2016 yazında, İspanya’dan aldığım şengen vizesi sayesinde birkaç gün daha Avrupa’ya giriş fırsatım olacağını fark edince ve sağ olsun ablam bunun için biraz harçlık verince, şengen vizesi olduğunu bildiğim, son çalıştığım ofisten avukat arkadaşım Cem’e Selanik gezisi teklifi sundum. Hızlıca programımızı yaptık, kalacağımız hosteli ayarladık, otobüs biletlerimizi aldık ve 10 Temmuz’u 11’ine bağlayan pazar gecesi Keşan otogarında buluşup 2 gece 3 günlük bir Selanik-Kavala keşfine çıktık.
11 Temmuz pazartesi sabahı, yorucu bir otobüs yolculuğunu nihayet bitirmişiz, İzmir’in karşı kıyıdaki hali, kız kardeşi Selanik’teyiz. Otogar servisiyle şehir merkezine inip hostelimizi ararken Yunan yönetmen Costas Ferris’in ‘Rembetiko’ filminin müzikleri çalmaya başlıyor kulağımda. ‘Rembetiko’ sözcüğü, Yunanca ‘kural tanımayan, asi’ anlamındaki ‘rebet’ten türemiş. Film, 1919 İzmir’inde, ana kahraman Marika’nın doğumuyla başlıyor, film boyunca rembetiko şarkılarıyla Marika ve ailesinin Yunanistan’a göçü ve sonrasındaki hayatları anlatılıyor. Gayda İstanbul’dan Fehmiye Çelik ve Ayhan Akkaya, bir dönem (2013-2015) TRT Müzik için yaptıkları ‘’Yüz Yıl da Geçse’’ belgeselinin Selanik’te geçen bölümünde, buzukinin yanında, aşina olduğumuz ut, keman, klarnet gibi enstrümanlarla çalınan rembetikonun İzmir, İstanbul, Pire ve Selanik gibi liman şehirlerindeki göç hikayelerinin, yani Ege Denizinin müziği olduğunu söylüyorlar. Bir şehri kendi müziğiyle gezmek, o şehirle tanışmanın en güzel yolu bence. O yüzden; Kalimera Thessaloniki! Ela Ela!* 🙂

Çantalarımızı hostele atıp kordon boyuna iniyoruz. M.Ö. 318’de, Büyük İskender’in kız kardeşi Thessaloniki’yle evlenen Makedonya Kralı Kassandros tarafından kurulan şehre, kralın karısının ismini verilmiş. 1430’da 2. Murat tarafından Osmanlı toprağına katılan Selanik, 1912’de başlayan Balkan Savaşlarına kadar Osmanlı vilayeti olarak kalmış. Osmanlı hükümdarlığı boyunca kiliseler camiye çevrilmiş, sonrasında bağımsız Yunanistan Devletinin kurulmasıyla da camiler yeniden kiliseye evrilmiş. Ortadoğu ve Akdeniz’in kaderi kilise ve camiler üzerindeki yer değiştirmelerle akıyor olmalı.
Kordon boyuna Yunanlılar ‘Leoforos Nikis’ diyor. Kordonda kahve içip yanımızda getirdiğimiz böreklerle kahvaltı ediyoruz. Kordon’un bir ucunda Selanik’in sembolü olan Beyaz Kule var. Kulenin olduğu yere önce 12. yy’da Bizans Devleti tarafından bir savunma kalesi yapılmış, 2. Murat, şehri aldıktan sonra o kuleyi yıktırıp yerine hapishane mahiyetindeki bu kuleyi diktirmiş. Yaz sabahı mahmurluğundan ve Akdeniz ahesteliğinden olsa gerek, sabahın bu saatlerinde etraf bomboş.
Kahvaltımızı ettikten sonra kordondaki İskender heykelinin önünden geçip şehrin içine, Kamara Meydanına doğru yürüyoruz. M.S 298 yılında, Roma İmparatoru Galerius, Perslere karşı zafer kazanmasının şerefine, bugünkü şehrin ortasına, ‘Kamara Meydanı’ dedikleri yere büyük bir zafer takı inşa ettirmiş. Takın üzerindeki bu zaferi temsil eden kabartmalar hala görülebiliyor. Kamara Meydanında Rotunda’ya varıyoruz. Silindir biçimli mimarisiyle cami kubbelerini andıran ve Yunanca ‘daire’ anlamına gelen Rotunda, M.S 300’lü yıllarda Roma İmparatorluğuna tapınak olarak yapılmış, ardından şehre hakim olan devletlerin dinine göre sırasıyla kilise-cami-kilise olarak kullanılmış. Duvarları 6 m kalınlığında olduğundan, yüzyıllarca hiçbir depremden etkilenmeden orada kalabilmiş. İçindeki ilginç mozaiklerle artık müze olarak varlığına devam ediyor. Rotunda’dan sonra hostelimize gidip iyi bir öğle uykusu çekeceğiz.
Akşamüstü tekrar dışarı çıktığımızda önce Roman Forum’dan geçerek Aristotales Meydanına iniyoruz. Roman Forum, M.Ö.40’lar ile M.S. 130’lar arasından kaldığı tahmin edilen ve kazılarla ortaya çıkarılan antik Yunan dönemi şehri. Kemerler, manastırlar ve çeşmelerle dekore edilmiş. Forum Romano’nun Biraz ilerisinde Aristotales Meydanı var. Burası, şehrin denize uzanan ve tavernalarla dolu ara sokaklarına açılan, ortasında Aristotales heykelinin bulunduğu cıvıl cıvıl, turistik bir alanı. 1917’de çıkan yangında Selanik’in büyük bir kısmı kül olunca, Fransız Mimar Ernest Hebrard tarafından tasarlanıp 1950’lerde inşa edilmiş. Ertesi sabah Yedikule zindanlarının bulunduğu tepeden şehri izlerken, yakınımdaki yaşlı kadının torununa Forum Romano’yı ve bu meydanı gösterip İngilizce; bak buralar antik dönemlerde demokrasinin ilk kez tartışıldığı yerlermiş, dediğini işiteceğim. Selanik’in en eski üniversitesi olan Aristotales Üniversitesindeki ilk fakültenin felsefe üzerine olması da bundan olsa gerek. O gece akşam güneşini kordonda yürüyerek batırıp Aristotales Meydanına yakın ara sokaklardan birindeki uygun fiyatlı bir tavernada, canlı çalınan rembetikolar eşliğinde uzo-balık keyfi yapacağız. ‘’Pencereden ay doğdu, bir baktım sabah oldu…” **
İkinci sabahımızda kahvaltıyı hostelde yapıp hostelin arka sokaklarından Yedikule zindanlarına (Heptapyrgion) ve şehrin surlarına çıkacağız. Hatta tepedeki Çavuş Mahallesinden geçerken yolumuzun üstündeki Vladaton Manastırına uğrayıp bir süre bahçesindeki havalı tavus kuşlarına bakacağız. Yedikule zindanlarının kuzey kısmının Bizans Devleti zamanında inşa edildiği söylense de, güneydekilerin büyük bir kısmı, Selanik’i topraklarına kattıktan sonra 1430’lu yıllarda Osmanlı Devleti tarafından şehre atanan vali Çavuş Bey zamanında yaptırılmış. İstanbul’daki adaşları gibi şehre tepeden bakacak şekilde sıralanan bu tarihi zindanlar, Yunanistan Devleti tarafından da 1980-1989 arasında hapishane olarak kullanılmış. ‘’Yedi düvel zindanından beterdir Yedikule’’… Surlardan sonra, ara sokaklardan şehir manzarasını izleye izleye aşağı iniyoruz.
Sonra Cem arkadaşlarına kart atmak üzere postaneye gidiyor, ben de Kamara Meydanındaki kafelerden birine oturup gördüklerimi yazmak için defterimi açıyorum. 1910’lu yıllarda annemin babaannesi Ümmü Nine Gevgeli’den gelip Selanik’te kalsaydı, Trakya’ya göçmeseydi hiç, baba tarafından atalarım da doğdukları Balkan topraklarında dursalardı, yani 100 küsur yıl önceki o savaşların ve göçlerin hiç biri yaşanmasaydı da kimlikler karışsaydı, belki de ben bugün burada Yunanca günlük yazan bir Marika ya da Eleni olacaktım… Cem geliyor, Atatürk’ün evine gidiyoruz.
1881 yılında Mustafa Kemal Atatürkümüzün doğduğu ev, 1935 yılında Yunanistan Devleti tarafından Türkiye Cumhuriyetine hediye edilerek müzeye çevrilmiş. Çocukluğumuzdan beri ders kitaplarında fotoğraflarını gördüğümüz evde, ne yazık ki 2013 yılındaki son restorasyondan sonra Atatürk’e ait pek eşya bırakılmamış. Yine de duvarlarındaki Atatürk’ün hayatına ve Milli Mücadele yıllarına ait ilginç anekdotların olduğu afişler gurur verici geliyor. Duygulanıyorum.
Sonra yine sahile iniyoruz. Kordon’dan kalkıp 50 dk’lık şehir turu yapan renkli otobüslere biniyoruz ve şehrin yürüyerek gezemediğimiz yerlerine selam çakıyoruz: Bizans’tan kalma Agios Dimitros Kilisesi ve İstanbul’dakine eş bir mimariyle yapılmış Hagia Sophia (Aya Sofya) Katedrali, Bizans Hamamları, Bizans Kültür Müzesi, Yahudi Müzesi ve şimdi görkemli bir valilik binası olan eski hukuk fakültesi… Turun sonunda yine Beyaz Kule’nin önünde inip, kordonun diğer tarafına, yeni şehre doğru yürüyoruz.
1997 yılında Yunan heykeltraş Georgios Zangolopoulos tarafından tasarlanan Selanik Şemsiyeleri, yeni şehir sahilinin en tatlı yeri olmuş. Bir sürü metal şemsiye sahilden gökyüzüne doğru yükseliyor. Gece renkli ışıklandırmalarla daha güzel göründüğü söylense de biz gündüz halini de çok seviyoruz. Cem’in önerisiyle geniş sahilde bisiklet kiralayıp sahilin en uç noktasına kadar ayağımızdaki terliklere inat püfür püfür bir bisiklet keyfi yapıyoruz sonra. Önceki akşam çünkü, sağlıksız ayakkabıyla çok yürümekten ayacıklarım sızlamış durmuş, tırnak batması ve türevi sıkıntılardan Orhan Veli’nin Kitabe-i Seng-i Mezar şiirindeki Süleyman Efendi’ye dönmüşüm. ‘’Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırından çektiği kadar…’’ 🙂
Bisiklet turumuzu ve derin sohbetimizi bitirince Beyaz Kule’ye girmek istiyoruz ama akşam olmuş, giriş saatini kaçırmışız. Sağlık olsun, ertesi sabah ilk önce buraya geliriz, deyip kordonda son bir tur atıyoruz. Sahilden biraz uzaklaşınca kendimizi Tsimiski Caddesinin sonundaki Ladadika’da buluyoruz. Ladadika, mezeleriyle meşhur restoranların ve barların bulunduğu, turistik bir mahalle. Sıra bekleyerek oturma fırsatı bulduğumuz mezecide yediğim tütsülenmiş uskumrunun şahane tadını, kocaman Yunan salatasını ve o geceden anı olsun diye bardaklarını çaldığımız uzoyu hiç unutmam. 🙂
Selanik’teki son sabahımızda nihayet Beyaz Kule’nin içine girebiliyoruz. İçeride şehrin tarihini anlatan ve döne döne yükselen bir müze var. 2. Dünya Savaşı sırasında 45 bin kadar Yahudi’nin Selanik’ten alınıp toplama kampına götürüldüğünü ve sadece 2 bininin geri dönebildiğini o müzeden öğreniyorum misal. Çok eski rembetiko kayıtlarının çaldığı, şehrin kültür-sanat tarihinin sergilendiği kısmı da çok iyi hatırlıyorum şimdi. Bir de kulenin terasından veda ettiğimiz Selanik sahilini…
O gün Selanik otogardan otobüse binip 3 saat mesafedeki Kavala’ya varacak, tuvalette içimize mayolarımızı giyip valizlerimizi Kavala terminalinde bırakacak, Kavala Kalesine çıkacak, ardından Kavala sahilinde denize gireceğiz. Kavala Kalesine çıkan Arnavut kaldırımlı yol, ‘Panagia’ dedikleri eski şehir bölgesinde. Eski şehri yokuş yukarı tırmanırken yolda Aziz Nikola Kilisesine ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evine rastlıyoruz. Kavala’dan doğup Mısır Valisiyken Osmanlı’ya kafa tutan Mehmet Ali Paşa’yı Kavalalılar çok severmiş. Tepedeki Kavala Kalesi, manzarasıyla bana Bodrum Kalesini anımsatıyor. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan şehrin girişindeki su kemerleri de kaleden çok güzel görünüyor.
İyice terledikten sonra nihayet sahile inip biraz cips-şarap keyfi yapıyor ve sonunda denize giriyoruz. Güneş batarken Kavala çarşısında dolaşıyoruz. Kavala’nın balık restoranları meşhur, ancak artık paramız suyunu çektiğinden, akşam yemeği niyetine çarşıdaki tatlıcıdan aldığımız Yunan baklavalarımızı iskelede doğan aya karşı yiyoruz o gece. Bir de Kavala kurabiyesi alıyoruz tabi eve hediye 🙂
Ertesi sabah Keşan’a varır varmaz iyice yara olmuş ayaklarımla soluğu devlet hastanesinde alacağım. Akabinde ilaçtı, dinlenmeydi derken Selanik hikayemi kimselere anlatamadan 15 Temmuz kabusunu yaşayacağız ülkece. Edip Cansever’in şiirindeki gibi*** dağılmış pazar yerlerine dönecek memleket. Oysa Kavala sahiline bakarken kulağıma dolan, Zülfü Livaneli’nin Yunan arkadaşı Mikis Thedorakis’e yazdığı dostluk şarkısıyla bitirmek isterim bu ilk Yunanistan seferimden bana kalanı.
‘’Savaş, ölüm, açlık, sürgün, hapis derken,
tespih tanesi günlerimizden vahşi bir çavlan gibi dökülen
dostum Mikis, anlat kimiz biz?
… Ege’nin iki yakasında iki ayrı halk,
kimiz biz? Sahi kimiz biz?…’’
* ”Günaydın Selanik! Haydi haydi!”
** Stelios Kazantzidis, Alim, Anadolu Şarkıları, 2008
*** Edip Cansever, Mendilimde Kan İzleri