaleye çıkan, Kars’a tekrar gelirmiş, diyorlar. Biz tekrar gidemeyiz herhalde. Evliya Caminin, Ruslar zamanında kiliseyken Türkler gelince yanlarına dikilen iki minareyle camiye dönüştürülen Fethiye Caminin ve Havariler Kilisesinin önünden geçiyoruz. Defterdarlık Binası ve Sağlık İl Müdürlüğü başta olmak üzere şehir merkezindeki pek çok yaşlı bina Kars’ın Rus egemenliğinde geçirdiği dönemden kalma, Baltık Mimarili, gri bir estetiğe sahip. Ama bunca tarihi ve kültürel zenginliğine rağmen Kars’ta da pek çok Anadolu şehrinde içime konan o terk edilmişlik, öksüzlük duygusunu hissediyorum. Soğuktan mı, muhafazakarlıktan mı bilinmez sokaklar bomboş. Orhan Pamuk Kar romanını burada yazmış, Sezen Aksu ‘Eskidendi’ şarkısının klibini bu sokaklarda çekmiş. Şimdi kaldırımlarda çöpler birikmiş; çöplerin başında, hiçbir şehir merkezinde görmediğim kadar büyük köpekler dolaşıyor.
Kevser’in satın aldığı magnetle 2011 yılında başbakanın ‘ucube’ demesi üzerine yıkılan ama bir zamanlar Ermenistan’dan da görülen, biri savaşçı, biri barışçı iki insanın kucaklaştığı Kars’taki İnsanlık Anıtını hatırlıyoruz. Sonra ışıklı sokakları takip ederek önlerindeki büyük varillerin içine ateşlerin yakıldığı, renkli kafelerle dolu bir caddeye varıyoruz. Türkleri, Kürtleri, Ermenileri, Azerileri, Terekemeleri ve Malakanları ile bir zamanlar çok daha renkli olduğunu hayal ettiğim şehrin bu caddelerinde, biz yeterince üşüyüp otelimize dönerken, değişen zamana uyum sağlamış gibi görünen bir gece başlıyor.
Ertesi sabah dönüş treni bembeyaz dağların arasından kıvrılıyor, yıllardır merak ettiğim bir rotayı daha keşfetmiş olmanın sevinci bir Azeri türküsüyle dilime dolanıyor: ‘’Bu dağda maral gezer, telini tarar gezer…’’ Erzincan’dan sonra kar bitiyor, Kayseri’den sonra Eskişehir’de bıraktığımız rutinlere ve bireysel hayatlarımıza dair koyu bir muhabbet başlıyor. Ve bence en güzeli; çıkılan her yol, şairin dediği gibi (hayata dair yeni, başka bir) yürüyüş öğretiyor.***

*http://coikk.com/bogatepe-cevre-ve-yasam-dernegi/
**Deli Deli Olma, 2008, Yön: Murat Saraçoğlu
***Gülten Akın, Yol