”Merhaba! Uzun, yorucu bir kışın sonunda buradayız bir yaz akşamı” diye başlıyor Bulutsuzluk Özlemi’nden Nejat Yavaşoğulları, ‘Yaşamaya Mecbursun’ şarkısına. Bulutsuzluk Özlemi, 1990’lardan beri ablam sayesinde haberdar olup dinlediğim, alternatif müzik yapan bir rock grubu. Elektro gitar başta olmak üzere pek çok batı enstrümanıyla yıllardır memleketin ve dünyanın önemli meselelerine değinen şarkılar söylüyorlar. ‘Yaşamaya Mecbursun’, grubun 1996’da çıkardığı Harbiye Konseri kayıtlarından oluşan albüme ismini vermiş, sözlerinde o yılların gündemini anlatan bir şarkı. Bana en çok hatırlattığı ise Bosna Savaşı.
‘’Bugün canın çok sıkkın, her şey sana zor geliyor olabilir…’’
2015 yılının Ramazan Bayramı tatiline gelen 3 günü Bosna-Hersek’i keşfetmeye ayırmış, aylar öncesinden biletimi almıştım. Yoldaş olarak da yüksek lisans sınıfımdan arkadaşım Rengin’e bilet aldırmıştım. Rengin Batman’da doğmuş, İzmir’de hukuk okumuş, o yıl Suriyeli mültecilere hukuki yardım için çalışan bir sivil toplum kuruluşunda avukatlık yapmakta. 90’ların kanayan bir coğrafyasında büyümüş bir arkadaşla, 90’ların başka bir kanayan coğrafyasına gidiyorum. Bosnalı Sırp müzisyen Goran Bregoviç’i ve Bulutsuzluk Özlemi’ni dinleye dinleye 16 Temmuz 2015 öğleni Saraybosna’ya varıyoruz.
Havaalanından merkeze gittiğimiz takside -gördüğüm ilk Balkan ülkesi Makedonya’daki gibi bir yoksulluk beklediğimden olsa gerek- Saraybosna’nın Avrupai havasına şaşırdığımı hatırlıyorum. Hostelimiz, şehrin en merkezi ve turistik caddesi olan Ferhadiye Caddesi üzerinde. Sonradan Müslüman olduklarını öğreneceğimiz 2 genç kadın işletiyor hosteli. 3,5 milyonluk ülkenin yarısı Müslüman Boşnaklardan, kalanı Sırplardan ve Hırvatlardan oluşuyor. Dünya hala Bosna’yı, 1995’te biten ve 2. Dünya Savaşından sonra yüzyılın en kanlı katliamı olarak bilinen savaşla tanıyor.
Hostele çantalarımızı bırakıp önce ev sahiplerimizin önerisiyle Ferhadiye Caddesinin en güzel ‘cevap cici’sini yapan restoranına gidiyoruz. Tarihi fotoğraflarla dekore edilmiş, tatlı bir mekan. Neredeyse tüm Balkan ülkelerinin ünlü yemeği olan ‘cevap cici’, aslında bildiğimiz Tekirdağ köftesi 🙂 Makedonya’daki gibi ‘şopska’ denen peynirli bir salatayla servis ediliyor. Köfteden sonra Baş Çarşı’da aheste bir yürüyüşe çıkıyoruz. Saraybosna, 1400’lerin sonundan 1878’deki Berlin Antlaşmasına kadar Osmanlı egemenliğinde kalmış bir şehir. Baş Çarşı, büyük taşları ve sıralı küçük el işi dükkanlarıyla İstanbul’un, Bursa’nın ve Üsküp’ün eski çarşılarından izler taşıyor. Çarşının ortasında Mimar Sinan’ın yaptığı Gazi Hüsrev Bey Cami ve sonunda taş-ahşap karışımı bir estetiği olan, ‘Sebil’ dedikleri bir çeşme var, ki aynısından ‘Sarayevo’yla Kardeşlik Çeşmesi’ adıyla 2008 yılında Bursa’ya da yapılmış.
Baş Çarşı’dan sonra Ulusal Kütüphane’ye (Vijecnica) giriyoruz. 1992 yılına kadar Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyetinin eyaletlerinden biri olan Bosna-Hersek, 1992’de yapılan referandumla bağımsızlığını kazanmış ancak Sırp lider Slobodan Miloşeviç’in bu bağımsızlığı tanımayıp Büyük Sırbistan idealine Bosna’yı da katma hırsı üzerine 92’den 95’e kadar sürecek olan o büyük savaş çıkmış. 3 yıldan fazla sürdüğü bilenen savaşta, resmi kaynaklar 110 bin kişinin öldüğünü söylüyor. Çok daha fazlası da göçmek zorunda kalmış olmalı. Kütüphane de savaş boyu bombalanıp harap edilerek yıllar sonra restore edilebilen yerlerden. O yaz (2015) savaşın bitişinin 20. yılı anılıyor ve o gün kütüphanenin girişinde bu savaşın en vahşi katliamı olan Srebrenitza’da yaşananları anlatan bir fotoğraf sergisi var. Birleşmiş Milletlerin bu küçük Bosna şehrinde Sırpların Boşnaklara yaptıklarına sessiz kalması protesto ediliyor. Çıkarılan toplu mezarlar, ölüsünü arayan insanlar… 20 yıl nedir ki? Muhtemelen o 3 gün boyunca sokaklarda gördüğümüz pek çok insan; hosteldeki genç kadınlar, restorandaki garsonlar, para bozdurduğumuz bankadaki adamlar falan kütüphanenin bulunduğu mahalledeki binalarda hala izleri duran o kurşunlar atılırken buradaydı!
‘’Bugün din ve ırk uğruna cinayet işleniyor olabilir…’’
Ulusal Kütüphanenin alt katında Bosna’nın savaş öncesi tarihini anlatan başka bir sergi daha var. Eski gelinlikler, kıyafetler, Boşnakça ve Sırpça yemek tarifleri… Kosovalı müzisyen Suzan Kardeş’in, yola çıkmadan önce izlediğim bir Saraybosna belgeselinde (Kentler ve Gölgeler) ‘Biz çocukken, İstanbul’a bir şey olsa Saraybosna var, derdi büyüklerimiz’ dediği geliyor aklıma. Saraybosna, yıllarca egemenliğinde kaldığı Osmanlıdan çok fazla şey taşıdığından olsa gerek, Balkanların İstanbul’u olmuş bir yerde. 
Kütüphaneden sonra şehrin ortasından geçen Milijacka Nehri üzerindeki Latin Köprüsüne gidiyoruz. Burası, ilkokulda ezberlediğimiz ”1. Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna’da öldürülmesiyle başladı” cümlesinin bizzat yaşandığı yer. Köprüye bağlanan caddede olayın yaşandığı güne ilişkin fotoğraflarla dolu Saraybosna Müzesi de var ama akşam olmuş, giremiyoruz. Köprünün karşısındaki parka geçip Saraybosna Bira Fabrikasını arıyoruz.
‘Sarajevska’, Bosna’nın Osmanlı zamanlarında (1864) açılan bira fabrikasının ürettiği ve Balkanlarda hala çok tercih edilen yumuşak içimli Saraybosna birası. Fabrikanın hemen yanında blues şarkıları çalan, loş ışıklı bir restoran var. Bosna-Hersek’te de Makedonya’daki gibi porsiyonlar büyük, ücretler makul. O gece o restorandan dura dinlene doyup içtiğimiz birayla hafif çakırkeyif olarak çıkacağız. Ertesi gün Mostar yolcusuyuz.
Mostar, otobüsle Saraybosna’ya yaklaşık 3 saat uzaklıkta. Sabah hostelin karşısındaki fırından aldığımız Boşnak böreğimizle kahvaltımızı ettikten sonra Yugoslavya döneminden kalma bir tramvayla terminale gidip yola çıkıyoruz. Otobüs öğle sıcağında ülkenin Hersek bölgesindeki Mostar’ın terminaline varıyor, gölgelerden yürüye yürüye o tarihi taş köprünün olduğu turistik bölgeye ulaşıyoruz. Mostar, Boşnakça ‘köprü bekçisi’ anlamına geliyormuş. Ben bu şehrin ismini daha çocukken Bulutsuz Özlemi’nden duydum.
”Mostar Köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün kim bilir?”
Neretva Nehri üzerinde, 1556’da Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin’in 456 kalıp taş taşıtarak nehirden 24 metre yükseğe inşa ettiği taş köprü, 1993’teki savaş sırasında Hırvat güçleri tarafından yıkılmış. 1997’de UNESCO Dünya Bankasının desteğiyle aslına uygun olarak yeniden inşasına başlanmış ve 2004’te tamamlanmış. Rivayete göre eskiden Boşnak erkekleri cesaretlerini göstermek için düğünden bir gece önce bu köprüden Neretva’ya atlarmış. Şimdi etraftaki taşlardan nehrin serin sularına kendini bırakanlar olsa da sadece profesyonel sporcuların atlamasına izin veriliyormuş. Öğlen yine cevap cici yiyip üzerine Boşnak kahvesi içerek o tehlikeli sıcağın geçmesini bekleyeceğiz. Sonra Arnavut kaldırımlı çarşıda tur atacağız biraz. Etrafta sürekli ‘Don’t forget ’93!’ (1993’ü unutma) afişlerine rastlayacağız bir de.
Saraybosna çarşısından görmediğim kadar çok kurşun ve benzeri savaş aletinden yapılmış hediyelikler var Mostar’da. Rengin bunun politik bir tercih olduğunu söylüyor. İnsanlar gelen turistlere bir daha yaşanmasın diye başlarından geçen savaşı anlatmaya çalışıyor. Hatırlatmaya çalışırken hatırlıyorlar da bir yandan. Ağır gelmiyor mu bunca anı, diye düşünüyorum. Ölen ve göçenlerin dışında, Bosna Savaşında tecavüze uğrayan yüzlerce kadın olduğu da biliniyor. Düşünse, şuan sokakta gördüğümüz insanların bazıları tecavüz bebeği belki de, diyor Rengin. Kanım donuyor. Kulağımda Bulutsuzluk Özlemi ‘Yaşamaya Mecbursun’u söylemeye devam ediyor.
Mostar’dan Saraybosna’ya döndüğümüz otobüste yanıma orta yaşlı bir adam oturuyor. Turist olduğumu öğrenince İngilizce muhabbete başlıyor. 1992’den beri Amerika’da yaşıyormuş. O zamanlar sizin ülkenizde bir kadın başbakan vardı, oğlu Amerika’da benim sınıf arkadaşımdı, diyor. Dünya küçük! 🙂 Ülkelerinin savaştan sonra hızlı toparlanmış bulduğumu, hatta itiraf edeyim gördüğüm diğer Balkan ülkesi olan Makedonya gibi bir yer beklerken oradan çok daha fazla gelişmiş olduğunu söylüyorum. Savaş sırasında Almanya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine kaçan zenginler geri dönüp orada biriktirdiklerini burada yatırıma dönüştürdüler, bir kısmı da dönmeyip oradaki iş yerlerine burada şube açtı, diyor. Yol arkadaşım yarı yolda inecek, biz de hava kararmışken Saraybosna’ya varıp şehrin cıvıl cıvıl gecesini izleyeceğiz.
Saraybosna, gördüğüm en renkli Müslüman şehri. Savaşa rağmen yıllardır farklı etnik kökenler bir arada yaşamayı devam ettirebildiğinden olsa gerek, bir yandan başörtülü Boşnak kızları bayram ziyaretine giderken, bir yandan kısacık etekleriyle ve erkek arkadaşlarıyla eğlenmeye giden kadınlar var. Bir şehrin gelişmişlik düzeyini hava karardıktan sonra sokakta rahatça dolaşabilen kadınlarından anlayabildiğimden, Saraybosna’yı çok seviyorum 🙂
Ertesi sabah şehrin biraz dışındaki Umut Tüneline gidiyoruz. Ayşe Kulin’in Bosna Savaşını anlattığı Sevdalinka romanı biterken ana kahramanlardan birinin ‘keşke kuşatma altındaki şehre ulaşabileceğimiz bir tünel olsa’ diye tarif ettiği Umut Tüneli, 1993’te Saraybosna’nın Birleşmiş Milletler kontrolündeki havaalanı bölgesiyle Sırp kuşatması altında kalan Butmir Bölgesini bağlamak üzere yapılmış. 1,6 metre yüksekliğinde ve 800 metre boyundaki bu tünel sayesinde yaklaşık 300 bin kişinin hayatta kalması sağlanmış. Tünelin yapılması için evini veren Bosnalı aileye minnetle, savaş bitince o ev müze haline getirilmiş. Tünelin girişi ve ilk birkaç metresi hala açık duruyor. Avusturalyalı bir gruba müzeyi gezdiren orta yaşlı rehberin o yılları kendi gençliğinden ve annesinin yemeklerinden örnekler vererek anlatıyor olması gözlerimi dolduruyor. Hayat devam ediyor… Müzedeki bilgilere göre, 1425 gün süren kuşatma boyunca atılan havan topları, şehrin kaldırımlarında kanlı çiçeklere benzer izler bırakmış. ‘Saraybosna Gülü’ adını alan bu izler, ölenlerin hatırası olarak kabul edilip saklanmaktaymış.
Umut Tünelinden sonra şehre dönüp en güzel parkının ortasında, aşağı yukarı bizimle aynı yıllarda doğmuş ve savaşta ölmüş onlarca çocuk adına dikilen anıtta soluklanacak, yeni şehrin çarşısında dolaşacak, bira fabrikasının restoranında son kez iyice bir doyarak fabrikanın müzesine gireceğiz. Saraybosna birasının, fabrika kurulduğu andan itibaren değişen amblemlerini, ilk biranın yapıldığı makineleri, 1984’teki Dünya Olimpiyatlarına ev sahipliği yapan Saraybosna’nın sembolü olmuş sevimli tilki ‘Vucko’lu bira şişelerini ve bira fabrikasının savaş yıllarındaki tarihini göreceğiz. Milijacka Nehri kıyısında dolaşıp At Meydanı dedikleri parkta muhabbet ederken ağaçların arasına gerdikleri iplerde yürümeye çalışan ip cambazlarını ve joglörleri (birden fazla topu aynı anda atıp tutabilenleri) izleyeceğiz. Sonra listemde yer alan; Osmanlı döneminden kalma Hünkar Cami ile Avusturya-Macaristan döneminden kalma Saraybosna Katedraline ve Havrasına gireceğiz. Son gece de tesadüfen bulduğumuz bir pubtaki Brezilyalı bir jazz grubunun konserini dinleyeceğiz.
Ertesi sabah dönüş yolunda ilkokul arkadaşım Mustafa geliyor aklıma. 1995’ten 96’ya girerken öğretmen yeni yıl dileklerini sorduğunda ‘’Bosna Savaşının bitmesini istiyorum’’ demişti de bütün sınıf ‘’Savaş bitti kiii!’’ diye onu düzeltmişti. Savaş Bosna’da bitmiş. Bosnalılar hayata tutunup yıkılan köprülerine ve kaldırımlardaki güllerine rağmen yeni bir ülke yaratmayı başarabilmişler gibi görünüyor. Ancak döndüğümüzün ertesi günü 20 yıl önce Saraybosna’yı kavuran bombalardan biri Suruç’u yakıyor, Rengin’in de benim de keşfettiğimiz bu yeni ülkeyi anlatma heyecanımız boğazımızda kalıyor. Dünya, farklı coğrafyalarda patlayan bombalarıyla dönmeye devam ediyor. Ve kulağımda hala Bulutsuzluk Özlemi çalıyor. ‘’İnsan hep umut eder, biliyorsun bunu’’ diyor.
‘’Ne olursa olsun yaşamaya mecbursun!’’