29 Haziranı 30’a bağlayan gece yarısı Eskişehir’den Denizli’ye giden otobüsün 1 numaralı koltuğuna yerleştim. Otobüs kalkarken 2 numaranın sahibi gelmedi diye sevinmiştim. Meğer Kütahya yolundan binecekmiş. Oldukça kilolu bir kadın. Nefes nefese oturdu ve oturduğu gibi, ben sormadan anlatmaya başladı. ‘’Yarışmaya gidiyorum da ben. Denizli’deki bir kebapçının açtığı yarışmada 45 dakikadan kısa sürede 228’den fazla çöp şiş yersem, i-phone 6 ve çeyrek altın kazanacağım. Kazanırım inşallah yani, kazanırsam borçlarımı ödeyeceğim. Ayh çok heyecanlıyım.’’ Memlekette, sağlığını riske atma pahasına yiyeceği şişle, kebapla borçlarını kapatmaya çalışan insanlar var. Önce trajikomik geldi hikayesi, sonra dürte dürte konuşması ve hayat hakkındaki kaba yorumları bunalttı. Uyumak için izin istedim. Gökteki dolunaya baka baka kulağımdaki Tolga Çandar türkülerine daldım.
30 Haziran cumartesi sabahı, Denizli Otogarındayım. Birazdan İstanbul’dan otobüse binen Cem de buraya varacak. Sonra İzmir’den Arda gelecek. Sonra İstanbul’dan uçakla gelen Halim, İbrahim ve Hilal ulaşacak. Denizli Öğretmenevinde buluşup ilk kez İstanbul’dan başka bir şehirde, tam kadro bir arada olabildiğimize sevineceğiz. 2015 yazında Mecidiyeköy’ün ortasındaki o kalabalık hukuk bürosuna adımımı attığımda, oradan böyle yıllara ve şehirlere yayılan dostluklarla ayrılacağımı bilmiyordum. Önce Hilal kız kardeşim oldu, sonra diğerleri… Herkes geldi geçti, whatsapp grupları değişti, hayatlarımız farklı yönlere evrildi ama muhabbetimiz hiç bitmedi.
Denizli fikri benden çıktı. Pamukkale’ye 1998 yazında ailece çıktığımız bir Ege gezisi dönüşü uğramıştık, hayal meyal aklımda kalmış. 20 yıl sonra imkanım varken tekrar gitmek, yol üstü geçmek değil, geniş geniş Denizli ilinde bir hafta sonu geçirmek istedim. Makul bir program yapıp onlara teklif sundum. Cumartesi sabahı Denizli Öğretmenevinde buluşacağız, Halim’in şoförlüğüyle araç kiralayıp rahatça gezecek, 0 akşam öğretmenevinde kalıp pazar akşamüstü sırayla ayrılacağız.
Denizli deyince Pamukkale’den sonra aklıma ilk gelen; rahmetli TRT Sanatçısı Özay Gönlüm’dür. Öyleyse gelsin Gönlüm’ün derlediği Denizli türküleri 🙂 ‘’Tellidir, yavrum anam tellidir, tellidir amman, Denizli’nin horozları bellidir…’’ Denizli’nin horozları; canlı renkleri, asaletleri ve uzun ötüşleriyle meşhurmuş. Denize kıyısı olmamasına rağmen adı ‘Denizli’ olan şehrin ismi ise, çok eski jeolojik zamanlarda büyük bir göl kıyısında olmasına bağlanıyor. Eski Türkçe’de ‘deniz’ anlamına gelen ‘tengiz’den ‘Tengizli’, Tengizli’den de evrilerek Denizli olduğu söyleniyor. Bir rivayet ise, Denizli isminin, bir zamanlar şehrin ormanlarındaki domuzların çok olmasından dolayı ‘Domuzlu’dan geldiği yönünde. Bugün Denizli, 2014’teki kanun değişikliğiyle büyük şehir olmuş, 600 bin nüfuslu koca bir kent. Her yerde belediye başkanı Osman Zolan’ın reklamları ve fotoğrafları var. Sayın Zolan 2 gün boyunca bizim sohbetimize de epeyce malzeme olacak. 🙂
Cumartesi sabahı öğretmenevinde kahvaltımızı edip Pamukkale yoluna çıkıyoruz. Pamukkale Travertenleri, yıllar içinde kimyasal reaksiyonlarla sonucu çökelmiş, sertleşmiş ve kat kat havuzcuklara dönmüş, pamuk gibi, bembeyaz kayalar. Karstik yapının en güzel örneği olan bu kayaların temeli, sıcak su kaynağından çıkan kalsiyum karbonat. Ancak ziyaretçilerin bu kalsiyum karbonatın henüz çökelip katılaşmadığı havuzlara girmesi, maddenin birikmesine engel olmaktaymış. Bu sebeple bazı havuzlara girişi engellemek için koyulmuş uyarı levhalarına rağmen, başında güvenlik görevlileri de duruyor. UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak korunan travertenler, yaz ortasında kar tepeleri gibi. Aslında travertenleri de içine alan ve bugün bir açık hava müzesi niteliğinde olan tüm alan; Antik Şehir Hierapolis’in kalıntıları.
Hierapolis, MÖ 2. yüzyılda, Bergama (Pergamon) Krallığını kuran ve yöneten Attalos Hanedanlığından II. Eumenes’in kurduğu bir kaplıca şehriymiş. İsmini, Bergama Krallığının kurucusu Telephos’un karısı, Amazonlar Kraliçesi Hiera’dan almış. 1979’da keşfedilmiş. Araştırmalar ve kazılar sonucu; caddeleri, depoları, hamamları, Ticaret Agorası, Dönemin en önemli eğitim binası olan Gynmnasium’u, kutsal alanları, su kanalları, Bizans’a açılan Kuzey-Güney kapıları, Antik Havuzu ve tiyatrosu ortaya çıkarılmış. Öğle sıcağında, tüm bu binlerce yıllık taşların arasında güle oynaya dolaşıyoruz. Hatta travertenlere ayaklarımızı sokmuşken tam, çocukluk arkadaşım Hande’yle karşılaşıyoruz. Eşi ve küçük oğlu Bulut’la Antalya’ya giderken yol üstü uğramışlar Pamukkale’ye. Zaten turistler Denizli’ye değil de, sadece Pamukkale’ye gelip döndüğünden olsa gerek Denizli merkezdeki insanlar turiste hiç alışkın değil.
İçine bir kaç antik sütunun devrildiği eski bir sıcak su kaynağı iken insan eli değmesiyle suyu epeyce kirlenmiş olan Antik Havuz’u gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyoruz. Zamanında Kleopatra’nın bile Mısır’dan kalkıp bu havuza gelmiş olmasından dolayı bu havuza ‘Kleopatra Havuzu’ da deniyormuş. Sonra ben zamanı etkin kullanalım diye çıkıp Karahayıt Kaplıcalarına gidelim, diyorum. Sanıyorum ki Karahayıt beldesinin etrafında, internette gördüğüm gibi travertenlerin kırmızı-turuncu halindeki taşlardan var. Yok efendim, meğer beldedeki oteller o taşları da içine alan kaplıcaların üzerine yapılmış, her bir otelin kendi kaplıca havuzu varmış. Epeyce para verip bir otele girmeden hiç bir şey görülmezmiş. Arabayla Karahayıt’ın içinde bir tur atıp mermer fabrikalarının arasından, maceralı bir Kaklık Mağarası arayışına vuruyoruz kendimizi sonra.
Kaklık Mağarası’nın Pamukkale’nin ‘yer altındaki hali’ olduğu söyleniyor. Tadilatta olduğu için biz az bir kısmını görebiliyoruz. Karstik arazinin yarattığı beyaz köpüklerden oluşan, fazla derine inmeyen, küçük bir mağara Kaklık. Sonra yemek için yeniden ver elini Denizli merkez. ‘Denizli Kebabı’ (ya da Tavas Kebabı) yemek için Bayramyeri’ne gidiyoruz. Bayramyeri, Denizli’nin Taksim’i. Kebapçı Halil’i ararken yer sorduğumuz Egeli esnafı anlamakta güçlük çeksek de gülümseyerek dinliyoruz. ”Tavukçunun ileeesinden dönüveceeeen…” Hilal, Ege aksanın çocuksu olduğunu düşünüyor. Bu adamlar hiç kötülük yapamaz, küfür bile edemez gibi geliyor bana, diyor. Kebapçı Halil’i buluyoruz. O kadar aç olmamıza rağmen, kuzu etinden yapılan ve lavaşa sarılarak, çatalsız yenen yağlı kebap da, üzerine Denizlili Hacı Şerif’in helvacı zincirlerinden birinde yediğimiz dondurmalı irmik helvası da beklentimizi pek karşılamıyor.
Şükür ki, bunca şeyi yapmamıza rağmen hala vaktimiz var. Tekrar arabamıza atlayıp Hierapolis’e geri dönüyor ve gündüz giremediğimiz Antik Tiyatroya gidip güneş batana kadar -dönüşte antik şehrin içinde kaybolup küçük çapta bir korku yaşayacağımızdan habersiz- beyaz şaraplı, kahkahalarla dolu bir muhabbete dalıyoruz. Sanırım hepimiz için bu gezinin en eğlenceli kısmı orada geçirdiğimiz vakit oluyor. Binlerce yıl önce Hierapolisliler kim bilir hangi gösterileri izleyerek burada akşamı ettiler. Biz o akşam; birkaç yıl önce hayatlarımızın bambaşka köşelerinde, farklı kaygılar içindeyken tanışmış ama şimdi her biri kendi ekonomik özgürlüğünü kazanmış, neşeli bir arkadaş grubu olarak o taşlardayız. Kahkahalarımız taşlara yapışmış, geleni geçeni güldürmüştür dilerim.
Pazar sabahı kahvaltıyı öğretmenevindekilerin önerdiği Erşafak isimli, havalı bir restoranda yapıyoruz. Serpme kahvaltı yok, tabak tabak söylüyoruz her şeyi. Ziyan olmasın diye de bütün tabakları iyice silip süpürmeden kalkmıyoruz. Sonra Denizlililerin çok sevdiği Bağbaşı Yaylasına çıkmak üzere teleferiğe gidiyoruz. ‘Zeytin Yaylası’ da denilen ve şehirden 400 metre daha yüksekte bulunan Bağbaşı’na çıkmak için 2 km’lik bir teleferik yolculuğu yapıyoruz hep birlikte. Arda’yla benim yükseklik korkumuz var. Bizimkilerin neşesine rağmen, yükseldikçe ciddi bir şekilde önümüze bakıyoruz. Başka şeylerden, mesela alakasız hukuki işlerden konuşmaya çalışıyoruz. Onca yükseklikte bile Osman Zolan etraftaki fotoğraflarıyla bizi yalnız bırakmıyor tabi. Sayın Zolan, yolcuğumuzun 7.kişisi oluyor adeta. 🙂
Bağbaşı Yaylası güzel fakat fazla yapaylaştırılmış gibi geliyor bize. Yine de çadır alanlarının, bungladov evlerin, oyun parklarının, kafelerin ve restoranların olduğu, Denizlililerin doğanın içinde sosyalleşebileceği ferah bir yer diyebiliriz. Kahvaltının üzerine kahvelerimizi orada içip yine merkeze dönüyoruz. Arada ikili, arada çoklu sohbetlerimizle Bayramyeri Caminin etrafında ve Kaleiçi Çarşısında dolaşıyoruz. Günlerden pazar olmasa tarihi sayılabilecek Babadağlılar İş Hanı açık olurdu ve ‘Buldan Bezi’ (Denizli’nin bir ilçesi) dedikleri, Denizli’nin ünlü tekstil ürünlerinden alırdık. Denizli, tekstil konusunda Bursa’yla yarışıyor çünkü.
Son olarak İbrahim’in önerisiyle Galata Pizza’yı aramaya başlıyoruz. Bir blogta görmüş, tahinli pizzayı orası çok güzel yapıyormuş. Denizli’nin entelektüel semti olduğunu düşündüğümüz Altıntop Mahallesinde, tek başına genç bir kadının işlettiği, Kadıköy-Yeldeğirmeni kafelerine benzeyen, renkli bir dükkan Galata Pizza. Sahibi her şeyi evinde, çocuklarına yapar gibi kaliteli ve taze malzemeyle yapıyor. Gözümüzün önünde pizzayı fırına veriyor. Herhalde Denizli’de yediğimiz en güzel yemek oradaki margarita pizza ve ardından gelen ballı, tahinli, cevizli pizza oluyor. Yanına da Denizli’nin Zafer Gazozundan sipariş edince, dükkan sahibi yanımıza gelip yerel tatları tercih ettiğimiz için çok sevindiği söylüyor. Biz de onun lezzetinin reklamını yapma sözü vererek kalkıyoruz masadan.
Denizli’den ayrılmadan önce yapmak istediğim son şey, Devlet Tiyatrosunun önündeki Özay Gönlüm heykelini bulup onunla fotoğraf çektirmek. Bizimkiler Özay Gönlüm’ü bilmiyormuş. ‘Denizli’nin Horozları’ da dahil pek çok Denizli türküsünü derleyip repertuarımıza katmış, ‘yaren’ adını verdiği kendi icadı sazıyla ve ezbere okuduğu yöresel ağızlı ‘Ninemden Mektuplar’ıyla 70’li yıllarda Denizli’nin ismini neredeyse dünyaya duyurmuş (1940-2000) bir sanatçı Özay Gönlüm. Tam da Hilal’in dediği gibi; çocuksu Ege aksanı, içime neşe konduruveriyor her dinlediğimde. Özay Gönlüm’e de selamımı çaktıktan sonra, kulağımda aynı türküyle otogar yoluna düşüyorum. Denizli, Pamukkale’den sonra; temiz sokakları ve kendi halindeki durgun havasıyla aklımda kalacak. Ama bu hikaye, şehirlerde geçirdiğimiz vakitleri güzel edenin yanımızdaki insanlar olduğunu hatırlatacak bana. Darısı bundan sonra keşfedeceğimiz yeni şehirlerin başına!
‘’Ötüver de gül ibiğim, bir yol ötüver, geniş olam gam zamanı değildir…’’