‘’Lütfen dikkat! PK 789 sefer sayılı Barselona uçağının yolcuları, uçağınız kalkış için hazırdır. 302 nolu kapıdan uçağa gelmeniz önemle rica olunur.’’ İnsanı sabah uyandığı şehirden alıp akşam dünyanın başka bir yerinde uyumasını sağlayan uçakları çok seviyorum. Mecburiyetten değil, keyiften çıkılan yollardan bahsediyorum. 2015 yılı biterken çalıştığım kurumsal hukuk ofisinin iş yükünden ve özel sektörün stresinden bunalıp kamu kurumlarından birine avukat olayım diye 2016’nın ilk 5 ayı boyunca oturup KPSS’ye çalıştım. Sınav bitti, vizem çıktı, birkaç günlük yeni bir şehir keşfini hak ettim artık. 3 Haziran 2016 sabahı Barselona’ya gidiyorum. Kulağımda Tony Gatlif’in Endülüsya’da (Güney İspanya) geçen Vengo filminin müzikleri çalıyor. Arrinconamela! Flamenkoya bayılıyorum, yıllardır hayalim olan Barselona’ya uçuyorum! 🙂
Koca valizimle hava alanından çıkıp ablamın ‘airbnb’den (Avrupa’da turistlerin kullandığı oda kiralama sistemi) kiraladığı evi kolaylıkla buluyorum. Ev sahiplerimiz, Portekiz’de iş bulamadıkları için Barselona’ya gelmiş Portolu genç bir çift. Birazdan ta 2009’da, Yenişakran’daki anne-çocuk kampında tanıştığım Barselonalı arkadaşım Gina gelip beni evden alacak. 2010’daki Londra buluşmamızdan sonra 3. kez farklı bir şehirde buluşacağız. Gina, Barselona’da grafik tasarım okudu, şimdi de çok yakın, küçük bir şehirde kendi işini yapıyor. Benle buluşacağını ailesine söyleyince annesi, oturup turistlerin pek bilmediği, yerel önerilerle dolu bir liste hazırlamış bizim için. Kaldığımız ev şehrin Gotik Mahallesinde (Barri Gotic) olduğundan, uzaklara gitmeden oralarda yürüyoruz o akşam. Önce bir yerlerde İspanya’nın ünlü aperatifi ‘tapas’lardan yiyerek keşfe başlıyoruz tabi 🙂
Barri Gotic, Katalonya’nın denizcilikte çok iyi olduğu 11-16.yy arası döneminden kalma, gotik mimarili bir mahalle. Bazı binalar Oxford’daki gibi üstten kemerlerle birbirine bağlanmış. Katalonya’nın parlamento binası, Santa del Mar (Deniz) Bazilikası ve 1400’lerde yapılan gösterişli Barselona Katedrali de bu bölgede. Gina, Santa del Mar’i daha çok sevdiğini söylüyor. Bazilika, İspanya İç Savaşında (1936-1939) zarar görmüş, hükümet uzun süre burayı restore edememiş. Gina’nın büyük annesi İspanya İç Savaşını görmüş nesilden. Savaş sonrasında iktidara gelen Franco diktatörlüğüyle anadilleri olan Katalanca 1976’ya kadar yasaklanmış. Gina’nın anne-babası da çok geç öğrenmişler anadillerini. Franco devrildikten sonra 1977’de Katalanlara özerklik verilmiş. Şimdi Barcelona metrosunda ilk anonslar Katalanca, sonrası İspanyolca yapılıyor. Gina, ülkesinin tarihine ilgili, Katalan kimliğine bağlı bir kadın. Balkonlara asılmış bayrakları gösteriyor bana. Sarı-kırmızı şeritlerin üzerinde mavi yıldız varsa, bil ki orada Katalonya’nın bağımsızlığını destekleyen biri oturuyordur, diyor. Philip Meydanı diye bir alana götürüyor beni, hala binalarda iç savaştan kalma kurşun izleri var. İspanya’da 17 çeşit etnik topluluk olduğunu söylüyor, Katalanlar, Basklar, Aragonlar, Galiçyalılar, Endülüsler… Ee diyorum, sen Katalan, o Galiçyalı, öbürü Bask, peki kim İspanyol? Çok gülüyor. Ki asında bu durum bana biraz da kendi memleketimi hatırlatıyor.
Barcelona’nın semt pazarları meşhur. El Born’a gidiyoruz. 1921-1971 arası semt pazarı olarak kullanılan alanda, 70’lerdeki altyapı çalışmaları sırasında, aslında pazarın antik bir şehrin üzerine kurulduğu anlaşılmış. Antik şehir koruma altına alınmış, etrafı da sanatsal sergilere ev sahipliği yapmak üzere restore edilmiş. Konuşa konuşa sahile iniyoruz. Barcelonata! 1992 yılında olimpiyatlara ev sahipliği yapacağından şehrin bu yoksul kuzey kısmı bakıma alınmış. Barcelonata sahili de küçük tapas barları ve renkli kafeleriyle şehrin turistik yerlerinden biri haline gelmiş. Barselona öyle bir şehir ki, insanlar iş çıkışı metroyla sahile gelip denize girebiliyor 🙂 O gece Gina’nın annesinin önerdiği ara sokaklarda dolaşacak, sonra şirin bir restorana oturup şaraplı ve yine tapaslı bir uzun sohbete dalacağız. Zamana ve mesafelere yenilmeyen dostluklar ne kıymetli!
Ertesi sabah Fransa’dan ablam gelecek kaldığım airbnb evine. Çantasını odaya attığımız gibi Barselona’nın Gaudi’li sokaklarını keşfe çıkacağız. Antoni Gaudi, 20. yy’da yaşamış, ‘art nouveau (yeni sanat) akımını benimsemiş, Barselonalı mimar. Şehrin sembolü olmuş Sagra Familia Bazilikasının yapımına başlayan iki mimar görüş ayrılığına düşünce bazilika, 1883’te Gaudi’ye devredilmiş. Devasa büyüklükteki bazilika Gaudi’nin ölümüyle tamamlanmadan kalmış. Hala tepesinde restorasyon çalışmaları var o gün. Önü, ana baba günü. İçeri girmek isteyen upuzun bir kuyruk var. Etrafını dolaşıyor ve o kuyruğu beklemeden Casa Batla ve Casa Mila’nın olduğu caddeye gidiyoruz. Buraları da, 1900’lerin başında Gaudi tarafından konut olarak yapılmış, peri bacaları ile masal evleri karışımı olan ilginç mimarili, tatlı binalar. Ama ben o günü, bu binalardan ziyade, aynı cadde üzerinde çok uygun fiyata açık büfe yediğimiz lezzetli yemeklerle ve 2000 yılındaki Paris gezimizden 16 yıl sonra yine bir Avrupa şehrinde abla-kardeş geziyor olmanın sevinciyle hatırlıyorum. 🙂
Yemekten sonra sırada Gaudi’nin en tatlı eseri Park Guel var. 1910’lu yıllarda Katalan iş adamı Eusebio Guell, mimar Gaudi’den görkemli bir konut sitesi inşa etmesini istemiş. Gaudi, bu istek için Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan bir sürü mozaik sipariş etmiş ancak mozaikler yolda kırılınca usta mimar, Hanselle Gratel’in şekerden evleri gibi rengarenk bir mimari yaratmış. Evler vaktinde tamamlanamayınca da bu renkli alan park haline getirilmiş. Uzun banklar, çiçekli ağaçlar… Gaudi ne iyi etmiş! O gün o kadar yol yürüdükten sonra erkenden eve gidip uyuyacak, ertesi sabah gezmeye Montjuic Tepesindeki Miro Müzesinden başlayacağız.
Joan Miro, Pablo Picasso’nun yakın arkadaşı bir Katalan ressam. 1910’ların başında klasik portrelerde resme başlamış, 1960’larda sürrealizme kaymış. Aslında Barselona, Roma ve Paris gibi Avrupa şehirleriyle karşılaştırıldığında oldukça genç bir şehir. Bin yıllardan kalma değil, birkaç yüzyıldan kalma bir mimarisi ve sanat tarihi var gibi. Müzeden çıkıp biraz dinlendikten sonra ağaçlı yollardan geçip Montjuic Kalesinin olduğu, şehir manzaralı kısma yürüyoruz. Sahiliyle, limanıyla, Akdeniz’e geniş geniş yayılmış Barselona. Manzarayı izleyip geldiğimiz ağaçlıklı yollardan aşağı iniyor, Katalan Ulusal Müzesinin ve ünlü futbol stadyumu Arena Barselona’nın önünden geçip Barri Gotic bölgesine geliyoruz tekrar. Ara sokaklarda Picasso Müzesi, müzenin önündeyse yine müthiş bir sıra var. Beklemeye sabrımız yok. Bir yerlerde yemek yiyip önceki gün Casa Batla ve Casa Mila’ya vermediğimiz giriş parasını Barri Gotik’teki tarihi bir evin avlusunda yapılan flamenko gösterisine veriyoruz o gün. Flamenkoyu çok seven ve hatta bir ara ayakkabısını alıp Flamenko kursuna giden kardeşini kırmaz çünkü benim ablam 🙂
Flamenko, İspanya’nın güneyindeki Endülüsya (Sevilla, Cordoba, Granada civarı) bölgesine has bir halk dansı aslında. Ama turistik değer kazanınca ülkenin her bölgesinde gösterileri yapılır olmuş. Aynı bizim Türk musikisi gibi makamları, uzun hava gibi çığrışları, her bir figürün o halkın yaşam kültürüne dair anlamları var. En sevdiğim flamenko sanatçısı Estrella Morento, en sevdiğim tangosunda*, sevgilisi Pepico’ya ‘sen gidersen bahçemde maydanozlarım solar’ dedikçe duygulanıyorum 🙂 O gün de gösteri öncesi birer sangria içince çakırkeyif oluyorum, hele sahneye 10’lu yaşlarında bir oğlan çocuğu çıkıp içli içli haykırdıkça ve dansçılar topuklarını yere vurdukça müthiş heyecanlanıyorum. Ablam Endülüsya’da çok daha iyi bir flamenko gösterisi izlediğini söylüyor ama ben bunu da çok seviyorum.
Tatlı-mutlu bir kafayla salondan çıkıp sokaklarda 90’ların flamenko ritmleriyle yazılmış Türkçe pop şarkılarını söyleyerek Barcelonata sahiline iniyoruz. ‘’Sana söz yine baharlar gelecek…’’ Sahilde kuma yatıp ayılacak kadar bir süre sohbet ediyoruz. Sonra da La Rambra Caddesinde yürüyoruz. Eski Barselona’yı Katalonya Meydanından şehrin limanına bağlayan bu cadde, oranın İstiklal Caddesi. Her daim turist dolu. Caddenin ortasında şehrin en ünlü pazarı, envai çeşit taze ve kuru etin, sebzenin satıldığı Mercant de La Boqueria var. Caddenin limana varan sonunda ise Kristof Colomb heykeli.
Son günün sabahı, kahvaltıdan sonra Triomf Kemerinden geçip Citedella Parkındaki kocaman ağaçların altına uzanacak, Avrupa’da ve Türkiye’de yaşamayı karşılaştıracak, İspanyol olsak nasıl bir hayatımız olurdu diye düşüneceğiz. Öğleden sonra şehrin geniş caddelerindeki farklı pazar yerlerini gezecek, Santa Katarine pazarının yakınlarındaki estetik bir restoranda karpuzlu, domatesli soğuk ‘gaspaçino’ çorbası içecek, ilk gün Gina’yla gezdiğim El Born’a, Santa Del Mar Bazilikasına ve Barselona Katedrallerine tekrar gideceğiz.
Bizden daha fazla sosyal güvenceleri olduğu için ve yanı başlarında savaş yaşayan ülkeler, tepelerinden geçen savaş füzeleri olmadığı için olsa gerek, bizim kadar dramatik bakmıyor hayata Avrupalılar, diye yazmışım defterime o gece bizi Barselona’dan Toulouse’a (Fransa) götürecek otobüsü beklerken. Oysa korkunç bir iç savaş yaşamış Barselonalılar. O yaz dolaştığım caddeler, bağımsızlık referandumundan sonra sokağa dökülen Katalanları şiddetle bastırmaya çalışan İspanyol polislerine şahit oldu hatta ertesi yıl (2017). Gina’ya neler olduğunu sorduğumda, hayatımda gördüğüm en kanlı günler yaşanıyor burada, diye yazınca, İspanya iç savaşına, Franco diktatörlüğüne karşı gönüllü olarak savaşmaya gelen İngiliz yazar George Orwell geldi aklıma. ‘Katalonya’ya Selam’** kitabını Barselona’ya gitmeden çok önce okumuş, yazarın umdukları ve karşılaştıkları arasındaki git-gelleri pek anlayamamıştım aslında. ‘’Manş’ı geçtikten sonra trene binip de yumuşacık minderlerin üzerinde deniz tutması duygunuzdan kurtulurken gerçekten de bir yerlerde bir şeyler olduğuna inanmak güçtür. Japonya’da depremler mi oluyor, Çin’de kıtlık mı var, Meksika’da ihtilal mi?…’’ diyordu en sonunda. Artık tanık olunan şiddet, savaş, vahşet Orwell’in bahsettiği kadar uzaklarda kalmıyor galiba. İç savaştan 80 yıl sonra Katalonya hala bağımsızlığı için çabalıyor. Benim içinse Barselona, dostum Gina’yla ve o yaz koynunda geçirdiğim o neşeli 4 günle yol hikayelerimin en keyiflilerinden biri olarak atlasıma yerleşiyor.

* Tangos: Flamenkoda 4/4’lük, hareketli bir makam
** Katalonya’ya Selam, George Orwell, BGST Yayınları, 2011