BERLİN’İN NAR ÇİÇEĞİ

          2014, 15 ve 16 yıllarında etrafımdaki neredeyse herkes hızlı bir şekilde gönlüne göresini bulup ‘çift’leşmeye ve düğün-dernek işlerine girince, kendimi yalnız ve başarısız hisseder olmuştum. Sanki bütün o ‘aşkito’lu, mutlu arkadaşlarımın bildiği, becerdiği bir şey vardı da bir ben bilemiyor, bir ben beceremiyordum. Yağmur adamdan sonraki denemelerim Amerikan romantik komedilerine dönüp başarısızlıkla sonuçlandıkça iyice hüzünleniyordum. 2017 başında, o yaz için uygun fiyatlı bir Berlin gezisi ayarladığım ancak kafa dengi bir yol arkadaşı bulamadığımı fark ettiğim an, bu hüzün tavan yaptı. Oysa sonradan idrak edeceğim üzere; Kadıköy’ün göbeğinde oturduğum ve evden 15 dakikada yürüyerek vardığım bir hukuk bürosunda, kendimi rahat hissettiğim ve sevdiğim insanların arasında mutlu mesut çalıştığım, merak ettiğim tüm etkinliklere katıldığım ve planladığım tüm yollara çıktığım 2017 yılı, İstanbul’da yaşadığım yılların en tatlısı olacaktı. 🙂

DSC_0542

   30 Haziran 2017 günü, Almanya’dayım. Berlin’in Tiergarten isimli parkında yürüyorum, ıslığımla Lili Marleen’i* çalıyorum. Önceki gün akşamüstü varmış, Bornholmer’de arkadaşım Samet’le buluşmuş, onunla Kreuzberg’e giderek ofisten dostum Duygu ve eşi Ömer’le hamburger yiyip Berlin’de buluşmamızın şerefine birer bira içmiş, sonra yağmura rağmen Alexanderplatz’a yürümüş, o gece Sametlerde kalıp ertesi sabah ta 2010 yazındaki Mardin kampımdan Alman arkadaşım Alice’in samimi ısrarıyla -Alice evde olmasa bile- onun evinde kalmak üzere kardeşi Konsti’den anahtarı almış, Guntzelstrasse’deki şirin evine eşyalarımı bırakıp 2. Dünya Savaşında yaşadığı yıkımdan beridir restore edilmeyen Yıkık Kiliseyi (Kaiser Wilhelm-Gedachniskirche) ve Holocost Anıtını gördükten sonra Branderburg Kapısında Samet’ten ayrılmışım. Akşamüstü Fransa’dan gelecek ablamla buluşana kadar yalnızım. Birkaç ay önce bilet alırken hissettiğim hüzün, ablamın aynı tarihlerde Berlin’e uygun fiyatlı uçak bileti bulması, Berlin’de görüşebileceğim arkadaşlarımın sıcaklığı ve Alice’in içtenliğiyle ummadığım bir güzellikte dağılmış. Avrupa’nın ortasında, epeydir görmek istediğim Berlin’de, yemyeşil bir parkta, ağaçlara ve daldan dala atlayan sincaplara baka baka, ‘aşkitom’la olmasa da, huzurla yürüyorum. Hayata dair bildiklerimi ve bilmediklerimi düşünüyor, yürüdükçe düşüncelerimdeki kara dehlizleri bir adım daha geride bıraktığımı hissediyorum.

DSC_0068       Berlin; Paris ve Roma gibi Avrupa şehirleriyle karşılaştırıldığında, genç sayılacak bir şehir. Hitler gibi bir delinin egemenliği altında, 2. Dünya Savaşı yıkımını ve Doğu-Batı bloğunu bizzat yaşadıkları halde Almanların bu kadar hızlı toparlanmaları ve çalışkanlıkları, disiplin sever bünyemde hayranlık uyandırıyor. Planlı-programlı halimde hep bir Almanlık sezer, ülke olsam herhalde Almanya olurdum, derim 🙂 Geçmişin yasını tutma ve tarihiyle yüzleşme konusunda da Almanya, takdir edilesi bir ülke. 2. Dünya Savaşındaki toplama kamplarında hayatını kaybeden milyonlarca Yahudi’yi inkar etmemeleri, hatta bir zamanlar Berlin’den Brandenburg eyaletine açılan Brandenburg Kapısının yanına onlarca gri taştan oluşan bir Holokost (soykırım) Anıtı yapmaları, anıtın olduğu sokağa Yahudi siyaset bilimci Hannah Arendt’in, yakınındaki caddeye İsrailli devlet adamı İzak Rabin’in isimlerini vermeleri, Tiergarten’in içindeki Sinti ve Roma Soykırım Anıtı falan bence hep anlamlı özürlerdir. Bir de Berlin deyince aklıma 89’da yıkılan Berlin Duvarı gelir. 28 yıl boyunca (1961-1989) bir şehrin, içine yapılan bir duvarla bambaşka iki dünya halinde yaşaması ilginçtir. Brandenburg Kapısının önünden, bugünkü modern şehrin ünlü meydanı Postdamer Platz’ın ortasından ve şehrin birçok noktasından geçiyormuş Berlin Duvarı.

       Yürüyerek Reichtag’a varıyorum. Parlamento Binası olan ince mimarili ve geniş bahçeli bu yapının 2. Dünya Savaşında bombalanan kubbesi, restore edilirken camdan yapılmış. Tepeye çıkıp şehrin panaromik manzarasını görmek mümkün ancak çok önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş. Geri dönüp tekrar önünden geçtiğim Brandenburg’ta LGBTT bireyler rengarenk bayraklarıyla basın açıklaması yapıyor. Postdamer Platz’e yürüyorum. Burası, Avrupa’da trafik ışıklarının konulduğu ilk meydanmış. Berlin’deki trafik ışıkları Doğu Berlin zamanında kullanılan sevimli ‘Ampellman’lardan (yeşil adam) oluşuyor. Ampellmanlar şehrin turistik sembolü olmuş, her yerde magneti, anahtarlığı ve dahi bir sürü şeyinin satıldığı mağazalar var. Brandenburg dönüşü işte böyle bir mağazanın ve pek çok ünlü markanın mağazalarının olduğu, ıhlamur kokulu Under der Linten Caddesinden metroya yürüyorum. ‘Under der Linten’in Türkçesi ‘Ihlamurlar Altında’ olmalı 🙂

      DSC_0698  Metroyla merkez noktam kabul ettiğim Alexanderplatz’a gelip sandviç-kahveden oluşan öğle yemeğimle enerji topladıktan sonra Berliner Dom’u (Berlin Katedrali) aramak üzere yeniden yürümeye başlıyorum. Sanırım ben bu Berlin keşfimde, aradığım yerden ziyade, yolun karşıma çıkardıklarından keyif almayı öğreniyorum. Zira şirin bir ara sokakta 1900’lerin başlarındaki kabare ve sirk ağırlıklı Avrupa’nın eğlence hayatını karikatürvari bir tarzda çizen Alman ressam Henrich Zille’nin (1858-1929) küçük müzesine ve eskiden Protestan kilisesiyken savaştan zarar görüp sonrasında tadile edilerek sanat galerisi haline getirilen Aziz Nikola Kilisesine rastlıyorum.

       Sokak beni Spree Nehrinin kıyısına çıkarıveriyor, kocaman Berlin Katedrali karşımda duruyor. Katedrale bakıp fotoğraf çekmeye çalışırken yağmur atıştırmaya başlıyor. Hızla yürüyerek karşıda görünen Müzeler Adasına atıyorum kendimi. Burası Spree Nehri üzerinde oluşturulmuş 5 büyük müzenin bir arada bulunduğu, yine yeşil ve geniş bahçeli, sanat ve tarih dolu bir alan. Aslında en çok Pergamon Müzesini merak ediyorum ama ona ablamla gideceğimizi düşündüğümden 19. Yüzyıl sanat eserlerinin sergilendiği Alte National Galerie’ye giriyorum. Dışarda şiddetli bir yağmur yağarken ben içeride sakin sakin Wilhelm Gentz, Franz Krüger, Max Liberman gibi Alman ve Avusturyalı ressamların eserlerine baka baka kulağımdaki sesli rehberden hikayelerini dinliyorum.

        Müzeden çıktığımda yağmur dinmiş. Ablamla buluşmak üzere Guntzelstrasse’ye dönüyorum. O akşam ablamla Alice’in evinde dinleneceğiz. Planlı ve uygun fiyatlı gezme konusundaki öğretmenim ve hayatımdaki ilk örneğim olduğundan en sevdiğim yol arkadaşımdır ablam. O yanımdaysa başka kimseye ihtiyaç duymam. Artık ikimiz de 30’larında (anneannemin dediği gibi) birer ‘bayraklı’ olarak her yıl farklı bir şehirde buluşmaya karar verdik. 2016’daki neşeli Barcelona gezimizden sonra 2017 yazında Berlin’de kavuşup yine bol gülmeli bir keşfe başlıyoruz 1 Temmuz 2017 sabahı. Berlin deyince senin de aklına 80’lerin o kabarık saçlı, kelebek tokalı kadınları gelmiyor mu, diyor ablam 🙂 Geliyor.

     Şehrin neredeyse her yerinden görünen televizyon kulesinin olduğu Alexanderplatz’dan geçerken, 1989’da Berlin Duvarının yıkıldığını komünizme yürekten bağlı annesine hissettirmemek için çabalayan genç adamın trajikomik hikayesini anlatan ‘Elveda Lenin’** filmini hatırlıyoruz. O günü, Berlin’in son 30 yıllık tarihine ait yerlerde geçireceğiz. İlk durağımız eski Doğu Berlin’deki ‘East Side Galery’ (Doğu Tarafı Galerisi). Kırmızı tuğlalı, masal şatolarına benzeyen köprü Oberbaumbrück’ten geçip Berlin Duvarının yıkılmayıp açık hava müzesi olarak bırakılan kısmına varıyoruz. 1,3km’lik duvara 1990-91 yılları arasında Alman hükümetinin davet ettiği sanatçılar tarafından rengarenk resimler çizilmiş. Duvarın paralelindeki kaldırıma da Sosyalist Doğu Almanya’nın sembolü olmuş ‘Trabi’ marka arabalar dizilmiş. 1945’te biten 2. Dünya Savaşından sonra Almanya toprakları Batı (İngiltere, Amerika ve Fransa kontrolünde) ve Doğu (Sovyet Rusya kontrolünde) olmak üzere ikiye ayrılmış. 1961’de bu iki bölge arasında geçişi önlemek için 10 metrede bir gözetleme kulelerinin bulunduğu, arasında ‘ölüm koridoru’ dedikleri birkaç metrelik bir alan bırakılan iki katmanlı Berlin Duvarı yapılmış. Bölgeler arası geçiş pasaportla ve çok zor koşullarda mümkün olmaktaymış. Sonrasında gideceğimiz bu geçiş noktalarından biri olan Check Point Charlie’deki müzede, bu ayrımın Berlinlilerde nasıl hikayeler bıraktığını anlatılıyor. Arabasının benzin tankerini 18 litreden 100 litreye çıkarıp o tankerde doğudan batıya insan kaçıranlar mı dersin, iki valizi birleştirip bagajda insan saklayanlar mı… 30 yıl öncesine kadar Doğudaki Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR) damgası vurulan pasaportlar bugün tanesi bilmem kaç avroya satılan turistik not defterlerine dönmüş.

       Sonrasında girdiğim DDR Müzesinde de şimdiki Almanya’nın, sosyalist doğu tarihini turistik bir unsur olarak kullanırken tiye aldığını düşüneceğim. DDR Müzesi, Doğu Berlin’de yaşayanların günlük hayatını anlatan, enteresan bir müze. Doğu Almanya’daki meslek gruplarının gelirlerinin bilgisinden, o dönemde yaşayan bir aile evinin iç dizaynına, o yıllara ait bir ana sınıfının dekorundan Sovyet bağlantılı siyasi parti SED’in görüşme odasına, hatta DDR’daki bir sosyalist kadını/erkeği giydirilebildiğimiz ekran oyunlarına kadar her şey var.

      DSC_0088    Samet’in dediğine göre duvar varken Batı Berlin’in doğu sınırına yakın yerlerinde kimse oturmak istemediğinden oralara göçmenler, hatta 60’lardan sonra Türkler yerleştirilmiş. DDR Müzesinden Kreuzberg’e giderken ‘Almanya’ya Hoş Geldiniz’*** isimli, Berlin’deki Türk gurbetçileri anlatan bir filmden bahsediyor ablam. İki dünya savaşı sonrası genç ve erkek nüfusu azalan Batı Almanya’ya 1960’larda ‘gurbetçi’ olarak giden Türk işçilerinin bugün 3. kuşak olan torunları, yaşadıkları ülkeye ve kültüre büyük oranda uyum sağlamış görünüyor. Berlin’in Kreuzberg bölgesi, işte o ilk gurbetçi kuşağın yerleştiği yerlerden. Yakın zamana kadar varoş bir banliyö iken son yıllarda açılan kafeleri ve barlarıyla renkli ve turistik bir hal almış. Yine de caddelerdeki tabelalar ve sesler çok tanıdık. Karadeniz Balıkçısı, Kılıçoğlu Baklavacısı, İzmir Kuruyemiş… Hasır Kebap’ta karnımızı doyururken dedem 73’te Fransa’ya değil de, 64’te Almanya’ya işçi olarak gelseydi nasıl bir hayatı olurdu diye düşünüyoruz. Bir de Füruzan’ın çok sevdiğim romanı ‘Berlin’in Nar Çiçeği’ geliyor aklıma Kreuzberg sokaklarında yürürken. 1960’larda, Maraş’ın bir köyünden kalkıp Berlin’e göçen bir işçi ailesiyle önce onları beğenmeyen, sonra alışıp seven, hatta küçük bebeklerini nar çiçeğine benzeten yalnız komşuları Frau Elfriede Lemme’nin -ki aile ‘Feride Hanım’ diyor ona- naif hikayesi; Berlin’in Nar Çiçeği.

        Ertesi sabah Postdame Platz yakınlarındaki modern sanat galerisi olan Gemauer Galeri’ye gidiyoruz. Ablam içeri giriyor, ben müzenin kafesinde defterimi açıp son birkaç günümü yazıyorum. Sonra sinema müzesinin yakınındaki havadar alışveriş merkezinde dondurma yiyerek etrafı izliyoruz. Pergamon Müzesinde girmek üzere müzeler adasına geldiğimizde yağmur artıyor ve müzenin önündeki sıra gözümüzü korkutuyor. Vazgeçiyoruz. Arkadaşım Serdar’la buluşmak üzere Mehringdamm’a gidiyoruz.

         Şehrin batısındaki Bergmankiez bölgesinde bir sokak festivaline götürüyor Serdar bizi. Yaz aylarında pazar günleri Berlin’de sık sık böyle sokak festivalleri olurmuş. Renkli tezgahlarda dünyanın farklı mutfaklarına ait atıştırmalıklar ve farklı kültürlere ait hediyelik eşyalar var. Birkaç farklı noktaya kurulmuş sahnelerde çeşitli müzik grupları mini konserler veriyor. Hava kapalı ama her yer cıvıl cıvıl. Serdar 3 yıldır Berlin’de çalışan bir mühendis. Ablamla Fransa’da ve Almanya’da yaşamayı konuşuyor, sosyal hakları karşılaştırıyorlar. Yurt dışında yaşamayı pek düşünmediğim halde Berlin yaşanası geliyor. Barındırdığı Türkiyeli nüfusun yarattığı yakınlık duygusundan mı nedir, burada kendimi gurbette hissetmem gibi geliyor. İçimde planlı ve disiplinli bir Alman da varken zaten 🙂 Bir şeyler yedikten sonra yakınlardaki Victorya Parkına gidiyoruz. Hava güneşlenmiş, şelaleli parkta ferah bir pazar sessizliği var.

       Düzenli altyapısı, şehrin %40’ını kaplayan yeşil alanları, geniş sokakları, İngilizce konuşabilen Almanları, Almanlaşmış Türkleri ve dirayetli tarihiyle Berlin’i seviyorum. Bu ablamın Berlin’e 3. gelişi ama bir şehre kaç kez gidersen git, yine de görmediğin bir yeri kalıyor, diyor son sabah hava alanına giderken. Pergamon ve Sinema Müzelerine giremediğime üzülüyorum biraz. Da yine gelirmişim gibi geliyor nedense Berlin’e. Hiç ummadığım bir anda, yalnız da olsa yine gelir, ıhlamur ve çimen kokulu caddelerinde yine keyifle yürürüm. Füruzan’ın dediği gibi; gösterişsiz beklentilerin altından ömrümüzü süsleyecek kadar büyük mutluluklar çıkar belki, kim bilir? 🙂 ****

DSC_0060

*Lili Marleen: 2. Dünya Savaşı sırasında bestelenen, ilk kez Lale Anderson ve sonra Marlene Deitrich tarafından söylenmiş, Alman aşk şarkısı

**Elveda Lenin (Goodbye Lenin) Yönetmen: Wolfgang Becker, 2003

***Almanya’ya Hoş Geldiniz, Yönetmen: Yasemin Şamdereli, 2011

****Berlin’in Nar Çiçeği, Füruzan, YKY, 2010

Yorum bırakın