BELGRAD, ‘Balkan Yolcusu’

             2011 eylülünde İstanbul Bilgi Üniversitesinin İnsan Hakları Hukuku yüksek lisans programına kabul edildiğimde, orada çok güzel insanlarla tanışıp kalıcı dostluklar kuracağımdan habersizdim. Sadece hukukun ilgimi çeken bir alanına kayabilmek vardı aklımda. Hayat, beklentisiz başlangıçlarda daha keyifli hediyeler hazırlıyormuş insana meğer. O yıl birlikte yüksek lisansa başladığım arkadaşlarımın bir kısmı ömrümün devamında da yakınlarım olacakmış, hepsiyle başka başka yollara çıkıp yeni hikayeler yaşayacakmışım, hatta biriyle ev arkadaşı olup yuva kuracakmışım, yine onunla Belgrad yoluna çıkıp 2015 sonbaharımı aydınlatacakmışım, nereden bileyim…

          29 Ekim 2015 sabahı Sabiha Gökçen Hava Alanındayız. Vaktinden çok erken gelmişiz. Çünkü yüksek lisansımın yadigarı yol arkadaşım ve ev arkadaşım Evrim de benim gibi planlı, programlı, tedbirli bir öğretmen çocuğu. Uçakta yemek vermeyeceklerinden sandviçlerimizi evde hazırlamış, sularımızı doldurmuş bekliyoruz. Önceki yıl birlikte Belgrad’a gideceğiz diye Evrim’e Füruzan’ın ‘Balkan Yolcusu’ kitabını almışım, o kitabını okuyor, ben notlarıma bakıyorum. Önceki gece ‘Gün Ağarırken’ (Kad Svane Dan*) diye bir Sırp filmi izlemişiz. Belgrad’da yaşayan emekli müzik profesörü, yıllar sonra asıl ailesinin 2. Dünya Savaşı sırasında şehrin ortasına kurulmuş bir toplama kampında yakılan Yahudilerden olduğunu öğreniyor. Film sadece 2. Dünya Savaşına değil, Bosna Savaşına da göndermeler yapıyor. Kontrollerden geçiyoruz. Kulağımda Saraybosna doğumlu Sırp müzisyen Goran Bregoviç çalıyor, uçak Bosna Savaşını çıkaran diktatör Miloşeviç’in memleketine yol alıyor.

     DSC_0217        Kalacağımız hostel, şehrin merkezi sayılan Knez Mihailova Caddesine çok yakın, öğrenci mekanı bir mahallede, yüksek tavanlı, tertemiz bir apartman dairesi. Knez Mihailova’yı İstiklal Caddesine çok benzetiyoruz, kuş sesleri çıkaran adam bile aynı 🙂 Eşyalarımızı hostele bırakıp ev sahibimizin önerdiği ‘Question Mark’ isimli restorana gidiyoruz. Menü, her Balkan ülkesinde olduğu gibi cevapcici (köfte) ve şopska (peynirli salata). Duvarlarda şehrin tarihi fotoğrafları ve Sırp kültürüne dair dekorlar var. Belgrad, Sırpça ‘beyaz şehir’ demekmiş. Tarihi milattan önceye dayanıyor. Osmanlı Devleti zamanında 3 kez kuşatılmış, 1521’de Kanuni’nin seferiyle alınmış, 1878’deki Berlin Anlaşmasına kadar Osmanlı sınırlarında kalmış. 1. Dünya Savaşında Avusturya’nın, 2. Dünya Savaşında Almanya’nın işgaline uğramış. 1944’te Sovyet ordusu tarafından Nazilerden kurtarılıp 1992’ye kadar Balkan coğrafyasının büyük bir kısmını kaplayan eski Yugoslavya’nın başkenti olmuş. Şimdi Sırbistan toprağı.

     DSC_0182    Akşam olmadan Knez Mihailova’da yürüyüp Kalemegdan’a (Belgrad Kalesine) çıkıyoruz. Şehir M.Ö 3. yy’da buralarda kurulmaya başlanmış. Osmanlı Devleti de şehri fethettikten sonra kale surlarının içine paşa konağı, hamam, çeşme, türbe gibi eserler yaptırarak yönetime buradan devam etmiş. Kalenin surlarından Balkanların iki önemli nehri Sava ve Tuna’nın birleşimi görünüyor. Hava iyice soğumuş, biz güneşi batırıp hostele varmanın derdindeyken Belgradlı geçler kale duvarlarına ve dibindeki çimlere yayılmaya çalışıyor. Josep Tito zamanının komünist Yugoslavyasını yaşamış dedelerinin ve Sırp milliyetçisi Slobodan Miloşeviç için savaşmış babalarının ardından nasıl bir nesil yetişiyor acaba Belgrad’da?

          Ertesi sabah erkenden sokaktayız. Kahvaltı için şehrin meşhur pastanesi Toma’da sıra bekliyoruz. ‘Toplumsal Olaylara Müdahale Pastanesi’ diyoruz buraya. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa aykırı davranıp toplumun huzurunu mu kaçırdın, al sana bir koca dilim börek! 🙂 Böreklerimizi yiyip Kalemegdan’a giden büyük parka geliyoruz. Sararmış yaprakları çıtırdatarak yüzümüzü güneşte dinlendiriyoruz. Parkın içine hediyelik eşya stantları kurulmuş, parktaki masalarda satranç oynayan amcalar var. Sonbahar ne güzel mevsim, Belgrad bence beyaz değil, yemyeşil bir şehir! Tuna ve Sava’ya bir de gündüz gözüyle bakıyoruz. Kalenin İstanbul Kapısının önünde fotoğraf çekiliyoruz. Oralarda bir de işkence müzesi varmış. Orta çağdan kalma korkunç işkence aletleri çığlık ve haykırış seslerinin verildiği bir fonla sergileniyor. İnsanın insana ettiğini hiçbir canlı yapamaz galiba. Bu müzeden çabucak çıkıp konuşa konuşa Knez Mihailova’ya iniyor, TL’yle karşılaştırınca bize epey ucuz gelen kafelerden birinde afili birer kahve içerek rengarenk caddeyi izliyoruz.

         Dinlendikten sonraki ikametimiz Nikola Tesla Müzesi olacak. Nikola Tesla, 1856 doğumlu Sırp bilim adamı. Elektriğin kablosuz taşınabileceğini keşfetse de Thomas Edison kadar ünlü olamamış. Edison’a elektriğin yayılması konusunda yardım etmiş ama bu yardımı karşılığı vaat edilen parayı da alamamış. Günümüzde kullandığımız pek çok elektrikli aletin mucidi olan Tesla, yaşarken kıymeti bilinmemiş bir dâhiymiş. Alternatif elektrik akımıyla elektriğin çok uzaklara ucuza götürülebileceğini söylemiş, sermayedarlar buna yanaşmayınca uygulamaya geçememiş. ‘’Eğer nefretiniz elektriğe dönüştürülebilseydi bütün dünya aydınlanırdı.’’ demiş. Hisli adammış Tesla. Ülkenin eski ekonomi bakanlarından birinin evini bağışlamasıyla kurulan müzede Tesla’nın buluşlarına dair arşivler, kişisel eşyaları ve kitapları sergileniyor.

           Tesla Müzesinden çıkıp Aziz Sava Katedralini ararken tramvay yolunun üzerinde çok şirin, nostaljik bir restorana rastlıyoruz, paraya kıyıp şarap-peynir keyfi yapıyoruz. 🙂 Aziz Sava Katedrali, dünyanın en büyük Ortadoks kiliselerinden biri. Mimarisiyle camiyi, hatta bize Ayasofya Camini anımsatan katedralin inşaatına 1935’te başlanmış, 2.Dünya Savaşı sırasında ara verilmiş, komünist rejim zamanında yapımına izin verilmediğinden 88’e kadar öylece kalmış. O akşamüstü de hala restore edilen bölümleri var, her yerini gezemiyoruz.

       IMG-20151031-WA0241 Knez Mihailova’ya dönerken paralel sokakta bir konağa rastlıyoruz. 1800’lerin sonlarında yaşamış Sırp prenseslerden birine ait olduğunu öğrendiğimiz konak, Osmanlı evlerine benziyor. Müzeye çevrilmiş evde o yılların geleneksel ev eşyaları sergileniyor. Mahzene benzeyen bodrum katında da yerel bir sanatçının resim sergisinin açılışı var, etraf kalabalık. Belgradlılar belli ki sanatsever insanlar.

           Gecenin devamında önce kareli masa örtülü, mütavazı bir kafede gitarla Sırpça şarkılar çalan amcaları dinleyecek, sonra gündüzden keşfettiğimiz bir jazz kafeye gidecek, müzik yapan gurubu beğensek de Belgrad’da kapalı mekanda sigara içme yasağı olmadığından duman altında nefessiz kalıp bir saat sonra hostelimize döneceğiz.

DSC_0201

             Ertesi sabah kahvaltı için yine Toma’dayız. Sırp kadınları her sabah o börekleri yiyip nasıl o kadar ince ve güzel kalmayı başarabiliyor acaba? Kadınıyla, erkeğiyle karşılaştığımız tüm Sırplar çok yardımsever sonra. Öyle ki, elimizdeki haritayla yön tayin etmeye çalıştığımızı gören pek çok insan yanımıza gelip ‘yardıma ihtiyacınız var mı?’ diye soruyor yolda. Toma’dan sonra ‘Gün Ağarırken’ filminde geçen Yahudi Müzesini arıyoruz, buluyoruz ama o gün kapalıymış, giremiyoruz. Republik (Cumhuriyet) Meydanına çıkıyoruz. Burada Sırp Prensi Mihael’in bir heykeli var. Heykelin uzanmış elinin Osmanlı askerlerine İstanbul’u gösterdiği rivayet ediliyor. Birazdan Republik yakınlarından Zemun’a giden otobüse bineceğiz.

          Zemun, Tuna Nehri kıyısındaki Kalemegdan’ın tam karşı paralelinde, renkli ve sakin sokakları olan tatlı bir kasaba. Burada da yaşlı ağaçlardan oluşan kocaman parklar var. Birinin içinden geçip ara sokaklardan kasabanın tepesine doğru tırmanıyoruz. Tepedeki orta çağdan kalma Usce Kalesinden Tuna ve Sava Nehirlerinin huzurlu birleşimi ve Zemun’un sivri çatılı evleri görülüyor. Rüzgardan kalede fazla duramıyoruz, yanındaki kafede biraz dinlenelim istiyoruz ama her yer sigara dumanıyken içeride durmak ne mümkün! Bu kez başka ara sokaklardan meydana inmeye çalışırken pazar yerine varıyoruz. Pazarcı amcaları ve pazar arabalı teyzeleriyle burası bize çok tanıdık geliyor.

        Zemun’dan Belgrad’a dönen otobüs ‘Gün Ağırırken’ filminde anlatılan toplama kampının olduğu yeni şehir tarafından geçiyor. Şimdi Çingene çadırlarının bulunduğu alanı, etrafındaki binalardan tanıyoruz. Meğer 2. Dünya Savaşının ilk toplama kampı, Auschwitz’in denemesi olarak Belgrad’da yapılmış.

        DSC_0285Otobüsten inip akşam yemeği için yüksek lisanstan bir hocamızın önerdiği Prolace Restoranını ararken Moskova Oteline rastlıyoruz. Belgrad’a gelen ünlülerin kaldığı Moskova Otelinin tarihi epey eskiymiş, Gandhi bile misafir olmuş buraya. Sonra 1920’lerden kalma bir sinagogun önüne çıkıyoruz. Ziyaret saati olmamasına rağmen görevli kadın kapıyı açıp birkaç dakika da olsa gezmemize izin veriyor. Hayatımda ilk kez bir Yahudi ibadethanesi görüyorum.

     DSC_0338    Nihayet yürüye yürüye eski Opera Binasının karşısındaki Prolece Restoranını buluyoruz. Sırpça ‘bahar’ anlamına gelen Prolece, Belgrad’ın Yugoslavya dönemindeki ünlü restoranlarından biriymiş. Sade dekoruyla 80’leri hatırlatan mekan, bir zamanlar şehrin entellerinin buluşma yeriymiş. Tabak büyüklüğündeki köftelerimizi yerken etrafı izliyoruz. Karşı masada beyaz saçları ve damarlı elleriyle yaşlarının 70 üzeri olduğunu düşündüğümüz iki kadın hararetli bir muhabbete dalmış. Gençliklerini mi anlatıyorlar acaba? 40 yıl önce bu restoranda yaptıkları siyasi tartışmaları, yoldaşlarını belki… Komünist ve kapitalist rejimlerin ikisini de yaşamış olmak onları kim bilir nasıl hikayelere sürükledi…

         Son sabah, hava alanı yolundaki toplu konutların komünist dönemden kalma olduğunu düşünüyoruz. Kapitalistler komünizmi gri binalar ve tek tiplilik-tek renklilik olarak tanımlıyor ya, diyor Evrim. Gri de olsa herkesin başını sokacak bir evi, tek renk de olsa herkesin üzerine giyecek giysisi varmış. Komünist sistemin kitabına göre uygulandığı iyi zamanlarında devlet, sokakta evsiz olmasın, bütün çocuklar eğitim alsın ve ihtiyaç duydukça ücretsiz sağlık hizmetine ulaşsın diye uğraşmış. Temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan vatandaşlar, hayatta kalmak ve ailelerine bir gelecek sunmak adına gece yarılarına kadar çalışmak zorunda kalmamış. Karınları doyan insanların sanata ve spora da vakti kalmış.

        1 Kasım 2015 Pazar günü uçağımız Sabiha Gökçen’e indiği gibi oy vermek üzere nefes nefese sandığımıza koşuyoruz. Orta Avrupa’nın yeşil-beyaz şehri Belgrad çıkıveriyor aklımızdan. Ertesi gün memlekette başlayacak yeni dönemi düşünüyoruz, seçim sonuçlarına göre toplumsal ve bireysel hikayelerimizde olabilecek değişiklikleri konuşuyoruz.

       2 yıl sonra Belgrad hikayemi yazmak üzere defterimi çıkardığımda Belgrad’ı Yugoslavya’yla, Yugoslavya’yı da o son günkü konuşmalarımızla ve Füruzan’ın röportajlarıyla hatırladığımı fark ediyorum. ‘Balkan Yolcusu’nu elime alıp altını çizdiğim sayfalardan birini açıyorum:

           ‘’Almanlar kovuldu, 45’te yeni hükümet kuruldu. Bir yıl içinde okullar açıldı. Öylesine yepyeniydi sanki her şey. Sonra kolektiflik başladı. İnsanlar önce yadırgadı, nedir bu kollektiflik diye. Bilirsiniz kollektiflik Rus sistemidir. Tito, Rus sistemiyle ilişkisini kesti. Kooperatifçilik başladı. İstersen ürününü kooperatifte satabilirdin, zorla değil. Tito herkesin ana dilinde okullar açtırdı, eğitimde çok ilerleme oldu. Okullardan çıkan yetişmiş kadrolara iş sağlandı, kimse işsiz kalmadı. İşçinin ücreti ona yeterdi. Dayanışmaya da bir miktar ayırırdık üstelik. Dayanışmada yeni bir bina yapıldığında (köyde) evi olmayan öğretmene verilirdi o ev. Bizler de o binaya ne kadar katkı vermişiz diye bakıp sevinirdik…’’ **

IMG-20151031-WA0028

* Kad Svane Dan, Yönetmen: Goran Paskaljević, 2012

** Balkan Yolcusu, Füruzan, Yapı Kredi Yayınları, 2011, s.88

Yorum bırakın