1979 yılında Tekirdağ Eğitim Enstitüsünden mezun olan annemi devlet, Muş’un Hasköy ilçesinin Elmabulak köyüne ilkokul öğretmeni olarak atamış. O zamana kadar Trakya’dan başka yerde yaşamamış ve Üsküdar’dan öte Anadolu’ya adım atmamış 19 yaşında bir kız çocuğu olan annem, babaannesiyle birlikte ‘Çalıkuşu’ misali Muş’a yollanmış. O eğitim-öğretim yılı boyunca Türkçe bilmeyen bir sürü çocuğa öğretmenlik yapmaya, diz boyu karın altında kaldıkları uzun kış gecelerinde Kırşehirli meslektaşı Kezbanla konuşa konuşa memleketini tanımaya başlamış. Bahar tatilinde Trakya’ya döndüğünde babamla nişanlanmış. Ağustostaki düğünlerinden sonra annemin tayinini Trakya’ya aldırmak üzere karı-koca son kez gittikleri vakit -12 Eylül 1980 gecesi- askeri cunta hükümete el koyunca, bizimkiler Muş’ta mahsur kalmış. Bu hikayeyi çocukken defalarca dinlediğimden olsa gerek, Muş deyince aklıma önce Elmabulak Köyü gelir.
Muşlu dostum Bilalle nişanlısı Methiye, 2011 eylülünde evlenip Bilal’in memleketi Bulanık’a (Muş) yerleşmişlerdi, düğünleri yüksek lisans mülakat günüme denk geldiğinden gidememiştim. 2014 Ağustosunda kızları Deniz dünyaya gelince, 2015 yılının 19 Mayıs tatilinde hem Denizle tanışmak, hem de serhat coğrafyasının görmediğim kısımlarını onlarla dolaşmak üzere yola çıktım.
Çok güneşli bir bahar sabahı, Muş Havaalanındayım, diye açmışım defterimi 16 Mayıs 2015 cumartesi. Birazdan Bilaller arabayla gelip beni alacak. Arabada huzurla uyuyan 9 aylık bal yanaklı Deniz, Muş Kalesine varmak üzereyken uyanacak, çıkardığı neşeli seslerle her yanımız mis gibi bebek kokacak. Sevgi dolu, uyumlu bir bebek Deniz. 2 gün boyunca annesinden bana, benden babasına, babasından amcasına onlarca kilometre yolu kucaktan kucağa dolaşacak da gıkı çıkmayacak, üstüne bir de dudaklarını ucunu kıvırıp gülümsedikçe içimizi coşturacak.
Muş, 1071’deki Malazgirt Savaşıyla Türklerin Anadolu’yla ilk tanıştığı yer. Kalesi o kadar eski ki, kimin yaptığı tam olarak bilinmiyor. 7. yy’da Hz. Ömer tarafından yaptırılıp akabinde Abbasiler ve Ermeni Derebeyliklerinin buralardan geçtiği söyleniyor. Kale manzarasındaki Muş Ovası, yalnızlığın ta kendisi sanki. Öğle yemeğini Murat Nehri kıyısında kuvvetlice yiyeceğimizden kahvaltı niyetine kalenin kafeteryasında çay içip bisküvi atıştırıyoruz.
Fırat Nehrinin Doğu Anadoludaki 2 kolundan biri olan Murat Nehri, Muş’un Kurtik Dağının eteğinden geçiyor. Dağ hala karlı. Nehrin üzerindeki köprü 13. yy’da, Selçuklular zamanında yapılmış. Şimdiki belediye de nehrin iki yakasını Muşlular için piknik ve dinlence mekanı yapmış. Köprüden geçip karşı kıyıdaki restoranın ahşap odalarından birindeki sedirlere yayılıyoruz. Çocuklu aileler için bu halı kaplı odalar çok kullanışlı ve renkli, buraların eti de çok lezzetli. Tıka basa yediğimiz karışık ızgara bizi akşama kadar götürecek.
Murat Nehrinden sonra Bilal direksiyonu Hasköy’e kırıyor. Oraya kadar gelmişken Elmabulak Köyünü, 36 yıl önce anacığımın öğretmeni olduğu okulu görmeden gitmem. Okulun ve okulun karşısındaki evlerin fotoğrafını çekip anneme gönderiyorum, hiç değişmediğini söylüyor, duygulanıyor. Köyün nüfusu artmış olacak ki girişteki ilkokulun yanına bir de ortaokul yapılmış. Annemin kaldığı evin sahibi Maşallah Dede’yi soruyoruz bir köylüye, Ankara’ya göçtü onlar, çok oldu, diyor. Zaman geçmiş, geçiyor… Hasköy’den çıkıp Güroymak üzerinden Nemrut Gölüne varıyoruz.
Nemrut Krater Gölü, Türkiye’nin 1., dünyanın 2. büyük krater gölü. Adıyaman’daki değil, Bitlis’teki Nemrut Dağının 2250 m yükseğinde, volkanik hareketleri sonucu, en derini 155 metre olan 5 gölün oluşturduğu bir doğa güzelliği Nemrut Gölü. Ömrümde ilk kez krater gölü görmüşüm, kaydıraktan kayar gibi dağın karlı yamaçlarından arabayla göle inerken neşelenip türküler söylüyorum, Deniz de sevincime katılıyor. ‘’Bitlis’in önünde bağlar, o yar oturmuş gül bağlar’’ 🙂
Gölün çevresindeki kaplıcalar, volkanik faaliyetlerin son izleri olarak görülüyormuş. Bilal’in dediğine göre 1986 yılında göle bırakılan sazan balıkları üreyerek çoğalmış ki bu da göl suyunun canlı hayatına elverişli derecede temiz olduğunu gösteriyormuş. İsmini 2100 yıl öncesinin Babil hükümdarından alan Nemrut Gölünden ayrılıp Tatvan yoluna çıkıyoruz. 5 bahar önce doğu kıyısını gezdiğim Van Gölünün batı kıyısında, Bitlis civarındayım şimdi. Birazdan Tatvan’ın sakin bir kafesinde kahve içecek, Deniz’in altını değiştirecek ve Ahlat’a geçeceğiz.
İsmini Urartu kralı Lat’tan aldığı rivayet edilen Ahlat’ta, Selçuklulardan kalma kümbet şeklindeki mezarlar için büyük bir açık hava müzesi oluşturulmuş. 12. yy’da yapılan ve sayısı bini aşan kümbetlerin yaklaşık 120’si anıt mezar niteliğindeymiş. Bir dönem ‘Kutbet’ül İslam’ adıyla Selçuklulara başkentlik de yapmış olan Ahlat, sadece mezarlarıyla değil, Ulu Kümbet, Keşiş Kümbeti, Emir Bayındır Kümbeti ve diğer tüm eserleriyle Ortaçağ Türk mimarisinin sağlam kalmış, önemli bir örneği. Keşke tarih dersleri ezberletilerek değil de gezilerle öğretilse! Ahlat’ın bitimindeki mağaralardan oluşan ve ‘Harabe Şehir’ denilen bir bölge var ama akşam güneşi batmak üzere olduğundan içeri giremiyoruz. Anadolu’nun İslamiyetle tanışmaya başladığı Hz. Ömer zamanında (6. yy), onun kumandanlarından birinin anısına yapılan Abdurrahman Gazi Türbesini görüp Bulanık yoluna sapıyoruz.
Van Gölünün Ahlat kıyısında yemyeşil kavaklar süzülüyor. Haçlı Gölünün kıyısından geçerken, ”Bugün 4 tane göl gördün” diyor Bilal. Nemrut Krater Gölü, Güroymak yolundaki Nazik Gölü, elbette ki Van Gölü ve Muş sınırındaki Haçlı Gölü… O gece uykuya dalarken gündüz içime çektiğim göl havasının faydasını ve gördüğüm ilçelerin ıssızlığını düşüneceğim. Ertesi gün kuvvetli bir kahvaltıdan sonra Bilal’in kardeşi Suat’ı da alarak Ağrı-Doğubeyazıt yoluna çıkacak, yolda Bilal’in kuzeni Abdurrahman ve onun arkadaşı Mehmetcan’la buluşup 2 arabalık bir konvoy oluşturacağız.
Yola çıkmadan önce Bulanık’ın çarşısına uğruyoruz. Buraların düğünü bol olduğundan, gelinlerin çoğu başörtülü olsa bile Bulanık’ın küçücük çarşısı adım başı kuaför dükkanı. Sokakta gördüğümüz hemen herkes Bilal’i tanıyor, o da herkesle selamlaşıp hal hatır soruyor. 11 yaşındayken Bulanık’tan Muş Anadolu Lisesini kazanıp okuyarak ilçesindeki çocuklara rol model olan arkadaşım, Bulanık’ta epey sevilip sayılıyor. Meslektaşım Methiye’nin ofisinin önünden geçip Bilal’in eczanesine gidiyoruz. Gururlanıyorum. 🙂
Doğubeyazıt yolu 3 saatten fazla sürüyor. Malazgirt’e yapılan Anadolunun sembolik (!) kapıları komik, Erciş’e 1948’te kurulan son köy enstitüsünün 2011 depremiyle virana dönmüş haliyse hüzünlü… Uzaktan Ağrı Dağı ve Ermenistan sınırı görünüyor. Çantamdan Atlas dergisinin yıllar önce verdiği ve benim bir gün gideceğim diye yıllarca sakladığım Doğu Anadolu kitapçığını çıkarıyorum. ‘’Dağlar, doruklar, zirveler, yaylalar aynı şeyi fısıldar: Burası yükseklerin coğrafyasıdır.’’ diyor. Tutak, Patnos, Diyadin… Tabelalarda gördüğüm ilçeler, batıdaki arkadaşlarımın zorunlu hizmet ya da askerlik gibi görevlerle korka korka geldikleri yerler. Ama o bahar Haziran 2015 seçimleri olmamış henüz, mecliste yeni seslerin duyulacağına dair bir umut, coğrafyanın kaderinin bu sefer değişeceğine dair bir heyecan var toprakta, havada bile! Neşeyle siyaset konuşuyoruz 3 gün boyunca. Ne (seçim öncesi) Diyarbakır patlaması olmuş daha, ne Suruç, ne Ankara! Ahmet Kaya’nın dediği gibi* güneşli, güzel günlere inanan bir yusufçuk havalanmış, İshakpaşa Sarayının girişinde bizi karşılamış.

İshakpaşa Sarayı, Osmanlının Sancak Beyi İshak Paşa tarafından, Doğubeyazıt tepesine 1784’te yaptırılan ve binayı alttan ısıtan sıcak su borularıyla dünyanın ilk kalorifer sistemi sayılan, Osmanlı, Selçuklu ve Fars mimarilerinin tüm özelliklerini taşıyan, 1. Dünya Savaşı sırasındaysa Rus askerlerinin kışlası olan, 116 odalı, görkemli bir saray. Sarayın karşısındaki bir tepede meşhur Kürt destanı ‘Mem u Zin’in yazarı, Kürt bilgini Ahmede Xane’nin türbesi var. Önce onun içine giriyoruz. Etraf, Xane’den dilek dileyip medet ummaya gelmiş ailelerle dolu. Bilal, Xane için ‘dedemizdir’ diyor, Deniz’i kucaklayıp içeri giriyor, dua okuyor. Ben de girip tatlı ailenin huzurunun daim olmasını ve bir gün öyle huzurlu bir aile kurabilmeyi diliyorum.
İshakpaşa Sarayı sadece yerli değil, yabancı turistlerle de dolup taşıyor o gün. Rüzgarlı terasının ucundan heybetli Ağrı Dağının bir parçası görünüyor. 3 yanı duvarlarla çevrili, sadece doğudan girişi olan sarayın her avlusunda ayrı bir dua var. ‘’Herkesin dileği budur ki, dünya döndükçe, burada oturanları mutlu et…’’ Sarayı bitirdikten sonra hep beraber Doğubeyazıt’ta güzel bir yemek yiyip vedalaşacağız. Ben Abdurrahman’ın arabasına geçip Van-Özalp’teki Derya arkadaşıma gideceğim o akşam.
Ana okulu öğretmeni olarak Özalp’e atanan ve annemin çalıkuşuluğunun modern bir halini yaşayan Derya, Diyarbakır’dan yadigar bana. 2008 yazında tanıştığımız kamptan ve ertesi yıl Diyarbakır’da geçirdiğim birkaç günden beri senede bir de olsa fırsatını bulup görüşür, yazışır, birbirimize küçük hediyeler yollarız. Benim için dostluğu ve muhabbeti çok kıymetli. O gece de öğretmen arkadaşlarını davet etmiş, şerefime sofralar hazırlamış, şaraplar açmış. Arkadaşlarından biri bağlama çalacak, türküler söyleyeceğiz, Van’dan Diyarbakır’a gidip içleneceğiz.
Annemin Kırşehirli Kezban’ı gibi Derya’nın da Ağrılı Didem’i ve Adanalı Ebru’su var. Ertesi gün, Özalp’te sosyalleşebildikleri tek yer olan, ‘tabur’ dedikleri askeriyenin lokantasında çorba içerken arkadaşlıktan kardeşliğe dönen hikayelerini ve öğrencilerini anlatacaklar bana. Annemlerin anılarındaki öğretmenler genç yaşta evlenip karı-koca gezerlermiş Anadoluyu. Şimdi (korkulara rağmen) böyle yalnız başına ayakta duran, dostluklarından aile kuran, güçlü ve mutlu kadınlar var doğuda, diye yazmışım onları defterime.
Çorbadan sonra Derya’yla Özalp’ten ayrılıp Van merkeze gidiyoruz. Rus Pazarında dolaşıp Van’ın entelektüellerinin takıldığı Çaykovski Kafe’de Abdurrahman ve Mehmetcan’la buluşarak adını Ahtamar Adasından alan Tamara Otelde yemek yiyoruz. 5 yıl sonra Van sokaklarında el ele sevgilileriyle dolaşan kadınları görmek beni çok mutlu ediyor. Yemekte ve o gece misafir olduğumuz Abdurrahman’ın evinde, kendimizle ve memleketimizle dalga geçe geçe 20 gün sonraki genel seçimler başta olmak üzere her şeyden konuşuyoruz.
Sabah Van Havaalanında Derya ve Abdurrahmanla vedalaşıp onları başladığım gibi güneşli bir ilkbahar gününe emanet ederken, insanın insanla güzelleştiğini, hikayelerle zenginleştiğini düşünüyorum. 2. kez geldiğim serhat coğrafyasından yine mutlu bir Rumi (Rumelili) olarak ayrılıyorum. Bahar umudu getiriyor çünkü. Umut, gittiğim yörenin türkülerini söyletiyor, yüreğimden mutlu, muratlı bir yusufçuk havalandırıyor. ”Dideban** üstündeyim, dal boyun kastındayım, erenler dua edin, ben murat üstündeyim”
*Ahmet Kaya-Şafak Türküsü (şiir: Nevzat Çelik)
**Dideban, Bitlis’te bir dağ