LİKYA YOLU, ‘Düzenli Dünya’

”Sabahın karşısında konuşmak ne zor… Taş yarılıyor, bir çiçek için yol veriyor. Kısacık konuşuyor çiçek: ‘Dünya’ diyor…”*

         20 Nisan 2018 sabahına Antalya ilinin Kumluca ilçesi sınırlarında başlıyorum. Saat 07.45. Merhaba Dünya! 2018 gezilerimi güzel yurdumun görmediğim köşelerini keşfetmeye ayırdım. Epeydir merak ettiğim Likya Yoluna giden amatör bir yürüyüş grubu bulunca, Viyana yoldaşım Evrim’e söyledim. Onlar İstanbul’dan yola çıktı, ben kafileye gece yarısı Bozüyük’ten eklendim.

           DSC_0429Likya Yolu, Fethiye’den başlayıp Antalya’nın doğu ucuna kadar uzanan, 535 km’lik Türkiye’nin ilk ve en uzun doğa yürüyüşü parkuru. 5 ayrı etabı olduğu söyleniyor. Bu gruba eklenmeme vesile olan meslektaşım Cevriye Hanım, 3 yıl önce bu yolun ilk etabını yürümüş, çektiği şahane fotoğraflarla beni özendirmişti. Ben de bu yıl 2. etabını yürümek ve bahara durmuş Akdeniz’de biraz doğaya, çokça da kendime dönmek üzere 26 kişilik bir ekiple, 19 Nisan Perşembe akşamı yola çıktım. Cuma sabahı, Kumluca taraflarındaki bir yol üstü lokantasında, şırıl şırıl bir derenin kenarında, ağaçların altına atılmış masalarda kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıda daha, yanına oturduğumuz kız kardeşlerle tanışarak hoşbeşe başladık. Sonra bir saat daha gidip Adrasan’daki pansiyonumuza vardık. Grup liderimiz Yılmaz Bey duyuruyu yaptı; odalarımızda biraz dinlendikten sonra saat 13.30’da Sazak Koyuna yürümek üzere lobide hazır olmalıydık. Evrimle kahvaltı sonrası kahvelerimizi içtik, fallarımıza baktık, yürüyüş ayakkabılarımızı giyip şapkalarımızı taktık ve yola çıktık. Esas Likya Yolu ertesi günmüş. Bu; Bey Dağları Milli Parkının kıyısında küçük bir başlangıç. Çok değil, 8 km kadar yürüyecek; önce yükselecek, sonra ormanın içinden koya ineceğiz.

               Rüzgarın sesi ve bastığımız kuru yapraklarla dalların hışırtısı içinde, şahane bir deniz manzarasına ulaşacağımız tepeye tırmanıyoruz. Herkesin yetişkin olduğu, yer yer hızlanıp yer yer yavaşlayarak sürekli yeni birinin yanına düşerek teklifsizce konuşmaya başladığı bir yoldayız. Herkesin hikayesinde bir doğala dönme özlemi… Evrimle birkaç yıl önce günübirlik bir Longoz Ormanları (Kırklareli) keşfimiz var. Böyle zamanlarda birbirimizi anlar, ‘aman arkadaşız, yan yana duralım’ ısrarına girmeden ayrı ayrı takılırız. Bankacılıktan bunalıp pilates eğitmenliği yapmaya başlayan Sevda’yla pilates ve yoga üzerine konuşmaya başlıyorum mesela yolun başlangıcında. Sonra ben hızlanıyorum, arkadan yetişen Evrim Sevda’yla muhabbete devam ediyor. Ben, yol boyu çok sevimli bulduğumuz çift Muammer Bey ve Vera Hanımın yanına varmışım. Vera Hanım çok güzel Türkçe konuşan, yıllardır Türkiye’de yaşayan ve piyano öğretmenliği yapan bir Rus. İkisi de oldukça güler yüzlü ve aydınlık insanlar. Konuşunca insanın içine ferahlık veren cinsten. Hayatın çeşitli gailelerini atlattıktan sonra birbirlerini bulmuşlar, birlikte doğaya açılmışlar.

          Biraz daha hızlanınca grubun en başındaki eski Türk filmi artisti Bahar Öztan’a benzettiğim Neslihan’la ablasının yanına düşüyorum. Neslihan İstanbul’da bir şirkette bilgisayar mühendisi; ablası Eskişehir’de üniversite okumuş, şimdi Bartın’da bir lojistik firmasında yönetici. Ablanın telefonu hiç susmuyor. Kapitalizm, bilmem kaç metre yükseklikte bile beyaz yakalının peşini bırakmıyor. Biz Neslihan’la İstanbul-Eskişehir karşılaştırması içinde Eskişehir’i öve öve yola devam ediyoruz. Onlar hız kesmeden ilerliyor, ben biraz yavaşlayıp yalnız yürümek istiyorum. Doğadaki müthiş uyuma böyle zamanlarda daha çok hayran oluyorum. Melih Cevdet’in çocuklukluğumdan beri çok sevdiğim ‘Düzenli Dünya’ şiirini anımsıyorum:

DSC_0452‘’Bayılırım şu düzenli dünyaya, kışı yazı, baharı güzü sırayla. Ağaçların kökü içerde, bütün ağaçların kötü içerde. Beş parmak yerli yerinde, baş, işaret, orta, yüzük, serçe. Diyelim kalksa da serçe, orta parmağa doğru yürüse, ne haddine! Yahut akasyanın biri, başını toprağa daldırdığı gibi bir gezintiye çıksa, merhaba, kestane, merhaba çam…’’

            Akasyanın biri gibi hissediyorum kendimi işte o an. Başımı toprağa daldırmışım da cümle mahlukatla selamlaşmadayım. Öyle kendi kendime sevinirken, pansiyondayken yürüyeceğimizi öğrenip grubumuza eklenen orta yaşlı İngiliz çiftin yanına geliveriyorum. ‘’Kimsin, nerelisin derken, laf açılır mı bizim akasyanın kökünden…’’ Kadın Kanadalıymış aslında, kocası Oxfordlu. 1984’te Barselona’da bir dil okulunda İngilizce öğretmenliği yaparken tanışmışlar, evlenip Oxford’a taşınmışlar. Likya Yolunun dünyanın en güzel 10 yürüyüş rotasından biri olduğunu okuyunca merak edip yürümeye gelmişler. Bu yolun 1999’da İngiliz arkeolog Kate Clow tarafından keşfedildiğini de onlardan öğreniyorum o gün. Biz gezdiğimiz şehirlerden, Türkiye’den ve İngiltere’den konuşurken, yeşillerin içinden sarı-mavi bir ışık beliriveriyor, Sazak Koyuna varmışız. Akdeniz kıyıları böyle bakir cennetlerle dolu. Kimimiz suya atlıyor, kimimiz kumda yatıyor. Su soğuk geldiğinden ben kuma uzanıp etrafıma bakıyorum; göğün mavisi, denizin mavisi, taşların grisi…

          İçinde bulunduğum muazzam tablonun renklerine dalmışken ormana çadır kurmuş, şehir hayatını reddettiklerini söyleyen bir grup kavruk gencin yaptığı müzikle romantizmden çıkıyorum. Bizimkiler etraflarına toplanıp onları dinliyor. Ben, ormanın içine bıraktıkları bira ve kola şişelerine kızdığımdan bu reddedişi pek ciddiye almıyor, uzaktan bakıyorum. Tüketimi eleştirip doğaya sığınmak, doğaya saygıyla ve doğal üretimi devam ettirmekle olmalı diye düşünüyorum. O sırada bir tekne bizi almaya geliyor, koydan uzaklaşıp Adrasan sahiline götürüyor. Pansiyonun bahçesindeki akşam yemeğinde yine yeni tanışmalar ve hikayeler havada uçuşuyor. Ama gece erken yatıyoruz, zira ertesi gün 21 km’lik gerçek bir Likya Yolu etabını kat edeceğiz.

            Likyalılar M.Ö 2000’li yıllardan 2. yy’a kadar Akdeniz’de yaşamış ve daha sonra Roma İmparatorluğuna katılmış, köklü bir uygarlık. ‘Likya’ kelimesi Antik Yunanda ‘Işık Ülkesi’ anlamına gelmekteymiş. Ve tarihte benzeri olmayan bir adetle Likya insanları annelerinin ve anneannelerinin isimleriyle bilinirmiş. Patara’dan başlayan parkurun ilk etabında bu uygarlığın şehirlerine ait kalıntılar varmış ancak bizim yürüyeceğimiz parkur tamamen doğaya ait. Yüzlerce yıl önce Likyalıların keçileriyle tırmanıp bir şey bırakamadan geçtiği patikalar ve tepeler olmalı buralar.

         DSC_0539 Ormanın içinden başladığımız ve Gelidonya Fenerine kadar bir kaç kez 400 metre yükselip 200 metre alçaldığımız, zaman zaman kayıp düşerek tırmandığımız parkurda, kaya parçalarıyla birleşerek basamak haline gelmiş ağaç kökleri rehberlik ediyor bize. Bilen bilmeyene anlatıyor; hangisi defne ağacı, hangisi sandal dalı… İnsanın hayata uyarladığı her kolaylıkta aslında doğayı taklit ettiğini görüyorum bir kez daha. Gelidonya Fenerinden sonra yol genişliyor. Toz toprak içinde ama şahidi olduğumuz güzelliklerin neşesiyle Korsan Koyuna varıyoruz. Akvaryum gibi berrak, küçücük bir koy Korsan Koyu. O gün cumartesi. Bir tarafta arabalarının teybinden arabesk müzik açmış, suyun içinde birbirleriyle yüksek sesle şakalaşan uzun şortlu Beytullahlar, Furkanlar; bir tarafta kızlı erkekli masa kurmuş üniversiteli Berkecanlar, Aleynalar… İki tarafın ortasında ayakkabılarımızı çıkarıp on binlerce adım atmış ayaklarımızı tuzlu suya sokarak rahatlıyoruz.

        Amin Maalouf, Tanios Kayası romanının baş kahramanı Tainos’u ‘ayaklarıyla düşünen’ olarak tanımlıyor. Çünkü Tanios başına gelen felaketleri sindirebilmek için kimseye bir şey demeden, başka bir şey yapmadan her sabah sessizce evden çıkıp hava kararana kadar  kilometrelerce yürüyor. Şeyh babası ona çocukken ‘Ayaklarından başına doğru çıkan düşünceler seni rahatlatır, canlandırır. Başından ayaklarına doğru inenlerse cesaretini kırar, sana ağırlık verir’ diyor**.  Eminim ki o gün hepimiz ayaklarımızla düşünmüşüz, şimdi tuzlu suyla düşüncelerimizi yerine oturtuyoruz. O gün çok yorulunca ertesi gün grubun büyük kısmı olarak son parkura katılmayıp civardaki koylarda yüzmek üzere tekne turuna çıkmayı seçeceğiz. Yeşil-mavi koylarda suya atlayıp deniz sezonunu açarken, güneşlenirken ya da başka bir tekneyle gelip kıyıda hep birlikte dans eden eğlenceli grubu izlerken dura dinlene hep sohbet edeceğiz. İş hayatı kavgalarından, özel hayat kaygılarından, havadan, sudan ve doğadan…

   DSC_0552           Son sabah pansiyonun bahçesinde, ıhlamur ağaçlarının arasındaki çardağa uzandığımda çiçeği böceği, dalı budağı böyle seven tüm insanlar yan yana gelse de Akkuyu’ya termik, Eskişehir’e kömür santralleri yapılmasını engellese keşke, diye hayaller kuruyorum. Sonra Toroslardan Anadolu’ya doğru çıkarken otobüste Muammer Bey’i ve akademisyen Yiğit’i dinliyorum. Benzer kırılma noktaları anlatılıyor, kişisel gelişim kitapları tavsiye ediliyor. Yola bakarken biraz anlattıklarını biraz da bir sonraki Anadolu keşfimi düşünüyorum. Bey Dağlarının eteğindeki Adrasan’a tam vaktinde gittiğime seviniyorum. Hatta bu coğrafyanın bin bir çiçekli haline şahit oldukça mest oluyorum. Çünkü bence dünyanın bütün güzellikleri, içinde onu koruyan ve seven canlılarla renkleniyor. Birhan Keskin’in şiirindeki gibi:

‘’ Kısacık konuşuyor çiçek: ‘Dünya’ diyor. Gördüm benimle tamamlanıyor…’’*

IMG-20180422-WA0002

 

*Birhan Keskin, Dağ

**Amin Maalouf, Tainos Kayası, YKY, 1995, s. 95

 

Yorum bırakın