SİVAS, DİVRİĞİ: Anadolu’ya Sadakat Treni

         Eylül başında, takipçisi olduğum Magma Dergisinin sosyal medya hesaplarında ‘Anadolu’ya Sadakat Treni’ başlıklı bir duyuru gördüm. Dergi, 5. yılını okurlarıyla beraber, Ankara’dan kalkıp Sivas-Divriği’ye gidecek bir tren seyahatiyle ve birkaç günlük bir Divriği keşfiyle kutlamak istiyordu. Anadolu, karış karış dolaşmak istediğim bir coğrafya olduğundan, iş yerimdeki en yakın arkadaşım Sümeyye’ye bu geziden bahsettim. Planımızı yaptık, paramızı yatırdık ve nihayet 27 Ekim cumartesi sabahı Ankara Tren Garındaydık. TCDD’nin Ankara’dan kalkıp Diyarbakır’a gitmekte olan Güney Ekspresinin (nam-ı diğer Kurtalan Ekspress) son iki vagonunu Magma ile keşfe çıkanlara ayırmışlar. Trende yerimizi aldık ve yaklaşık 100 kişilik çoluk çocuk bir kafileyle, tıngır mıngır bir nostaljiye başladık.

DSC_0646

          IMG-20181027-WA0004        Bizim olmadığımız diğer vagonda dergiye ve Divriği’ye dair söyleşiler ile sinevizyon gösterileri yapılmış. Bizse kah yemekli vagonda, kah oturduğumuz yerde, sanki her gün birlikte değilmişiz gibi kendi dünyalarımıza dair bir söyleşiye daldık. Kayaş, Kırıkkale, Yozgat… Trenin sesi, arkamda oturan küçük Nehir’in babasıyla yaptığı sohbetle birleşti. ”Bak Nehircim, bu akan suyun adı Kızılırmak. O da bir nehir, tıpkı senin gibi”. Kayseri’ye yaklaşırken olağanca heybetiyle Erciyes Dağı ufukta belirdi. Şarkışla, Sivas… Şarkışla; 71’de Deniz Gezmiş’in jandarmayla çatışmaya girip tutuklandığı yer. Bir de Aşık Veysel’in memleketi.

        Gece yarısı trenden Çetinkaya istasyonunda inip bizi Divriği’deki otelimize götürecek servislere bindik. Otelimiz Mengücek Otel. 1071’de Türklerin Anadolu’ya girmesinden sonra Anadolu’da kurulan ilk beyliklerden olan Mengücekler, Sivas’ın eski sahipleri. Ertesi sabah Mengüceklerden kalma en görkemli yapı olan Divriği Ulu Cami ve Darüşşifasını (dönemin sağlık merkezi) ziyaret ederek güne başlayacağız. Ulu Cami, Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarlarından Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah tarafından, Darüşşifa ise eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılmış. 1228’de yapımına başlanmış, 1243’te tamamlanmış. 1985 yılında UNESCO Kültür Mirası Listesine alınan camide ve darüşşifada restorasyon çalışmaları var o gün, içine giremiyoruz. Caminin müezzini sağ olsun, o ihtişamlı kapıların önünde uzun uzun her bir motifin anlamını ve tarihteki önemini anlatıyor bize. Siyah takım elbiseli ve simsiyah güneş gözlüklü müezzin, bildiğimiz din adamlarına pek benzemiyor. Tüm ciddiyetine rağmen arada –misal; tarihi eserin duvarlarına isimlerini yazanların cehenneme erken rezervasyon yaptırdığını söyleyerek- komik espriler yapıyor. Günümüzden yaklaşık 900 yıl önce, epey ince düşünceler ve amaçlarla tasarlanmış, üç boyutlu tasvirlerle döneminin çok ötesinde bir teknolojiyle süslenmiş, her bakışta farklı bir özelliğiyle dikkat çeken darüşşifanın kapılarına şaşkınlık ve hayranlıkla bakıp hikayelerini dinledikten sonra Divriği sokaklarına doğru yürüyüşe çıkıyoruz.

          Rivayete göre Hz. Süleyman, Div Riyk isimli bir devi, sarp kayalıklara bağlayarak halkını onun zulmünden kurtarmış. Kentin ‘Div Riyk’ olan ismi, gel zaman git zaman ‘Divriği’ olmuş. Zengin demir yataklarının keşfinden sonra nüfusu 30 yıl öncesine kadar 30 bini görmüşse de, şimdi zorunlu göreve gelen memurlar ve askerler hariç, sokaklarındaki sessizlikten 10 binden az yerlisinin olduğu anlaşılıyor. Öyle ki ertesi gün dükkanından pide aldığım esnaf ‘Abla inşallah treniniz bozulur da birkaç gün daha kalırsınız, sayenizde çarşı canlandı’ diyecek. 🙂 Anadolu’daki her taşra kabasında olduğu gibi Divriği’nin de bir Hükümet Konağı ve o konağın önüne kurulmuş bir meydanı var. Meydana sırtımızı verip estetik tokmaklı büyük kapıları olan eski evlerin ve konakların bulunduğu sokağa doğru yürüyoruz. Sümeyye’nin tokmağını tıklattığı kapılardan biri açılıyor. İçeride imece usulü yufka yapan kadınlar varmış. Birden bu kadınlar, arkamızdan gelen yol arkadaşlarımızın ilgi odağı oluyor. Son model makinelerle fotoğraf çekmeler, mevzuya romantik anlamlar yüklemeler… Diğer iki gün boyunca da benzer manzaralarla karşılaştıkça şunu düşüneceğim: Çoğu Anadolu kökenli olan ve çok değil 10-20 yıl öncesine kadar kendi anneanneleri de köyde benzer usulde yufka ya da ekmek yapan biz şehirli nesil, Nortface marka montları, Colombia marka ayakkabıları giyince neden bir kuşak üstümüze ve köklerimize bunca yabancılaşıyor, onlara turistik değer atfederek sanki başka bir dünyadan bakıyoruz? Devam edip restore edilerek içerisine bir fotoğraf sergisi kurulmuş olan Abdullah Efendi Konağına giriyoruz. Konağın içinde kolon niyetine özü hiç bozulmamış ardıç ağaçları var. Çay içip konağın içine düşen ışık huzmelerine bakarken ve dilime Aşık Veysel türküleri dolanmışken, instagramım bana küsmese şöyle bir hikaye paylaşacaktım: ‘’Veysel ne güzel demiş; çay var içersen, ben var seversen’’ 🙂 Sonrası, öğle yemeği niyetine başka bir konağın bahçesinde yenen nohutlu, üzümlü, etli, şahane bir Divriği pilavı…

            Öğleden sonraki planımız; meydandan minibüslere binip Divriği’nin Tuğut Köyüne yolculuk. Yeni adı ‘Çiğdemli’ olan, merkezin 20 km uzağındaki yüksek tepelerin arasında kalmış bir köy Tuğut. İsmi, bir zamanlar köyde bolca bulunan dut ağaçlarından geliyormuş. 700 yıllık köyün özelliği; köydeki tüm evlerin ince kitaplar gibi görünen üst üste dizilmiş taşlardan yapılı olması. Çimento olmaksızın birkaç sıra yatay, birkaç sıra dikey, birkaç sıra balıksırtı gibi sağa ve sola yaslanarak dizilmiş açık renk taşların arasına yine kolon niyetine ardıç gövdeleri sıkıştırılmış. Yerel rehberin söylediğine göre köy bir süre önce UNESCO Kültür Mirasına alınmış ama bu ilginç yapıları korumak adına hiçbir şey yapılmamış. Köyün girişindeki bir avluya oturmuş yaşlı amcalara göreyse Alevi köyü olduğundan kimse burayı kaale almamış.

                Tuğut’ta akşamı edip otele dönüyoruz. 2 saate yakın odalarımızda dinlenme molamız var, akabinde otelin salonunda buluşup Divriği fotoğraflarından oluşan bir slayt gösterisini izleyeceğiz. 2 saat sonra hüzünlü bir müzik eşliğinde, alışkın olduğumuz gezi dergilerindeki mahzun yüzlü insanların ve çocukların fotoğraflarından oluşan ıssız Anadolu manzaralarına bakarken, Sümeyye o zamana kadar aklıma gelmemiş bir soru soruyor: Neden Anadolu fotoğrafları hep üzgün müziklerle sunulan hüzünlü insanlardan oluşuyor? Yoksulluğa ve yoksunluğa rağmen gülen insan yok mu Anadolu’da? Haklı galiba. Gezi dergilerinin Anadolu’ya, bozkıra dair kareleri bana da hep çileyi hatırlatıyor. Editörün mikrofon uzatıp tek tek kendimizi tanıtmamızı istediği sırada, çaktırmadan salondan çıkıveriyoruz. Yorulmuşuz. Sosyalleşmeye yarın kendi çapımızda devam edebilmek için sıcak odamızda televizyon izleyerek uyuma ihtiyacı duyuyoruz.

        Ertesi gün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Sabah otelde ettiğimiz sıkı kahvaltının ardından Divriği’nin yüksek tepelerinin arasında akan ve Fırat Nehrinin bir kolu olan Çaltı Çayına paralel bir kanyon yürüyüşüne çıkıyoruz. Sonbaharın doğaya hediye ettiği sarının envai çeşit tonları eşliğinde, arada konuşup, arada susarak yürümek iyi geliyor. Muhtemelen önceki akşam sıvıştığımız mikrofonlu tanışma faslından çok daha doğal bir kaynaşma ortamı oluyor. Kanyondan şehre giden yola çıktığımızda saat 11 olmuş ve Divriği’deki okullar bando takımlarıyla Cumhuriyet Bayramı töreninin yapılacağı meydana doğru yürümeye başlamış. Duygulanıyorum. Yıllar sonra bir resmi bayram töreni izleyeceğim. Meydandaki tribünde, yaşlı bir amcanın yanında yer buluyoruz. Divriğili amca misafir olduğumuzu öğrenince hem coğrafyasına duyduğumuz meraka çok seviniyor, hem de bir şeyler ikram edemediği için çok üzülüyor. İlkokullar, orta okullar, ‘rahat-hazır ol’lar, ‘sağol’ lar, makam koltukları, marşlar… Garnizon komutanının eşinin dikkat çekici kırmızı-beyaz kostümü dışında, taşrada bayram kutlamaları hiç değişmemiş. Töreni bitirmeden çarşının ucundaki servislerimize varıp programın son ayağı olan Cürek yoluna çıkmamız lazım.

          Cürek, demir kaynağı Divriği’ye 18 km uzaklıkta, demirin devlet eliyle çıkarılıp işletildiği zamanlarda (1948-2004) maden işletmesinde çalışanlar yaşasın diye kurulmuş bir yapay şehir. İlkin 1938’de Almanlar tarafından keşfedilen Divriği’deki demir yatağı, 1948’de Eti Bank tarafından alınmış, 1960’larda ise Devlet Demir İşletmelerine devredilmiş ve özelleştirilene kadar (2004) mühendisinden işçisine, memurundan doktoruna tüm personel, yani aileleriyle beraber 5000’e yakın bir nüfus; okuluyla, camisiyle, sağlık ocağıyla, tiyatrosuyla, sinemasıyla burada kolektif bir hayat kurmuş. Çalıştığımız kamu kurumu da devlete ait bir maden ocağı olduğundan, şuan hayalet kasabaya dönmüş Cürek’teki olası geçmiş hayat bize çok tanıdık geliyor. Hala üzerinde tabelaları bulunan ‘Stok Sevkiyat Birimi’, binanın içinde 40 yıllık tozuyla bir köşeye atılmış puantaj kayıtları, uzaklardan görünen dekapaj sahaları, işletme binası ve lojmanların aşinalığı Sümeyye’yle beni ayrıca heyecanlandırıyor. Yıllar önce o binalarda kim bilir ne hikayeler yaşandı? Ne kavgalar, ne aşklar, ne ayrılıklar, ne doğumlar, ne ölümler… Yanımızda 1965’te babası bu işletmede mühendisken doğmuş ve 85’te tekniker olarak buraya çalışmaya gelmiş bir rehberimiz var. O zamanlar Cürek’teki Maden İlkokulunda Divriği’nin civar köylerindeki çocukların da okuduğunu ve o okulda okuyan pek çok çocuğun sonradan hangi iyi yerlere geldiğini anlatıyor. Bir de bu hayalet kasabayı bir maden müzesi haline getirmek için dernek olarak verdikleri mücadeleyi…

           Akşam yine trendeyiz. Divriği’den Sivas’a 3 saatte gelip Sivas’tan Ankara trenine bineceğimiz söylenmişken, trenin 4 saat rötarlı kalkacağını öğrenince valizlerimizi garda bırakıp Sivas merkezi görmeye çıkıyoruz. Gece vakti mini etekli, ince çoraplı genç kadınlar görüyoruz Sivas’ın caddelerinde. Benim için kadınların gece sokakta olması eşittir medeniyet! Seviniyorum. İstasyon Caddesinden dümdüz gidince, ver elini eski Sivas Lisesi. Burası 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresinin imzalandığı bina. 99 yıl önce Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’daki direnişe işte tam burada başlamış. Cumhuriyet Bayramı akşamı Atatürk’ün ”Cumhuriyetin Temelini Burada Attık” dediği yerde olmak ne anlamlı! Cumhuriyet, ama layığıyla Cumhuriyet; insan onuruna en çok yakışan yönetim biçim olsa gerek. Gündüz olsa, binanın içindeki Milli Mücadele Müzesini de görürdük.

        Kongre binasının karşısında yine Anadolu Selçuklularından kalma, oymalı kapılarıyla Buriciye Medresesi ve yanında Şifahiye Medresesi var. Karnımızı doyurduktan sonra dönmek üzere oradan geçip Madımak Otelinin önüne gidiyoruz. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ın ortasında, 37 insanın yakıldığı Madımak Oteli bir utanç müzesi olamadı. Binayı yenilemişler, tabelasına ‘Sivas Bilim ve Kültür Merkezi’ yazmışlar. Bir kulağımda Sevinç Eratalay’dan Sivas Ağıtı çalıyor orayı görünce: ”Aman Sivas’ın her gün batımında ateşten bir yıldız doğar…”, bir kulağımda ise yangının yıllar sonra ortaya çıkan görüntülerinden yükselen ‘Yakın la yakın’ sesleri! Pir Sultan’ın memleketi Sivas’ın o zamandan beri ‘yananlar ve yakanlar’ olarak ikiye ayrıldığını düşünenler haksız sayılmaz. Madımak’ın arka sokağında, yemek yediğimiz lüks köftecideki garson, binanın iç duvarlarında yananların fotoğraflarının olduğunu söylüyor. Neye yararsa… DSC_0910

          Yemekten sonra Şifahiye Medresesinin avlusunda kahve içerken yol arkadaşlarımızdan olduğunu bildiğimiz 3 genç adam sohbetimize katılmak istiyor. Elçi olarak gönderdikleri arkadaşlarının ismi Hasret. Hasret Gültekin’den mi, diyorum. Evet, diyor. Meğer yangının çıktığı gün annesiyle babası Sivas çarşısında, düğün alışverişindeymişler. Hasret, Gürkan ve Ediz ile o gece orada başlayan sohbetimiz ertesi gün tren Ankara’ya varana kadar devam edecek. Gece yarısı trenimiz Sivas Garına yanaştığında anonsun Pir Sultan’ın ”Sivas ellerinde sazım çalınır” türküsü fonunda yapıldığını şaşırarak fark edeceğim. Ve sanırım Sivas; Aşık Veysel’e, Pir Sultan Abdal’a ve kalbime dokunan onca anonim türküsüne rağmen bana en çok Madımak’ta yanan Hasret Gültekin’i hatırlatacak. ”Şairler şiir yazıyor, ressamlar resim yapıyor ve biz ozanlar türkü söylüyoruz. Peki bütün bunları niçin yapıyoruz? Dünya alışkanlıktan değil de, sevgi ve mutluluktan dönsün, diye.” diyen ama dünyanın sevgiden ve mutluluktan döndüğü güne hasret giden Hasret’i. Dünyanın alışkanlıktan değil, yüzümüzü güldüren sebeplerden ötürü döndüğü vakit, Anadolu’ya sadakate de gerek kalmayacak belki. Kim bilir…

 

 

Yorum bırakın