2015 yazı biterken ev arkadaşım Evrim, dünya iyisi, kara yağız bir Malatyalıya aşık oldu. Hayırlısıymış ki, her şey yolunda gitti ve ertesi yaz Evrim’le Bektaş’ın düğününü yapmak üzere bize Malatya yolu göründü. Malatya’yla tanışıklığım ana sınıfımdaki Yerli Malı Haftasına dayanır. Kafamda kayısıya benzeyen kartondan şapkayla ‘Malatya’nın kayısısıyım, meyvelerin hasıyım’ diye başladığım dörtlük, muhtemelen ömrümde ezberlediğim ilk şiirdir. Çocukken pazardan eve kayısı alındığı günler ‘babam kayı almış, kayı da kayı’ diye zıpladığım küçük mutluluklarımla kayısı hep en sevdiğim meyvedir 🙂
Malatya şehrine ilk gidişim 2012 yılının kasım sonuna denk gelmişti aslında. İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Anayasa Hukuku kürsüsünde araştırma görevlisi olabilmek için annemle mülakata gitmiş, sınav stresi ve yorgunluğuyla geçen 2 gece-1 günde sadece üniversite kampüsünü ve akşam yemek yediğimiz Beş Konakları görüp dönmüştük İstanbul’a. Nihayet kendisini ve etrafını gezmek, hatta bir de düğün yapıp eğlenmek üzere yüksek lisanstan arkadaşım Emel ve eşi Yakup’la 13 Ağustos 2016 sabahı türküler söyleye söyleye yeniden indim Malatya’ya. ‘’Malatya iki yoldur, biri sağ, biri soldur’’ 🙂
Merkeze bağlı, kayısı ağaçlarının gölgesindeki Dilek Köyünde o gece neşeli bir kır düğünü deneyimi yaşadım. Müthiş bir izzet-i ikramla yemeğe, ince sazlarla türkülere doydum. Sonra gece boyu çalan davul zurnayla halayın dibine vurdum. Onlar durmadan çaldı, ben de gece boyu durmadan oynadım. Arada da yanıma gelip kimlerden olduğumu, böyle halay çekmeyi nereden bildiğimi soran erkek tarafının kadınlarını yanıtladım. 🙂 Düğünden sonra tükenmiş bir şekilde Malatya Öğretmen Evindeki odamıza gidip ertesi gün öğlene kadar uyuduk, dinlendik ve işin düğünden sonraki en keyifli kısmına geldik.
Kayısının ana vatanı Malatya, Doğu Anadolu’nun en batısındaki şehir. Şehrin eski adı ‘Maldia’, Hititçe bal demek olan ‘melid’ kelimesinden gelmekteymiş. Hititlerden sonra sırasıyla Asurluların, Makendon Krallığının, Medlerin, Perslerin, Romalıların, Bizanslıların, Selçukluların ve akabinde Osmanlıların egemenliğine girmiş. 1920’lerde, Kurtuluş Savaşının İnönü (Eskişehir) Cephesindeki başarısıyla adını duyuran 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü aslen Malatyalı olduğundan, şehrin ortasındaki meydanda -her Anadolu şehrinde Atatürk heykelinin bulunduğu yerde- İsmet Paşa’nın heykeli var. Hükümet Konağının önüne 1947’de yapılan heykel, şehir merkezindeki yerleri tarif etmekte oldukça işe yarıyor. İsmet Paşa’dan sola dön, İsmet Paşa’dan düz yürü, İsmet Paşa’yı arkana al… 🙂 Hükümet Konağının karşısındaki küçük parktan ara sokaklara girince Malatyalıların ‘Şire Pazarı’ dedikleri kayısıcılar çarşısı var. Malatya, kayısı üretiminde Türkiye’de olduğu gibi dünyada da birinci. Sağlı sollu bir sürü dükkanda kayısıdan yapılabilecek akla gelen her şey var. Şire Pazarı benim için kayısı cenneti 🙂 Yerel esnaf ürünlerini tatmamız konusunda ısrarlı çıkınca, seve seve kayısıya boğuluyor ve tabi ki bol bol alıyoruz.
O akşam, önceki gece damadın verdiği harçlıkla Malatya’nın ünlü Hacı Baba Et Lokantasında şahane bir tandır yiyecek, sonra Bakırcılar Çarşısında ve modern şehrin sokaklarında oyalanıp araba kiralayacak, yol planımızı yapıp akşam Öğretmen Evinde biraz uyuduktan sonra sabaha karşı 03.00’te Nemrut Dağına doğru yola çıkacağız.
Nemrut Dağı Milli Parkı, Malatya’nın Pütürge ilçesinin Büyüköz Köyüyle Adıyaman’ın Kahta ilçesi sınırlarında kaldığından, yıllardır iki şehir arasında paylaşılamıyormuş. 2150 metrelik dağın tepesindeki o meşhur heykelleri, M.Ö 1. yüzyılda bölgede hüküm süren Kommagenelerin Kralı 1. Antichos tanrılara ve atalarına duyduğu minneti göstermek için yaptırmış. Ortalama 10’ar metrelik olan ve dağın; doğu, batı, kuzey teraslarına yapılan heykellerin Helenistik Döneme ait en eski kalıntılardan olduğu söyleniyor. Tanrı, tanrıça, aslan ve kartal figürlerinin olduğu bu heykeller, 1881’de Diyarbakır’a yol yapımı için giden Alman bir mühendis (Karl Sester) tarafından keşfedilmiş.
Tam vaktinde oraya varıyoruz ve o sabah güneşi Nemrut Dağında doğuruyoruz. Alaca karanlığın içinde önce ufak pembemsi ışıklar beliriyor karşı dağlardan. Sonra açık maviye dönmüş bulutların üzerinden turuncu tonları çıkıyor meydana. Çok kısa bir süre içinde kayısı renginde bir ışık huzmesi aydınlatıveriyor üzerimizi. Heykellerin az uzağına, herhalde güneşin doğuşunu ve batışını izlemeye gelenler otursun diye yapılmış merdivenlerdeyiz. Birbirine sarılmış Emel’le Yakup’a bakınca Nazım’ın şiiri geliyor aklıma.* ‘’Her günüm mis gibi dünya kokan bir kavun dilimi senin sayende, bütün yemişler elime güneştenmişim gibi uzanıyor…’’ Ben güneşi ve şiiri düşünürken, önümüzdeki basamağa oturmuş genç adamlar cep telefonlarından türkü açıyorlar. ‘’Nemrut’un kızı yandırdı bizi, çarptı sillesini felek misali…’’ 🙂
Güneşin doğuşunu Nemrut Dağında izlemek üçümüzün de hayaliymiş meğer. Hayalimizi gerçekleştirmiş olmanın sevinciyle arabamıza atlıyoruz. Günün bundan sonraki büyük bir kısmını geçireceğimiz ve usta şoför Yakup’un yorulmak bilmeksizin kilometrelerce direksiyon sallayacağı arabamıza… Nemrut’tan aşağı inmemiz umduğumuzdan uzun sürüyor. Şuan çiğ köfteciler zinciri olarak bilinse de, 2 bin yıl önceki Anadolu uygarlıklarından olan Kommagene diyarındayız artık. Adıyaman’ın Kahta ilçesinde yer alan, Kommagene Krallığından kalma Kahta Kalesinin ve Kahta ile Sincik ilçelerini birbirine bağlayan, Fırat Nehrinin Cendere Çayı üzerindeki ta Romalılardan kalma Cendere Köprüsünün yakınından geçip Adıyaman merkeze doğru ilerliyoruz. Hatta Sincik’in köylerinden birinin önünde minibüs bekleyen genç bir kadını arabamıza alıp Adıyaman’a götürene kadar sohbet ederek bu coğrafyadaki günlük hayat üzerine bilgiler alıyoruz.
Adıyaman ve Kahta deyince aklıma önce çok sevdiğim ve defalarca izlemekten bıkmadığım Beynelmilel filmi gelir. Haydar, Gülendam ve dahi tüm gevende ekibi gözümün önündedir. Film 1982’de, Kahta’da geçmekte ve filmdeki bazı türküleri yerel sanatçı Kahtalı Mıçe söylemektedir. Plakçı reklamı yaparken Gülendam’ı (Özgü Namal) ağlatmak için mesela: ‘’Penceresi siyah perde, zavallı kız düşmüş derde…’’ Yolda onu da hatırlıyoruz.
Adıyaman il merkezine girmeden önce Fırat Nehri üzerine kurulmuş olan Atatürk Barajının Adıyaman kıyısına uğruyoruz. Gün içinde baraj üzerinden Urfa-Adıyaman arası feribot seferleri yapılıyormuş. Saat sabahın erkeni olduğu için iskele ve kıyıdaki restoran açılmamış henüz. Baraj kıyısı, Diyarbakır’ın Dicle kenarına benziyor.
Sonra merkezde, güzel bir kafede tıka basa serpme kahvaltımızı edip, kahvemizi içip, şehrin sakin çarşısına şöyle bir bakarak yine yola düşeceğiz. Bundan sonraki güzergahımız sırasıyla Adıyaman’ın Besni ve Gölbaşı ilçelerinden geçip Kahramanmaraş’ın Nurhak ve Elbistan’ını aşarak Darende’de yeniden Malatya sınırına varmak olacak. Birbirinden uzak Alevi köyleriyle dolu bu tepeler, 70’lerin başında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının devrim yapma inancıyla Anadolu’ya çıktıkları yerler. 31 Mayıs 1971’de Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga’nın çatışmada öldürüldüğü Maraş’ın Nurhak kırsalını nasıl unuturuz! ‘’Nurhak sana güneş doğmaz, uçan kuşlar yuva kurmaz…’’
Şoförümüz Yakup biraz tedbirsiz olduğundan petrol diyarı Elbistan’dan geçerken azalmış olmasına rağmen benzin almıyor. Öğle sıcağında arabanın benzin uyarısı içli sinyaller verirken bir köyde buluyoruz kendimizi. Emel Yakup’a söyleniyor. Ben böyle çift tartışmalarında ne yapacağımı bilmediğimden ve yorulduğumdan arabada uyuyakalıyorum. Uyandığımda Yakup’un köyün imamının motosikletinden çektiği 2 litrelik pet şişedeki benzinle gülerek geldiğini görüyorum. Fena mı oldu, anlatacak macera yaşadık işte, diyor. 🙂 Emel Yakup’a çok kızmış, yol boyu konuşmuyor. Hem gerginlik yumuşasın, hem de Yakup’un uykusu açılsın diye hep birlikte şarkı söylemeyi öneriyorum. Arabesk şarkılar söyleye söyleye Malatya’nın Darende ilçesine varıyoruz.
Darende’nin 10 km dışında Günpınar Şelalesi var. Fırat Nehrinin Tohma Çayına bağlı olarak yüksekteki kayalar arasından akan şelalenin suyu yaz günü bile buz gibi. Suyun çıkış yerinden yere düşüşü arasındaki yükseklik yaklaşık 40-45 metre. Şelalenin etrafı yemyeşil ağaçlarla dolu. Serin suyun o kadar yüksekten düşerken çıkardığı coşkuya ağaçlar da eşlik ediyor sanki. Şelalede ayaklarımızı suya sokmak, kendimizi doğaya bırakıp biraz dinlenmek iyi geliyor. Darende çıkışında benzin aldıktan sonra Malatya merkeze devam ederken Emel ön koltukta derin bir uykuya dalacak, ben direksiyon başındaki Yakup’u -içi geçmesin diye- anası, babası ve dahi tüm hayatı üzerine sorulara boğacağım. Nihayet akşam Malatya merkeze varıp arabayı teslim ettiğimizde fark edeceğiz ki, 18 saatte 500 km’ye yakın yol yapmışız.
O gece Malatya’da son kez İsmet Paşa’ya selam verip Kanal Boyu dedikleri, ortasından Derme Çayının suyu akan, sağlı-sollu kafelerle dolu modern caddede karnımızı doyuracağız. Yemekte Malatya ve Adıyaman izlenimlerimizi değerlendirip yakaladığımız bireysel detaylara güleceğiz. Somuncubaba Türbesini ve Aslantepe Höyüğünü görmesek de Malatya’nın hakkını verdiğimize karar vereceğiz. Bir de oldukça uygun bir bütçeyle gayet güzel bir gezi çıkardığımızı hesaplayıp sevineceğiz.
Ertesi sabah hava alanı servisinden kayısı ağaçlı yollara ve uzak köylere bakarken, önceki sabah gördüğüm şafak sökümünü düşünüyorum. Günün art arda gelen en karanlık ve en aydınlık vakitlerindeki renkleri, doğanın güzelim dengesini, zenginliğini… Sonra şairin dediği gibi, nerede olursa olsun her günümüzün mis gibi dünya kokmasını dileyerek eski dostum Malatya’ya veda ediyorum.
*Nazım Hikmet, Senin Sayende