MADRİD, Hola Cervantes!*

                10 Aralık 2017 Pazar gecesi, ablamın Güney Fransa’daki küçük evinde, hummalı bir çalışma içindeyiz. Patatesler haşlanıyor, börekler fırından çıkarılıyor, cevizler kırılıyor, hurmalar yıkanıp silinerek paketleniyor… Ertesi sabah annem, ablam ve ben çok erken bir uçakla Fransa’dan Madrid’e gideceğiz. 1990’daki Paris uçuşumuzdan 27 yıl sonra ilk kez, annem iki kızıyla beraber Avrupa’da bir yerlere seyahat edecek. Artık kendi başına gezen bayraklı kızlarından biri Türkiye’den Fransa’ya gidiş biletini almış, diğeri Fransa’dan İspanya’ya. Annemden mutlusu yok o akşam. Gezi konusunda direksiyonu bize bırakmış, o bizim küçük kızımız artık. Ama yemek mühim mesele! Her şeyin katkı maddeli, şekerli, katı yağlı ve zararlı olduğu, pek çok şeyinse doğru düzgün yıkanmadan sunulduğu bir dünyada, kaç yaşında olursa olsun çocuklarını korumak söz konusu oldu mu anneliği elden bırakmıyor. ‘’Yerimiz varken yemeğimizi evden götürelim temiz temiz!’’

                11 Aralık 2017 pazartesi sabahının güneşi, biz uçaktayken doğuyor. Önceki hafta evde bol bol Gülse Birsel’in ‘Yalan Dünya’sını izleyip gülmüşüz. Zerrin’in sesi kulaklarımızda, İspanya Kraliçesigili ziyarete gidiyoruz! 🙂 2017’de aldığım 6 aylık şengen vizesinin son durağına, ablamı düşünerek Fransa’yı eklemiştim. Ablam da şansımıza kendi şehrinden Madrid’e 2 günlük çok uygun fiyatlı uçak bilet bulunca, dilimde o İlhan İrem şarkısıyla, yeni yıl öncesi konsantre bir Madrid hikayesine çıkıverdim. ‘’Yel değirmenlerine karşı Don Kişot muyum, uçuyorum durmadan ben pilot muyum?’’  

          Madrid Havaalanından çıkıp Reine Sofia Müzesinin (Kraliçe Sofya Müzesi) bulunduğu mahallede bir kahve içerek başlıyoruz güne. Reina Sofia, 18.yy’dan kalma binası ve bana Marmara Hukuk’u hatırlatan bahçesiyle dünyanın en çok ziyaret edilen sanat müzelerinden biriymiş. Avrupa’nın neredeyse tüm şehirlerinde gördüğüm gibi, tatlı bir çocuk güruhuyla birlikte giriyoruz içeri. Onlar müzede çocuklar için hazırlanmış salona gözlerini kocaman açarak yürürken biz, resimlerin bulunduğu kata geçiyoruz. İçinde; Salvador Dali, Joan Miro, Julio Gonzales, Rafael Zabaleta, Luis Gordillo gibi pek çok modern İspanyol ve Katalan ressamın eserleri var. Kuşkusuz en bilineni ve ilgimi çekeni Pablo Picasso’nun Guernica tablosu oluyor.

               Guernica, İspanya’nın Bask Bölgesinde küçük bir kasaba iken, 1937’de, İspanya İç Savaşı sırasında İspanya’daki diktatör lideri Franco’nun Nazi Kuvvetlerinin savaş uçaklarını bu küçük kasaba semalarında test etmesine izin vermesi üzerine korkunç bir katliamın ismi olmuş. Kasabanın pazarının olduğu en kalabalık günde atılan bombalar 1.600’den fazla kişinin ölümüne, 800’den fazlasının ise yaralanmasına sebep olmuş. O dönemde Paris’te yaşayan Pablo Picasso, haberi alınca eskizler çizmeye başlamış ve 15 günde bu ünlü tablosunu tamamlamış. 3,5 metreye 7,8 metre büyüklüğünde ve renk kullanmadan, siyah beyaz resmedilen tablodaki her bir eskiz ayrı bir acıyı ve karmaşayı anlatıyor. Haritadaki Guernica’ya hiç gitmemiş olan Picasso’nun 80 yıldır üzerine onlarca inceleme ve değerlendirme yazısı yazılan Guernica tablosundan anladığım şu ki, sanat salt estetik kaygıları değil, toplumsal acıları da anlatınca sanat oluyor. Picasso bu tabloyu Paris’te resmetmiş, akabinde Paris Fuarında ve Amerika’da sergilenmiş. Ressam, eserinin diktatörlük rejimi sona ermeden İspanya’ya gönderilmemesini istemiş. Nihayet 1981 yılında eser, diktatörlükten kurtulmuş İspanya’ya ulaşmış ama Picasso bunu görememiş. Esere ilişkin bir de çok anlatılan şu hikaye var: Katıldığı bir sergide eski bir Nazi subayı Picasso’ya yaklaşıp ‘’Bu eseri siz mi yaptınız?’’ diye sormuş. Picasso da ‘’Hayır siz yaptınız!’’ diye cevaplamış.Guernica

    _20171211_154429            Reina Sofia’dan sonra Madrid’in geniş sokaklarında yürüyerek kış güneşini içimize çekiyoruz. Madrid’e kış gelmiş ama ağaçlar sonbaharda kalmış. Sarı, pembe, kırmızı tonlarındaki yapraklar kışı bile sevdiriyor insana. Küçük kızımız annem, sevinçten coşa taşa Madrid’e komik türküler düzüyor 🙂 Mesai saati içinde olduğumuz için sokaklar tenha. Bir kahve molası daha verip nevalelerimizden yiyecek, sonra akşamüstü Prado Müzesine varacağız. Prado Müzesi, 1819’da İspanya Kraliçesinin Paris’teki Louvre Müzesini görüp çok etkilenmesi üzerine, İspanyol koleksiyonlarının sergilenmesi için yapılan bir müzeymiş. Daha sonra Flaman, Fransız ve Alman ressamların eserleri de koleksiyona eklenmiş ve 8.000’den fazla tablonun bulunduğu, devasa bir galeri haline gelmiş. Goya, Rubens, Rafael… Ablamın dediği gibi; tüm Rönesans’ı buraya toplamışlar. Avrupa’nın aydınlanma hikayesi bu resimlerde yatıyor olmalı. 2 saate yakın bir süre  içinde gezip, yorulunca çıkıyoruz. Muhtemelen tüm eserlerin en fazla beşte birini görmüşüzdür ve resimden anlayan, ilgili insanların tüm gününü, hatta dolu dolu 2 gününü ayırabileceği bir müzedir.

              Müzeden çıktığımızda Avrupa’nın yüksek başkentlerinden sayılan Madrid, soğuk bir kış gecesine başlamış. Hızlı adımlarla kalacağımız hosteli arıyoruz. Hostel, Cervantes Mahallesinde olmalı. Çünkü karşı kaldırıma geçtiğimiz gibi tüm cadde ve sokak isimleri Don Kişot’a atıflara başlıyor. Dulcinea, Rosinante, Sancho Panza… Madrid, benim için Don Kişot demek zaten. 1547 yılında Madrid yakınlarında doğan Miguel de Cervantes Saavedra, maceralı bir hayat geçirip bir süre şiir ve tiyatro oyunu kaleme aldıktan sonra, 1606’da dünyanın ilk modern romanı kabul edilen Don Kişot’u yazmış. Hayal dünyasında yarattığı kahramanlarıyla yine hayali düşmanların üzerine giden bu iyi yürekli şövalyenin verdiği hayat dersleri, 400 yıl sonra bile hala işe yarar olduğundan olsa gerek, ‘edebiyatın bilge delisi’ olarak anılıyor Don Kişot. Madrid’in de en sevimli sembolü olmuş haliyle. Ertesi gün gideceğimiz Plaza de Espana’da (İspanya Meydanı) Don Kişot ve yardımcısı Sancho Panza’nın heykelleri var. Hatta Don Kişot’un arkasında Cervantes, iki yanında ise iki aşkı: Aldonza Lorenzo ve Dulcinea. Bir süs havuzunun önünde duran ve yazları etrafı açık olan bu heykelleri bulmak biraz zor oluyor. Çünkü kış olduğu için havuzun etrafı Noel pazarıyla kapanmış.

   _20171212_162403  Plaza de Espana’da önce, 2. sabah kahvaltı sonrası ilk durağımız Puerta Del Sol oluyor aslında. Eski Madrid’in başlangıcı sayılan yarım daire şeklindeki bu meydanda tarihi bir saat kulesi ve şehrin başka bir sembolü olan çilek ağacında yeşillik yiyen ayı heykeli var. 1873 yılında İspanya’da başlayan Birinci Cumhuriyet Dönemi bu meydanda ilan edilmiş. Sol Meydanının biraz ilerisindeki ara sokaklardan yürüyerek Plaza Mayor’a varıyoruz. Mayıs Meydanı. 3 tarafı tarihi binalarla ve onların estetik balkonlarıyla çevrili büyük bir avluyu andıran bu meydan 1620’de Kral 3. Felipe zamanında açılmış, meydanın ortasına da onun heykeli yapılmış. 2 Mayıs 1808’de Napolyon’un Madrid’i işgali sırasında şahit olduğu çatışmalarla, meydan sonradan bu ismi almış. O gün burada da büyük bir Noel pazarı var.

_20171212_162105        Plaza Mayor’dan hediyelik eşya dükkanlarına -annemin deyimiyle ‘turist dükkanlarına’- baka baka Kraliyet Sarayına varıyoruz. İspanya Kraliçesigil merhaba! 🙂 Parlamenter demokrasiyle yönetilse de İspanya’da da çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi, sembolik krallık mevcut. Dışarıdan dolaşması bile zaman alan bu büyük saray, 18. yy’da yaptırılmış. Etrafındaki Sabatini Bahçelerinin dışarıdan görebildiğimiz kısmı kışa rağmen yemyeşil. Öğlen güneşiyle yüzümüzü ısıtmak ve fotoğraf çekilmek için biraz mola verdikten sonra işte, Plaza Espana’ya, Cervantes’e selam vermeye gidiyoruz. Sonrası Gran Via.

                 Gran Via, Madrid’in hafif yokuş yukarı ve en havalı caddesi. Upuzun caddede ünlü markaların dükkanları, pahalı restoranlar, kafeler ve barlar yer alıyor. Güneş alan bir yere oturup gelen geçene bakmayı seçiyoruz biz. İspanyollar ne kadar da bize benziyor. Kulağımıza takır tukur gelen dillerine rağmen pek çok teyze-amca sanki İstanbul’dan, Bursa’dan kalkıp gelmiş gibi. 🙂

               Güneş sıcaklığını kaybederken Gran Via’nın ara sokaklarından Tribunal Metro durağına doğru yürüyoruz. İspanya’nın meşhuru ‘tapas’ı Barcelona’da yediğimizden ve annemin de öyle yöresel tatlara hiç merakı olmadığından şehirden ayrılmadan önce paraya kıyıp güzel bir biftekçide neşeyle son yemeğimizi yiyoruz. Zira grubumuzun en mesudu annem, gördüğü yerlerin isimlerini ata tuta sayarak bizi güldürüyor. Bence kardeş olmanın en güzel yanı; aynı ana babayla doya doya dalga geçip birlikte kahkahadan tıkanabilmek 🙂

      DSC_0074        Akşam hava alanında beklerken Madrid listemde olup da göremediğim yerleri sayıyorum ablama: Thyssen Bormemisza Müzesi, El Retriro Parkı, Kibele Meydanı ve belki biraz da boğa güreşlerinin yapıldığı Las Ventas Arenası… Olsun, yine geliriz kardeşim, diyor. İspanya’ya 3. gelişim Endülüsya’ya; Sevilla, Cordoba ve Granada’ya olsun istiyorum aslında ben. Flamenkonun ana vatanına. Tam o sırada, uçağa biniş sırası bekleyen bir genç kadının kulağındaki kulaklıklarla kimseye aldırmadan dans figürleri çalıştığını görüyorum. Hatta dikkatli bakınca flamenko yaptığını fark ediyorum. Planta planta, takon takon!** Uçağa binince müzik çalarımdan Estrella Morento’yu açıyorum ben de. Takır tukur İspanyolcasıyla bana müthiş umutlu gelen ezgiler yayılıyor gitar tellerine. Yeniden görüşmek dileğimle, ‘’Adios Espana!’’*** diyorum. 🙂

_20180125_112318

*Merhaba Cervantes! (İspanyolca)
**Planta: Ayağın ön (pençe) kısmıyla, Takon: Ayağın topuk kısmıyla yapılan flamenko vuruşu (Flamenko terimleri)
***Hoşça kal İspanya! (İspanyolca)

 

Yorum bırakın