2017 baharında Almanya Başkonsolosluğu 6 aylık şengen vizesi verince, Berlin’den sonraki Avrupa rotalarımı da yaz başından organize ettim. Brüksel yakınlarında doktora yapan eski komşum Duygu’yla ve 2007 yazında, İtalya kampımda tanıştığım Brüksel’de yaşayan arkadaşım Sarah ile yazıştım. Hem onlarla görüşmek, hem de Brüksel ve civarını görmek üzere 28 Eylül 2017 sabahı, kulağımda Belçika filmi Broken Circle* (Kırık Çember)’in film müzikleriyle yola çıktım.
Brüksel için pek çok blogda ‘’sıkıcı bir şehir, yapacak pek bir şey yok, Ankara gibi’’ yorumlar okumuştum. Oysa Ankara’yı severim ben. Hava alanı servisinden şehre giden yolda, kulağımdaki country tarzı tatlı müziklerle, sonbaharın bu ülkeye getirdiği sarı ve yeşil tonlarına bakarken daha, Belçika’da mutlu bir hafta sonu geçireceğimi anladım. Türkçedeki adına söylerken bana çikolatayı hatırlatan ve gözümün önünde mis kokulu çikolata şelaleleri canlandıran Belçika, 1830’da bağımsızlık kazanana kadar, topraklarının bir kısmı Hollanda, bir kısmı Fransa, birazı da Almanya sınırlarında olan bir ülkeymiş. Şuan federal bir yapıyla yönetilen devletin 3 ana bölgesi ve 3 resmi dili var: Hollandacanın bir lehçesi sayılan Flamancanın resmi dil olduğu Flaman Bölgesi (Vlaanderen), Fransızcanın resmi dil olduğu Valon Bölgesi (Wallonie) ve bu 2 dilin de resmi dil olduğu, başkent Brüksel Bölgesi (Bruxelles-Capitale). Bir de Valon Bölgesinde, Almanya sınırına yakın bir yerde, küçük bir grup tarafından Almanca konuşuluyormuş.
Şehir merkezine varır varmaz elimdeki programa göre ilk durağım olan Müzik Enstrümanları Müzesini (MIM) aramaya başlıyorum. İçinde yaklaşık 9000 tarihi enstrüman barındıran ve Belçika Kraliyet Müzesinin bir parçası olan 3 katlı müze, 1877’de Belçika Kralı 2. Leopold’a hediye edilen 100 kadar Hint çalgısı ile açılışını yapmış. Ardından dünyanın dört bir yanından toplanan enstrümanlarla büyük bir koleksiyon haline gelmiş. Normalde müzeyi gezenlere bir kulaklık veriliyormuş ve ziyaretçi hangi enstrümanın önüne giderse kulağında o enstrümanın müziği çalmaya başlıyormuş. Ancak şansız bir vakitte gitmişim ki, o gün kulaklıklar bozuk. Yüzlerce yıllık kuyruklu piyanoların, sedef kakmalı kemanların, çelloların önünden geçiyorum da hiç birinin sesini duyamıyorum.
Müzeden çıktığımda saat 5 olmuş. Sarah o gün çalışıyor, akşam 7’de buluşacağız. Duygu da iş çıkışı yanımıza gelecek. Onlarla buluşana kadar 2 saatim var. Karşı kaldırımdaki waffle’cıdan ilk waffle’ımı alıyorum. Fena değil, ama sonraki 3 gün boyunca yediklerimi düşününce, en güzeli de değil 🙂 Oturduğum yerden şehri algılamaya çalışıyorum. Biraz sonra tabelaları takip ederek ve birkaç kişiye sorarak Grand Palace dedikleri şehir meydanını bulacağım. 3 ay önce Berlin’de yalnız gezmenin keyfini hatırlamışım. Güzel havada, renkli kalabalığın arasında merakla yürümenin sevincini biliyorum. Acele etmeden, Brüksel merkez metro istasyonunun önünden Grand Palace’a iniyorum. Belediye Sarayının (Hotel de Ville) önünde ve bir zamanlar Belçika kralının evinin bulunduğu, gösterişli tarihi binalarla dolu meydanda konser hazırlığı var. Her yıl ağustos ayında aynı meydana binlerce çiçek dizilerek bir çiçek halısı yapılıyormuş. Ara sokaklara ve pasajlara gire çıka meydanı tavaf ediyorum. Bu ara sokaklardan birinde Galeries Royales-St Hubert Pasajı var ki ünlü Belçika çikolatalarının şahı sayılan tüm dükkanlar burada. Onlarca şekildeki çikolatalarla ve onların şahane kokularıyla kendimden geçiyorum. İşte hayalimdeki Belçika 🙂 Bütçemin yettiği kadarıyla, tadımlık birkaç çeşit çikolata dolu kesemle çıkıyorum pasajdan. Gelmeden önce bir gezi programında gördüğüm, belediye binasının kenarındaki kemerin altında, ayakucunda bir köpekle uyuyan pirinçten kadın heykeli var. Bir rivayete göre bu heykele dokunan kadının çocuğu olurmuş, diğerine göreyse dokunan bir daha gelirmiş. Gelecekte bir gün, al yanaklı oğulcuğumla Brüksel’e tekrar geleyim diye çikolatalı ellerimle dokunuyorum ben de:)
Buralarda bir yerde Brüksel’in sembolü olmuş işeyen çocuk heykeli (Manneken Pis) olmalı. Hakkında onlarca hikaye uydurulan bu heykel, İtalya’daki melek ikonlarını andıran, bir metrelik bir şey. Yakınımdaki bir genç adama heykelin nerede olduğunu soruyorum, ben de oraya gidiyorum, birlikte gidelim, diyor. Gidiyoruz. Pek bir enteresanlığı da yokmuş ama meşhur işte, bir de 600 tane mi kostümü varmış, diye konuşuyoruz heykelin karşısında. Sonra kendimi şaşırtan bir özgüvenle, ”Arkadaşımla buluşmama daha 1 saat var, sana da uygunsa 1 saat birlikte takılabilir miyiz?” diyorum. Tabi ki, diyor genç adam gülümseyerek. Sonra kendimize dair bir sohbete başlıyoruz. Portekiz’in Porto şehrindenmiş yeni arkadaşım Fabio. Grafik tasarım okumuş, ‘coach surfing’ ile (Avrupa’da ücretsiz yapılan, ‘kanepe misafirliği’ olarak çevirebileceğim bir gezme sistemi) gezmekteymiş. Önceki gece Berlin’den Brüksel’e gelmiş. Sonra Barselona, Berlin, Brüksel, Lizbon, İstanbul karşılaştırmalarıyla devam ediyor muhabbet. İşeyen Çocuk heykelinin bir de kız çocuğu versiyonu varmış, oraya götürüyor beni. Aynı ara sokakta, çeşit çeşit Belçika birasının olduğu bir bara gidiyoruz. Sonradan Duygu’nun da söyleyeceği üzere Belçika birada, çikolatadan çok daha başarılı bir ülkeymiş. Masaya oturduğumuz gibi defterini açıyor Fabio, çizimlerini gösteriyor. O da gezerken böyle yazı-çizi karışık defterler tutmaktaymış. Brüksel’in ve gezmenin şerefine içiyoruz, sosyal medyada arkadaş olup birbirimizi şehirlerimize davet ediyoruz. Saat tam 7’de Sarah ile buluşacağım kafenin önünde ayrıldıktan sonra arkamdan sesleniyor Fabio, ‘’Arkadaşım, yazmayı bırakma sakın’. Filmlerdeki gibi gülümsüyorum 🙂
Sarah ile Brüksel sokaklarında yürürken ve fish and chips (İngiliz usulü balık ve patates kızartması) yerken, heyecanla 2010 şubatında, Londra’daki son görüşmemizden sonraki hayatlarımızı konuşuyoruz. Portekizli bir anneyle Fransız bir babanın kızı Sarah. Portekiz’de doğmuş, anne-babası o küçükken ayrılınca Birleşmiş Milletler Sekreterliğinde çalışan annesiyle Brüksel’e gelmiş. 2007 yazında tanıştığımızda yanında Portekizli erkek arkadaşı Jorge vardı. 8 yıllık uzaktan ilişkisini, Londra’daki yüksek lisansını, Brüksel’deki hayatını, Jorge’un kıskançlıklarını ve yeni sevgilisi David’in ona kattığı ferahlığı anlatıyor. Sonra Duygu geliyor yanımıza. Almanya’da geçirdiği kötü bir yılın ardından Belçika’nın ona getirdiği güzelliklerden bahsediyor. İkisinin de Brüksel sevgisi ve neşesi o gece bana çok iyi geliyor.
Ertesi sabah Duygu’yla evden çıkacağım, o işe giderken ben önce Berlin’in Tiergarten‘ini hatırlatan sarı-yeşil Warrendepark’tan geçip ağaçlardan düşen at kestanelerini yuvarlaya yuvarlaya Kraliyet Meydanına (Palace Royal) varacağım. Meydana çok yakın bir yerde Belçikalı sürrealist (gerçeküstücü) ressam Rene Maggrite’nin müzesi var. Zülfü Livaneli’nin ‘Kardeşimin Hikayesi’ romanının kapağındaki resmin (Aşıklar) Magritte’e ait olduğunu o müzede öğreneceğim. Sürrealizm sanat akımının 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan felaketlere tepki olarak ortaya çıktığını, Magritte’in Aragon, Dali gibi sanatçılarla yakın arkadaş olduğunu ve hatta benim Fransız zannettiğim pek çok sanatçının aslında Belçika kökenli olduğunu da yine bu müzede, Magritte’nin hayatını okurken far edeceğim.
Müzeden çıkıp hızlıca merkezdeki tren garına vararak Brüj (Brugge) trenine yetişeceğim sonra gün ortasında. Brüj, Brüksel’e bir saat uzaklıkta olan bu Flaman şehri, şeker kulelerine benzeyen evleriyle sanırım Belçika’nın en turistik yeri. Tren garından aldığım şehir haritasıyla merkeze giden kalabalığı takip etmeye başlıyorum. 2000 senesine UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınan şehir, 11. yy’da Avrupa’nın ticaret merkeziymiş. Dijver Nehri üzerine kurulmuş kanalları, tekne turları, dantel ve çikolata mağazaları, Belediye Sarayı, bira duvarı, 800 yıllık Saint John Hastanesi, Mikelanjelo’nun İtalya dışındaki tek eseri olduğu söylenen kucağında İsa’yı tutan Meryem Ana heykelli kilisesi (The Church of Our Lady), Aziz Salvador Katedrali, 47 ayrı çeşit çan sesinin çalındığı meydandaki büyük Belfry Kulesi ve Büyük Meydanı (Grote Markt) ile Brüj; tam bir Ortaçağ film seti. Bu turistik mekanların dışında bana en ilginç gelen yer; Beginaj Yapıları oluyor. Burası, etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir avluya yapılmış, küçük bir kilise etrafındaki beyaz boyalı 12 küçük evden oluşuyor. 13. ve 14. yy’da Flaman ülkelerindeki Katolik inanca sahip kadınların özel hayatlarını koruyarak yalnız yaşamayı seçtikleri yapılarmış bunlar. 1927’den beri Katolik mezhebinin Benediktin Tarikatı tarafından kullanılmaktaymış. Belki bahsi geçen kadınlardan görürüm diye yapraklarla kaplı geniş avluda yürüyorum biraz ama etrafta turistlerden başka kimse yok.
Akşamüstü Minewater Park’tan geçerek vardığım Brüj tren garında, Brüksel’den gelirken gördüğüm, hatta o 4 gün boyunca neredeyse her gün gördüğüm dağcı çantalı genç gruplardan görüyorum. Duygu, ülkede kampçılığın çok yaygın olduğunu, ailelerin fırsat buldukça çocuklarını doğa kamplarına götürdüklerini söylüyor. Belçika, sosyal devletin işler halde olduğu, refah içinde bir ülke. Sokaklarda bisikletle gezen yaşlı amcaları/teyzeleri durdurup gençliklerini sorsak, bizdeki çoğu yaşlı gibi ‘biz gençken neler çektik’ diye başlayacak yoksulluk ve yoksunluk hikayeleri yoktur sanırım. Onların dertleri yoksulluk değil, uyuşturucu ya da kadersel hastalıklar oluyor genelde, diyor Duygu. Kırık Çember filmi geliyor yine aklıma. Dövmeci bir genç kadınla, gitar çalan müzisyen bir adamın Belçika kırsalında, doğanın bin bir rengi ve sevdikleri işi yapmanın rahatlığıyla başlayan aşkları, küçük kızlarının kansere yakalanmasıyla kırılıveriyor.
Ertesi sabah Duygu’yla Flaman bölgesinin diğer şehri Gent’e gitmek üzere evden çıkıyoruz ama önce Karikatür Müzesine uğruyoruz. (MOOF) Brüksel’deki pek çok bina gibi Art Nouveau (yeni sanat) mimarisiyle yapılmış tatlı bir binada, karikatürün gelişimi, Tenten, Astriks, Şirinler gibi benim yine Fransız yapımı olduğunu sandığım ama aslında Belçikalı sanatçılara ait çizgi romanların ve filmleri oluşma süreçleri anlatılıyor. Sonra ver elini Gent.
Gent de Brüj gibi kanallar şehri ancak Brüj uluslararası bir turistik üne sahipken, Gent’i yerliler daha çok seviyormuş. 7. yy’dan sonra kumaş ticaretiyle zenginleşmiş bir şehirmiş Gent. Leie Nehri kıyısındaki Saint Michael Kilisesi, 14. yy’da Flaman Kontları tarafından adliye ve cezaevi olarak kullanılan Kontlar Kalesi, Aziz Bavo Katedrali ve 91 metre yüksekliğindeki Çan Kulesi gibi yapılarıyla mimari olarak Brüj’den aşağı kalır yanı yok bence. Belçika da bağımsızlığını kazandıktan sonra etrafındaki diğer Avrupa ülkeleri gibi sömürgeciliğe başlamış. Ta Afrika’ya; Kongo’ya medeniyet götürmüş mesela(!) O yüzden bu şaşaalı kiliselerin hep kan koktuğunu düşünüyor Duygu. Şehre vardığımızda başlayan yağmur bir saate kesiliveriyor. Güneşle birlikte, eylülün o son günü; ülkelerden, şehirlerden, gezmelerden, büyüme hikayelerinden ve erkeklerden bahseden 2 Duygu’nun neşeli cümleleriyle aklımda kalıyor Gent şehri. 🙂
Ertesi sabah, Brüksel’in bir Flamen pazarında Duygu’yla kahvaltı edip son waffle’ımı yedikten sonra Avrupa Parlamentosuna gidip o halka açık oturumlardan birini izlemek dışında Belçika’da merak ettiğim her yeri gördüğümü düşünüp seviniyorum. Hava alanına giden ağaçlı yolda kulaklığımı takıp Kırık Çember filminin en sevdiğim şarkısını açıyorum. ‘If I Needed You’ (Eğer Sana İhtiyacım Olsaydı). Keyifli geçen her yolculuğumun ardından hissettiğim gibi dünyaya bir adım daha geri çekilerek baktığımı ve bir adım daha fazlasını görebildiğimi hissediyorum. Sonra herkesin başını sokacak bir evinin ve doyacak aşının olduğu bir ülkede büyümenin nasıl bir şey olabileceğini hayal ederek çikolata dolu çantamla Belçika’ya veda ediyorum.

*The Broken Circle Breakdown, 2012, (Yönetmen: Felix Van Groeningen)