VİYANA FİLARMONİ ORKESTRASI

      Üflemeliler hafif bir giriş yapıyor önce, ardından kemanlar yumuşacık adımlarla ekleniyor kendi notalarında. Ağaçlı, ferah bir yolda, kuşlarla, sincaplarla yoldaş olmuş yürüyorum sanki. Eski Yunan’dan gelen ‘filarmoni’ kelimesinin Türkçe karşılığının (müzikte) ‘uyum sevgisi’ olduğunu bilmeden, Viyana Filarmoni Orkestrasını dinliyorum, dinlerken hayal ettiğim yolda, müzikte yaratılan doğadakine benzer uyuma hayran oluyorum. Viyana Filarmoni Orkestrası 176 yıllık tarihiyle, Viyana’daki görkemli opera binasında her yılın ilk sabahı, şahane ama biletleri çok pahalı bir konser veriyor, biliyorum. Viyana deyince aklıma önce, internetten dinlediğim bu konserler gelir. Kemanlar, çellolar, fagotlar, obualar; Beethovenler, Çaykovskiler, Mozartlar…

        2017’nin sonbaharı için çok uygun fiyata bir Viyana bileti bulunca ve şengen vizem de olunca, vizesi olduğunu bildiğim, yüksek lisansın bana kattığı iki kıymetli Evrim’den bir diğerine Viyana’ya gitmeyi teklif ettim. Erkence yapılmış ekonomik organizasyonumuzla 12 Ekim 2017 perşembe günü heyecanla bindik uçağımıza 🙂 Tarihi milattan önceki Roma Dönemine dayanan, Habsburg Hanedanlığının egemenliği altında zengin bir ticari ve kültürel hayatı olan ve Osmanlının yükselme dönemindeki ezeli rakibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun başkenti Viyana şehri, Avrupa’nın paylaşılamayan çocuğu gibi. Yüzlerce yıllık tarihini yansıtan binaları, kocaman caddeleri ve parklarıyla ayak basar basmaz hayranlık uyandırıyor insanda. Hava alanından çıkıp kalacağımız hosteli bulmamız epey vakit alıyor ilk gün. Varınca fark ediyoruz ki, hostelci adamın mailde ‘Türk restoranının üstü’ olarak tarif ettiği yer, göçmen mahallelerinden birindeki Nazım Hikmet Kültür Merkezinin üst katıymış meğer. 🙂

  DSC_0818     Eşyalarımızı odaya attığımız gibi kendimizi sokaklara vurup sora sora Viyana’nın sembolü olan Aziz Stephan Katedralini buluyoruz. 12. yy’da Romanesk Kilisesi olarak inşa edilen katedral, sonrasında geçirdiği değişimlerle Gotik mimariye dönmüş. Viyana’da binalar büyük, parklar büyük, sokaklar büyük… Haliyle Aziz Stephan da kadraja sığdıramayacak kadar büyük. 137 metrelik çan kulesi ve renkli tuğlalarda örülmüş çatısı şehrin pek çok yerinden görülebiliyor. Aziz Stephan’dan Hofburg İmparatorluk Sarayına giden caddede, Graben Caddesinde karnımızı doyuruyor ve Viyana’ya gelişimizin şerefine birer bira içiyoruz o akşam. En kötü günümüz böyle olsun be! 🙂 Bugün pahalı mağazaların ve kafelerin yer aldığı Graben Caddesi, bir zamanlar Viyana’nın meyve sebze pazarıymış. Caddenin ortasında, 1679’da yaşanan ve 76 bin kişinin ölümüne sebep olan veba salgınını anmak üzere yaptırılmış, mermerden bir veba anıtı var.

        Yola çıkmadan önce Evrimle görev dağılımı yaptık; gezilecek yerleri ben araştıracağım, yemek yenilecek yerler ve kafeler onda. Karnımızı doyurduktan sonra Aziz Stephan’ın önüne tekrar geliyor ve onun listesinde olan Kafe Havelka’yı bulmaya çalışıyoruz. Tam o sırada işte Evrim tesadüfen üniversiteden arkadaşı Volkan’a rastlıyoruz. Volkan, Budapeşte’de yaşıyormuş, hafta sonu gezmesine Viyana’ya gelmiş. Graben Caddesinin ara sokaklarındaki Havelka’ya birlikte gidiyoruz sonra. Havelka, 1900’lerin başında Viyana’ya uğrayan entelektüellerin, Freud’un, hatta Nazım Hikmet’in gittiği bir kafeymiş. Dekor, koltuklar, masalar olduğu gibi duruyor. ‘Cafe melange’ söylüyoruz birer tane. Kahve, Viyana’ya Osmanlı kuşatmasıyla 16. yy’da gelmiş. ‘Cafe melange’ da rivayete göre Osmanlı’dan kalan kahve çuvallarının fark edilmesinden sonra keşfedilmiş, yumuşak içimli bir kahve. Havelka’dan sonra şehrin en eski lunaparkı olan Prater’e yürüyoruz. Tuna Nehri kıyısına 1896’da inşa edilen dönme dolaba binmek epey pahalı gelince, ışıklarına uzaktan bakıp yanındaki modern lunaparkı geziyor ve yorgunlukla hostelimize dönüyoruz o akşam.

      DSC_0845   Cuma sabahı 9.30’da sokaktayız. Şansımıza Viyana, o hafta sonu yakın tarihinin en sıcak ekim günlerini yaşıyor. Her yer güneşin altında cıvıl cıvıl. Müzeler Bölgesindeki (Museum Quarter) Leopold Müzesiyle başlıyoruz güne. Resimden anlamam sanırken, Evrim sayesinde birbirini etkileyen ressamları; Egon Schile’yi, Antong Kolig’i, Marc Chagall’ı, Oskar Kokoschka’yı ve Gustav Klimt’i öğreniyor, en çok Schile’nin şehir tablolarını seviyorum. Bir de bu gezide Evrim sayesinde müze dükkanı (museum shop) gezme alışkanlığı edineceğim. Öyle ki, ertesi gün şehrin devasa kültür müzesine girmeye paramız ve vaktimiz kalmayınca hızlıca müze dükkanına girecek ve içeride göremediğimiz Belçikalı ressam Pieter Bruggel’in Evrim’in ‘çocukluğumuzun kartpostalları’ dediği kış temalı resimlerinden oluşan takvimlerden alacağım. Sanat ne güzel şey! Leopold Müzesinden yine şehrin merkezi olan Stephan Katedraline gelip dünya barışı için güle oynaya birer mum dikiyoruz 🙂 Sonra ver elini Tuna Nehri kıyısı!

           Nehir kıyısındaki Landstrasse Mahallesinde Viyanalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser ile Mimar Joseph Krawina’nın yaptığı renkli apartmanlar var. 1985 yılında, kentsel dönüşüm kapsamında tamamlanan binaların yapımında Barselona’daki Gaudi’nin eserlerinden esinlenildiği söyleniyormuş. Daha önce hiçbir yerde görmediğim şekilde, binalarının tepesinde ağaçlar var. Evrim Hunderstwasser’e ‘Çakma Gaudi’ diyor 🙂 Keşke bütün kentsel dönüşümler Gaudi’ninkiler kadar renkli olsa! Apartmanın sokağından çıkınca, Tuna Nehrinin boylu boyunca aktığı yemyeşil kıyısına uzanıveriyoruz biz de. Evengy Grinko çalıyor kulağımızda, bir de ağaçların hışırtısıyla uyumlu nehrin sesi… Yeterince dinlendikten sonra akşam güneşini batıracağımız istikamet Schonbrunn Bahçeleri.

           Schonbrunn, 16. yy’da Habsburg Hanedanlığının yazlık saray olarak yaptırdığı ve sonraki yüzyıllarda da eklemelerle büyüyen, arkasında Avrupa’nın en büyük ve en güzel bahçelerinden birini saklayan, yine kocaman bir saray. Hava öyle güzelken içeri girmek istemiyoruz. Labirentli, çeşmeli, heykelli bahçeden yürüye yürüye tepedeki güzelim Viyana manzaralı yapay göle doğru çıkıyoruz. Çocuklardan, çocukluğumuzdan, gurbette yaşamaktan, memleketlerimiz Ardahan’dan ve Edirne’den konuşuyoruz Viyana’ya baka baka. Güneş battıktan sonra merkez bellediğimiz Stephan Katedraline varıp şehrin başka bir ünlü kafesi olan Kafe Central’i ararken şansımıza son dakika indirimli bir Mozart Gecesi buluyoruz. Viyana’nın ara sokaklarındaki tarihi binaların salonlarında, turistler için ikişer saatlik bir klasik müzik, opera, bale karşımı gösteriler düzenleniyormuş böyle. Bizdeki turistler için hazırlanan halk oyunları gösterileri gibi. Birkaç enstrümandan oluşan bir orkestra, çok bilinen Mozart eserlerini çalıyor, arada bir kuple bale, bir kuple opera sunuluyor. Onlar için muhtemelen çok basit olan bu etkinlik, o gece beni çok mutlu ediyor. Tabi hayalim Viyana Filarmoni Orkestrasını canlı dinlemek, ama o kadar para nerde!

      Konserden sonra Kafe Central’e gidip yine birer cafe melange ve Viyana’nın meşhur tatlısı ‘sachertorte’den söylüyoruz. İçinde kayısı marmelatı bulunan, çikolatalı bir kek aslında bu tatlı. Son gün yediğimiz dışındakiler bize hep vasat, hatta bayat geliyor. Ama Kafe Central çok tatlı bir yer. Yüksek tavanlı, mermer sütunlu, ortasındaki piyanoda bir piyanistin canlı canlı blues ve jazz şarkılar çalıp söylediği, zamanında Troçki’nin ve Kafka’nın da uğradığı, 1800’lerden kalma, film seti gibi bir mekan. Etrafı izleyip kahvelerimizi içerken çekine çekine ertesi gün için planladığımız Bratislava gezimizden vazgeçmeyi öneriyorum Evrim’e. Çünkü daha Viyana’da göremediğimiz bir sürü yer var, şehri tam algılayamadık, fazla yorgunluk olacak, diye saymaya çalışırken meğer onun da aklından aynı önerinin geçmiş olduğunu öğreniyorum, seviniyorum 🙂

       Ertesi gün yine 09.30’da kendimizi güneşli sokaklara vurduğumuzda Viyana’da oluşumuzdan ve yol arkadaşlığımızdan ötürü daha da mutluyuz. Zira 3. günün sabahında ancak şehrin turistik bölgesinin planını idrak edebiliyoruz. Müzeler Bölgesinin karşısında devasa büyüklükteki Doğa Tarihi ve Kültür Tarihi ikiz Müzeleri, onları geçince hanedanlığın kışlık sarayı Hofburg, onun heykelli avlusundan geçince İspanyol Binicilik Okulu ve karşısında İmparator Franz Joseph’in karısı Elizabeth’in (Sisi’nin) Mücevher Müzesi, onları geçince Roma Anıtı ve devamında Stephan Katedraline giden Graben Caddesi… Hofburg Sarayının içinde de hanedanlığını ihtişamlı hayatını anlatan bir müze var. Meydanın ara sokaklarından Albertina Müzesinin bahçesine varıyoruz. Bahçedeki güzelim ağaçlardan birinin altına uzanıyoruz. Bu sefer konu başlıklarımız hırslarımız ve hayal kırıklıklarımız. Evrimle baş başa kalınca illa ki bir iç dünyamıza; korkularımıza ve pişmanlıklarımıza yol alır, sonunda da umutlarımızla ve hayallerimizle birbirimize cesaret verip bir şeylere gülerek konu başlığını tamamlarız 🙂 Albertina’nın ağaçları da şahit oluyor o günkü derin ve kahkahalı muhabbetimize. Sonra acıkıp müze yolunun girişindeki büfeden birer sosisiyle karnımızı doyuruyoruz. Yolculuklarda sağlıklı beslenmeye arar verilebilir. Akabinde ben, önceki günden içime dolan resim sevgisiyle Albertina’daki Monet sergisini görmeye giriyorum, Evrim Aziz Stephan’a doğru yürümeyi seçiyor, 1,5 saat sonra buluşmak üzere ayrılıyoruz.

         Sırada Viyana’nın en ünlü ve en eski pastanesi Cafe Demel’de  ‘sachertorte’ yemek var. Burası İstiklal Caddesindeki İnci Pastanesini hatırlatıyor bana. Tabi tarihi çok daha gerilere dayanıyormuş. 1700’lerin sonundan yıkılana kadar imparatorluk pastanesi olmuş burası. Hatta Fransızların ‘ekmek bulamazlarsa pasta yesinler’ diyen kraliçesi Maria Antoinette, Avusturya kökenliymiş ve belki de ana vatanında pastacılığa çok alıştığından öyle demiş. Lakin ‘sachertorte’  bize yine mahalle pastanelerinde yapılan çikolatalı pasta tadında geliyor. Belki de bu tatlının esprisi orada, kekinin ıslak ile kuru arasında olmasında.  Kafenin dekoru neredeyse hiç bozulmamış, aslına uygun şekilde restore edilip yaşatılmış. Oturmak için sıra bekleyen insanlara kıyamayıp fazla oyalanmadan programımıza devam ediyoruz. İstikamet, Belvedere Sarayı.

       Osmanlı’nın Viyana Kuşatması sırasında şehri başarılı bir şekilde savunan Prens Eugen Savoy’a Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından hediye edilen Barok mimarili bu sarayda, Savoy’un daha sonraki savaşlardan topladığı ganimetler ve sanat eserleri toplanmış. Sarayın içindeki müzede Avusturyalı ressam Gustav Klimt’in meşhur ‘öpücük’ tablosunun olduğu bir sergi var ancak bunun dışındaki pek çok eserini önceki gün Leopold Museum’da gördüğümüzden ve giriş bize pahalı geldiğinden aşağı ve yukarı olarak planlanmış, estetik heykellerle dolu sarayının bahçesinde dolaşmayı seçiyoruz. Yine de Viyana’daki favori bahçemiz, Almanca ‘güzel bahar’ anlamına gelen Schoburnn Sarayının bahçesi oluyor.

         Viyana’daki 3. günümüzün güneşini Belvedere Sarayında batırıp akşam yemeği için Stephan Meydanına varıyor ve Viyana’nın en ünlü şnitzelcisi olan Fillgmüller’e gidiyoruz. Kapıda uzunca bir süre sıra bekledikten sonra tabak kadar büyük şnitzellerimize ve patates salatalarımıza kavuşuyoruz. Tıka basa doyup Volkan’la buluşacağımız Cafe Central’e giderken ara sokaklarda vitrini her yıldan ve kostümden ayıcıklarla dolu, üzerinde ‘Tedy Bear Museum’ (Ayıcık Müzesi) yazan ve vitrinine her yıldan tarihi ayıcıklar yerleştirilmiş olan sevimli bir dükkana ve Belçika’da çok gördüğüm Art Nouva (yeni sanat) mimarili 1914’ten kalma Anker Saatine rastlıyoruz. Kendi başımıza gezmenin en güzel yanı, bir yeri ararken karşımıza tesadüfen yeni yerler çıkması.

   DSC_0985       Son sabah hostelin altındaki Nazım Hikmet Kültür Merkezinde açık büfe kahvaltı edip Bingöllü sahibiyle sohbet ederek göçmen mahallemizden ayrılıyoruz. Volksgarten dedikleri Hobsburg Sarayına yakın güllü bahçenin ilk gün önünden geçmiş ancak sonra gidememiştik. Evrim heybetli bir çınarın altına uzanıyor, ben güllerin yanındaki sandalyeye oturup güneşte yüzümü dinlendiriyorum. Köşede huzurla arp çalan güler yüzlü bir genç kadın sayesinde şükürler ve hayaller dolu iç dünyalarımıza dalıyoruz gelen geçene bakarken. Dinlendikten sonra Aziz Stephan Katedraliyle Viyana vedalarımıza başlıyoruz. Hoşça kal Graben Caddesi, hoşça kal Albertina Müzesi… Kalan son paramızla  ‘sachertorte’nin ilk yapıldığı yer olan Zaher Otelde son tortalarımızı tadıyoruz. Herhalde yediklerimizin en iyisi bu oluyor. Sonra Viyana Filarmoni Orkestrasının canlı konserler verdiği görkemli Opera binasını ve kocaman bir masal şatosunu andıran Viyana’yı ardımızda bırakıp hava alanı trenine biniyoruz.

          Sınırlı vaktimiz ve bütçemizle merak ettiğimiz her yeri görmüş, merak ettiğimiz her tadı denemiş olarak ilk gelişin hakkını verdiğimizi ama bir gün mutlaka tekrar geleceğimizi düşünüyoruz. Çünkü geniş, yeşil ve temiz caddeleri, hayran olduğumuz parkları ve her biri ayrı bir sanat eseri olan binalarıyla Viyana’yı çok seviyoruz. Uçağa binerken gurbetçi bir Türkiyeli teyzenin yaşadığı dil sıkıntısı ve yalnızlığı anneannemi hatırlatıp gözlerimi dolduruyor sadece. Ama birkaç damla yaştan sonra anneannem anılarımdan neşeyle sesleniyor ‘’ne ağlarsın be bayraklı, bak ne güzel dünyaları gezersin işte!’’ Ağlamakla gülmenin uyum içinde olduğu bir filarmoni galiba hayat. Kulağımda çalan Mozart’ın Türk Marşıyla gülümsüyorum. Yoluma devam ediyorum.

DSC_0933

Yorum bırakın