TİFLİS’TEN KOŞA KOŞA BATUM’A

     ‘’8 Eylül 2016. Trabzon-Rize yolundaki Çaykara sapağındayız.’’ İkinci cümlemi yazamadan Tiflis otobüsü beklemekte olduğumuz benzinliğe yanaşıyor. Defterimi kapatıp otobüse koşuyorum. O yılın temmuzunda birlikte Selanik’e gittiğim arkadaşım Cem’in teklifiyle, onun bir arkadaşının düğünü bahanesiyle Gürcistan’a gidiyorum. Bu gezinin 30 yıllık ömrümün en yorucu yolculuğu olacağını ve o gece kapadığım defterimi gezi boyunca bir daha hiç açamayacağımı henüz bilmiyorum. O sabah çok erken bir saatte uçakla Trabzon’a gelmiş, sabah Ayasofya Müzesinin bahçesinde kahvaltı edip öğleden sonra minibüsle Uzungöl’e geçmişiz. Gün içinde yeterince yorulmuşken geceyi de Trabzon’dan kalkıp Tiflis’e giden ve deli bir şoför tarafından sürülen otobüste, hatta büyük bir kısmını Sarp sınır kapısında, otobüsün gümrükten geçmesini bekleyerek tüketeceğiz. Bu hikayeye dair ilk pişmanlığım, o geceyi Batum’da bir hostelde uyuyarak geçirmemiş olmamızdır!

        9 Eylül 2016 sabahı Cem ve Cem’in arkadaşı Ece’yle Tiflis’teyiz. Karadeniz’in doğusunda, Kafkasya’nın güneyinde yer alan Gürcistan, çok eski bir tarihi ve kültürü olan, enteresan bir ülke. Başkent Tiflis, bu kültürün en fazla hissedildiği şehir. Kalacağımız hostel, şehrin merkezi olan Rustavelli Caddesine çok yakın. Caddenin sonunda şehrin ana meydanı; Özgürlük Meydanı var. Caddenin diğer ucundan ise tepesindeki altın rengin pırıl pırıl parladığı Trinity (Sameba) Kilisesi görünüyor. Çantalarımızı hostele bırakıp Özgürlük Meydanından geçerek hostelden aldığımız haritayla eski şehrin Avlabari Bölgesine varıyoruz. Arnavut kaldırımlı ıssız bir yokuşun üzerine sıralanmış yerel dükkanların neredeyse hepsinin önünde cevizli fındıklı sucuk benzeri kurutulmuş bir şeyler asılı. Öğle yemeği niyetine bir kafenin serin avlusunda birer sandviç yiyip hostele dönecek, biraz dinlendikten sonra tekrar dışarı çıkarak esas şehri algılamaya başlayacağız.

      DSC_0475  ”Ülkemize komşu ülkeleri sayın desek, kaçınızın aklına önce Gürcistan gelir ki?” diyordu sunucu, gitmeden önce izlediğim bir gezi programında Gürcistan için. 4000 yıl önce Kafkasya’nın Trialeti sıradağlarının eteğine, Kura Nehri’nin kıyısına kurulmuş olan Tiflis şehrinin ismi, kentin en eski sahipleri olan ‘Kart’ların dilinde ‘sıcak su anlamına’ gelmekteymiş. M.S 5. yy’da Gürcü Kralı Vahtang Gorgaslani tarafından ülkenin başkenti Tiflis’e taşınmış. Gorgaslani’den sonra, M.S 7. yy civarında bir süre Arap Emirliğinde olan Tiflis, bir süre Bizanslıların ve Selçukluların eline geçmiş. 12.yy’dan Moğol istilalarının gerçekleştiği 13. yy’a kadar tekrar Tiflis merkezli, bağımsız bir devlet kuran Gürcüler, o dönem Kafkasya’nın en gelişmiş imparatorluğunu oluşturmuşlar. Daha sonra Timur Devletinin ve sonrasında bölge bölge Osmanlı’nın ve İran’ın egemenliğe girmişler. 1877’de başlayan Osmanlı-Rus Harbiyle Ruslara bırakılan Gürcü toprakları, 1918’de biten 1. Dünya Savaşının akabinde kısa süren bir bağımsızlıktan sonra, 1921’de Sovyet Rusya’nın egemenliğine katılmış. Bundan sonraki tarihinde, 1924’te ve 1956’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden ayrılmak isteyenlerce ülkede iki büyük isyan hareketi çıkmış, ikisi de oldukça kanlı bastırılmış. 1991’de SSCB’nin dağılması sürecinde, 31 Mart 91’de yapılan referandumla nihayet bağımsızlığına kavuşmuş. Bunları, ertesi sabah tek başıma gezdiğim ulusal müzeden öğreneceğim. Bugün 9 özerk bölgeye ayrılan ülke, bir yanıyla 90’larda kalmış gibi, bir yanıyla Avrupa. Bu hali gördüğüm Balkan ülkelerini hatırlatıyor bana.

          O akşamüstü hostelin bulunduğu yokuşun alt sokağında kalan Vera Parkından geçip Kuru Köprü üzerindeki bit pazarına gidiyoruz. Parkın içi, yerel ressamların açık hava sergisi gibi. Daha önce Evrim arkadaşımdan öğrendiğim Gürcü ressam Otar Imerlivishvili’nin eserlerine benziyor parktaki tablolar. Çoğunlukla pala bıyıklı Gürcü adamlarının ve narin Kafkas kadınlarının karikatürvari rengarenk resimleri var. Parkın bittiği yerde bit pazarı başlıyor. Haftanın her günü kurulan bu pazarda Sovyet döneminden kalma rozetler, madalyonlar, ev eşyaları, eski Gürcü bıçakları ve daha bir sürü nostaljik eşya satılıyor. Pazardan sonra elimizdeki şehir haritasıyla Kura Nehri boyunca yürüyecek, Sovyetlerin dağılmasından sonra yapılmış olan Barış Köprüsünden geçip Narikala Kalesine çıkmak üzere finikülere bineceğiz.

                 Tarihi 4. yy’daki Pers egemenliğine dayanan ve 17. yy’da restore edilen Narikala Kalesinden, Kura Nehri ve şehrin tüm manzarası görünebiliyor. Kalenin az uzağında ‘Gürcistan’ın Anası’ (Kartlis Deda) dedikleri 20 metre yüksekliğindeki heykele varılıyor. Sağ elinde düşmanlar için kılıç, sol elinde misafirleri için içi şarap dolu bir çanak tutan ve 1958’de, şehrin 1500.yılı anısına yaptırılmış olan bu kadın heykelinin geleneksel Gürcü halkını temsil ettiği söyleniyor. Cem’le Ece kalenin arka taraflarını görmeye giderken ben akşam güneşi eşliğinde Betlemi Kilisesinin önünden geçerek Narikala’dan aşağı iniyorum. Halkının %80’i Ortadoks Hristiyan olan Tiflis şehrindeki kiliselerin hepsi, Van’ın Ahtamar Adasındaki Ermeni kilisesi gibi.

          O akşam yemeği, sülfür hamamlarının hemen yanında, Metheki Kilisesinin karşısında yer alan ünlü bir yerel restoranda yiyeceğiz. ‘Hinkel’ dedikleri Gürcü mantısını ve çeşitli mezeleri büyük bir açlıkla sipariş edeceğiz. Ancak Gürcü yemeklerinin görünüşü bize çok tanıdık gelse de, neredeyse hepsinin içinde adını (hala) bilmediğim bir baharat var ki, o hiç iyi gelmiyor bize. Kişniş belki. Birer mantı yeyip dokunmadan bırakıyoruz tabaklarımızı. Yumurtalı, peynirli pide benzeri haçapuriyle doyuruyoruz karnımızı.

              Ertesi sabah, üçümüz de kendi başımıza dolaşmak ve belli bir saatte o akşamki düğüne hazırlanmak için buluşmak üzere ayrılıyoruz. Bir sürü önemli Gürcü ve Sovyet adamının heykellerinin ve kocaman ağaçların arasından geçerek Vera Parkında alıyorum soluğu. Tezgah açmakta olan yerel sanatçılardan birine Otar Imerlivishvili’yi soruyorum. Adam Otar’ı biliyor olmama çok seviniyor. Yakın arkadaşımdır, o da gelir arada bu parka ama şimdi Ukrayna’da bir sergiye gitti, diyor. Evrim’e o ressamın tezgahından minik bir hediye alıp parkta ve bit pazarında hızla dolaşıyor, Rustavelli Caddesindeki gösterişli Parlamento ve Opera binalarının önünden geçerek Ulusal Müzeye varıyorum. Ülkenin yakın tarihine ve bağımsızlık mücadelesine fotoğraflarla detaylı bir şekilde yer verilen müzeyi gezmek için keşke daha fazla vaktim olsa! Ama daha sırada önceki gece eski şehrin ara sokaklarında gördüğüm enstrüman müzesi var.

           Tiflis’in eski şehir bölgesi 29 kez yıkılıp yeniden kurulmuş. Osmanlı konaklarından aşina olduğumuz cumbalı ve estetik balkonların olduğu eski şehir bölgesinden Leghvtakhevi Şelalesine ve devamında Botanik Bahçesine çıkılabiliyor. Şelalenin önünde Botanik Bahçesine gitmeyi seçen Cem’le karşılaşıyorum. Keşke bu kadar nefes nefese gezmesek de Botanik Bahçesine de gidebilsem! Yine oralarda, girişi epey pahalı olan ve yeşillenmiş yuvarlak kubbeleriyle dışarıdan parka benzeyen, şehrin şifa kaynağı Sülfür Hamamları var. Ara sokaklarda oyalanmadan Gürcü Halk Enstrümanları Müzesini buluyorum. Yüksek binaların arasında kalmış serin bir avluda yer alan müzeye yıllardır kimse girmemiş olmalı ki, girişteki televizyondan Gürcüce’ye çevrilmiş bir Türk dizisi izleyen güvenlik görevlileri bilet almak istediğimi söyleyince epey şaşırıyor.

          Müzede çok eski Kafkas müzik gruplarının fotoğrafları, akordeonlar, tulumlar ve bağlama benzeri, telli Gürcü halk enstrümanı olan panduriler var. Müzenin için sessiz ama benim kulağımda Kardeş Türkülerin ilk albümlerinde söyledikleri, Gürcü halk şarkısı ‘Satrpialo’ (Sevda) çalmaya başlıyor pandurileri görünce. Müzeden çıkıp önceki gece oturduğumuz restoranın önündeki ‘I Love Tbilisi’ (Tiflis’i Seviyorum) yazısının önünde genç bir kadından fotoğrafımı çekmesini rica ediyorum. Yazının yanında Tiflisli Ermeni şair Sayat Nova’nın (Harutyan Sayatyan) Gürcüce bir şiiri, barışın ve bereketin temsili bir nar ağacı ve bir panduri heykelciği var. Şiir de barış üzerine olmalı diye düşünüyorum. Bir yandan da hostele koşuyorum. Bir an önce gidip düğün için hazırlanmam gerek çünkü. O akşamüstü Cem’in diğer arkadaşları Berkay ve Lisa’yla buluşup servisin bizi alacağı yere gideceğiz.

        IMG-20160911-WA0025  Biz erkek tarafıyız. Gelin Tamara, Tiflis’in varlıklı ve eski ailelerinden. Dedesi eski milletvekili, babası avukatmış. Erasmus programı için geldiği İstanbul’da damatla tanışmış. Sınırlı sayıda davetlinin olduğu düğün şehrin epey dışında, nehir kıyısında bir mekanda. Gelin ve ailesi öylesine mütevazı ki, kadınların hiç birisi saçını bile yaptırmamış, sadece Tamara’nın enseden hafifçe toplanmış bir topuzu var. Ama yemek ve içki ikramında fazlasıyla bonkörler. O kadar çok yemek veriliyor ki, kalanlar ziyan olacak diye üzülüyoruz. Sonra gelinin sevimli erkek kardeşinden öğreniyoruz ki o akşam orada çalışan personelin ailelerine gönderilecekmiş hepsi. Damat geleneksel Kafkas kıyafetleriyle çıkıyor sahneye. İngilizce, temsili bir nikah kıyılıyor. Tamara bir dönem halk danslarıyla uğraşmış, akrabalarıyla birlikte kadınların kuğu gibi süzüldüğü o güzel Kafkas oyunlarından oynuyor. Kah geleneksel, kah modern tarzda devam eden düğünü izlerken Hollandalı Lisa’nın hikayesini dinliyorum bir yandan. Sosyal refahın özenilesi olduğu ülkesini bırakıp Antep’te mültecilerle ilgilenen bir sivil toplum kuruluşunda çalışmaya başlamış. Yüce gönlüne hayran kalıyorum.

             Ertesi sabah Cem’le, diğer arkadaşları Tiflis’te bırakıp düğünden topladığımız kuru pasta ve benzeri nevalelerimizle Batum otobüsüne biniyoruz. Yol umduğumuzdan uzun ve yorucu oluyor. Mola yerlerindeki pislik, tırnak araları kapkara olan tesis personelleri ve ilk gece Batum’daki sınırda beklerken de gördüğüm yarım kapılı tuvaletler midemi bulandırıyor. Bir de üzerine Batum’da yer ayırttığımız hostel fotoğraftakine hiç benzemez çıkınca yorgunluk ve sinirle içimden sövmeye başlıyorum. Sahile yakın başka bir hostel arıyoruz.

           Gülizar isimli, Türkiye göçmeni, güler yüzlü bir Gürcü kadının hostelindeki son odayı bir geceliğine kiralıyoruz sonunda. Eşyalarımızı odaya bırakıp Batum sahilinde yürümeye çıkıyoruz ama son bir kaç günün hızlı temposuna dayanamayan bünyem zayıf düştüğünden, Batum’a dair aklımda kalanlar çok sınırlı: Yapay bir gölden geçerek vardığımız çakıl taşlı sahil, gece sahilde parlayan Ali ile Nino heykelleri ve sokakta Kafkas ve break dansları karışımı bir kareografiyle gösteri yapan gençler… Sahildeki modern heykellerle dolu fıskiyeli parktan geçip büyük bir tiyatro salonunun önüne geldiğimizde geleneksel kıyafetli çocuk dansçıları göreceğiz bir de. Dans yarışması gibi bir etkinlik varmış, salonun içi ana-baba günü. Kendimi zorlayarak Batum Bulvarından geçip hostele varacağım.

      DSC_0732    O akşam ateşlenecek, ertesi gün hostel odasında ve zorla varabildiğim sahildeki bankta üşüye üşüye uyuyacak, son gece taksiyle vardığımız Sarp sınır kapısından Trabzon Hava Alanına gelip bulantı ve ishalle tüm geceyi hava alanının tuvaletinde geçirerek sabaha karşı huysuz bir şekilde kendimi İstanbul uçağına atacağım. Oysa Batum’da denize girmek, Tiflis’te gezemediğim botanik parkını orada görmek, çıkardığım gezi notlarındaki her bir yerin; Avrupa Meydanının, Astronomik Saatin ve Alfabe Kulesinin önünde neşeyle fotoğraf çekilmek isterdim.

         Evime varıp kendimi toparladıktan sonra artık 30 yaşımda olduğumu ve otobüs koltuklarında uykusuz kalmaya eskisi kadar dayanamadığımı fark ettim. Ucuz olsun diye makul bir program yapmadan Gürcistan’a Trabzon’dan gidip gelerek kendimi bunca yorduğum için öfkelendim ve ne yazık ki Gürcistan hikayemi hafızamın mide bulantılı, pişmanlık dolu bir rafına yerleştirdim. Kulağıma naif pandurilerin çaldığı, ne güzel, ne içli müzikler doldurmuştum oysa başlarken. Yepyeni bir defter almıştım hatta yanıma yola çıkarken. Kısmet değilmiş, ne yapalım… Belki yine giderim bir gün, kim bilir 🙂

DSC_0552

 

Yorum bırakın