ADANA KÖPRÜ BAŞI

               Avukatlık mesleğinin en sevdiğim yanı şehir dışı duruşmalarıdır. Dosyaya delil götürmek, sunulan delili hakime gösterip iki kelam etmek, tanık dinletmek ve en nihayetinde davanın kabulünü/reddini talep etmek üzere kilometrelerce yol gider, bir saati bulmadan işini halledip günün geri kalanında gittiğin şehri gezersin. 2015 yılımın ilk yolculuğu, işte böyle bir saikle, müvekkillerden birinin Adana-Aladağ’daki dededen kalma arazisi için açtığımız ortaklığın giderilmesi davasının duruşmasına gitmek üzere oldu. Duruşma şubat ayında bir cumaya verilmişti ve vakit, hafta sonunu bağlayıp iki günlük bir Adana keşfi için pek müsaitti. Bu sefer yol arkadaşı olarak annemi seçtim, o da seyyahlık yaşasın istedim. Benim biletimi müvekkil, anneminkini hayırlı avukat evladı aldı ve 20 Şubat 2015 cuma sabahı, İstanbul’u kar altında bırakan meraklı kahramanlarımız güne Adana Şakirpaşa Hava Alanında başladı. 🙂

          Hava alanından Yüreğir Otogarına geçip Aladağ minibüsüne atladık, Torosların arasından kıvrıla kıvrıla, merkeze 110 km uzaklıkta olan Aladağ’a iki küsur saat sonra vardık. Aladağ, dört bin nüfuslu, küçücük bir ilçe. Adliye, Kaymakamlık, Nüfus Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü ve Halk Eğitim Merkezi aynı binanın içinde. 11.30’daki duruşmaya vaktinden çok önce gelmişiz, hakim karşı taraftan da gelen olur diye saati gelmeden almam, demiş. Taşrada işler usulüne uygun işliyor. Bekleyeceğiz. Beklemek için binanın içinde uygun bir yer aradığımızı gören çaycı abla bizi sıcak bir odaya götürüyor. Çayı alırken annem onunla muhabbete başlıyor. Aladağlıymış. İsmi Dudu’ymuş. Bir ay önce kaymakamlığa temizlik işçisi olarak girmiş. Eşi Orman Müdürlüğünde memurmuş. Uzun süre ev hanımı olduktan sonra temizlik işçiliği yapmak ağır geliyormuş ama çocuklar varmış. Büyük kızı Bursa’da, oğlu Niğde’de üniversite okuyormuş. İkisi de cemaat yurtlarında kalıyormuş. İçi pek elvermemiş ama ne yapsın, çocuk okutmak zormuş. Allah o yurtlardan razı olsunmuş…

              Ben o sırada vakti gelen duruşmama girmek üzere ayrılıyorum. Hakim Bey ben yaşlarda, kibar bir adam. İş yükünü soruyorum. Sulh Hukuk Mahkemesi olarak 100. dosyayı görmeden yılı bitirdik avukat hanım, diyor. Davamız kabul oluyor, hakim gerekçeli kararın ve verilen karara ilişkin tapuya gidecek evrakın pazartesi günü yazılacağını söylüyor. Taşranın artısı; avukatlara gösterilen saygı ve yükü az devlet dairelerinde işlerin hızlıca yapılması! Dudu Abla ile vedalaşıp bizi merkeze götürecek minibüs durağına gidiyoruz. Otogarın olduğu yerden Aladağ’ın ve Torosların fotoğraflarını çekiyoruz. O korkunç yurt yangını yaşanmamış henüz, binası çok uzak olmayan bir mesafeden görünüyor. Aladağ, yoksul Aladağlıların dışında sadece zorunlu hizmetle ya da benim gibi günlük işlerle gelenlerin bilebileceği yalnızlıkta, kar altında bir Toros oyuğu o gün. Yine kıvrıla kıvrıla ve yol üstü köylerde dura kalka, üç saatte Adana merkeze varıyoruz.

         Seyhan’da inip kalacağımız Adana Öğretmen Evini ararken, uygun gördüğümüz ilk kebapçıya dalıyoruz. Nerede yersek yiyelim memnun kalacağımızı okumuşum internette. Nitekim bolca ikram edilen mezeler ve yol yorgunluğunun üzerine kebap çok iyi geliyor. Öğretmen evini bulup konuşa konuşa uyuyakalacağız o gece odamızda. Adana bizim için ertesi gün başlayacak zira.

DSC_0099

                  Cumartesi sabahı kahvaltıdan sonra elimdeki gezilecek yerler listesini resepsiyonist kadına gösteriyorum. Yürüme mesafesinde olanları işaretliyoruz lakin Bağ Yolu, Dilberler Sekisi ve Seyhan Baraj Gölüne arabasız iki ‘bayan’ olarak gidemeyeceğimizden, oralardan vazgeçiyoruz. Adana Merkez Park ile güne başlıyoruz. Dallardan sarkan turuncu mandalinalarla Adana’ya bahar çoktan gelmiş, benim için ‘Akdeniz’ anlamına gelen palmiye ağaçları yeşillenmiş. 2004 yılında, Seyhan Nehrinin iki yakasına kurulan Adana Merkez Parkı, Türkiye’nin en büyük şehir parkı imiş. Şansımıza o sabah şehrin belediye bandosu orada prova yapıyor ve Adana bize neşeli şarkılarla ile ‘Günaydın’ diyor 🙂 Sabah güneşiyle Seyhan Nehri boyunca devam edip Sabancı Merkez Camine varıyoruz. Şehrin tam ortasında, toplam 65.000 m2’lik bir alanı kaplayan caminin ve imanın altı şartını temsil eden altı minaresinin yapımına 1988 yılında Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından başlanmış. Daha sonra Sabancı Vakfı masrafların %50’sinden fazlasını karşılayınca, cami 1998’de, Ortadoğu ve Balkanların en büyük camisi olarak ‘Sabancı Merkez Cami’ adıyla ibadete açılmış. Adana’daki hemen hemen her şeyde Sabancıların adı var zaten.

DSC_0199


Camiden çıkıp Seyhan Nehri üzerindeki Taşköprü’ye doğru yürüyoruz. ”Adana köprü başı, otur saraya karşı, gel beraber gezelim, dosta düşmana karşı” 🙂 Adana’nın simgesi kabul edilen Taşköprü, dünyanın kullanılmakta olan en eski taş köprüsüymüş. M.S 1.yy’da, Roma imparatoru Hadrianus tarafından yaptırılan 310 metre uzunluğundaki köprünün 21 gözü varmış. Ancak Osmanlı zamanında Seyhan Nehri ıslah edilirken 7 gözü toprak altında kalmış. Köprü, bugünkü Adana Büyükşehir Belediyesinin Seyhan ve Yüreğir ilçelerini birbirine bağlıyor. Sürekli göç alan Yüreğir, yoksul ve vukuatlı nüfusun yerleşimi olmuş. Köprünün üzeri kara bıyıklı ve sakallı işportacılarla dolu. Annem korkuyor, korkunca kafasını önüne eğip çok hızlı yürüyen bir kız çocuğuna dönüyor. Küçük kızımın elinden tutup onu köprünün yarısından Seyhan’a geri döndürüyorum.

                   Buradan sonra sora sora Adana Sinema Müzesini bulacağız. Çünkü benim için Adana, Altın Koza Film Festivali demek, Yılmaz Güney demek! 1969’dan beri Adana’da düzenlenen ve ismini Çukurova’nın bereketi pamuktan alan Altın Koza Film Festivalinin 18.sinin düzenlendiği 2011 yılında, Büyükşehir Belediyesi eski Adana evlerinden birini restore ederek kente bir film müzesi açmış. Müzede Yılmaz Güney başta olmak üzere Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Abidin Dino, Muzaffer İzgü, Ali Şen, Şener Şen, Menderes Samancılar, Bilal İnci, Ali Özgentürk gibi sinemaya ve edebiyata gönül vermiş onlarca Adanalı sanatçıdan parçalar var. Tüm duvarlar boydan boya Yeşilçam filmlerinin afişleriyle kaplı ve tabi ki bu afişlerdeki oyuncu, yönetmen, senarist vesaireden en az biri Adanalı. Yılmaz Güney’in filmlerde giydiği kostümleriyle karısına ve arkadaşlarına gönderdiği el yazılı mektupları, 1960’larda Adana’nın en meşhur yazlık sineması olan Sular Sinemasının maketi ve hemen üzerinde Muzaffer İzgü’nün o sinemayı anlatan hikayesi, bir köşede zannımca mutluluktan bahseden Abidin Dino’yla Orhan Kemal’in heykelleri, Altın Koza’nın eski afişleri, plaketleri ve tabi ki Yaşar Kemal söyleşileri… Hepsi, Adana’nın edebiyatta ve sinemadaki kıymetli yerinin nostaljisi gibi.

DSC_0182


Muzaffer İzgü çocukluğumun en sevdiğim yazarlarından. Sonradan filmi de çekilen ve İzgü’nün kendi hayatını anlattığı ‘Zıkkımın Kökü’ romanında Adanalı çok yoksul bir aile vardır. Kavurucu Adana yazında tüm aile, hayatta kalabilmek için farklı farklı işlerde çalışır. Hava bunaltıcı da olsa kahramanlar yazın bitmesini hiç istemez. Hatta babanın şu cümleleri her kar yağdığında aklıma gelir, kışı sevmememin sebebidir: ”….ğimin kışı. Mevsimlerin en zalımı! Damı ayrı, yakacağı ayrı, yiyeceği ayrı, giyeceği ayrı dert. Yaz öyle mi! Karpuz peynire doyarsın, neresi olsa kafanı koyar yatarsın. Fakirin dostudur yaz!”

DSC_0209


Sinema Müzesinin ardından eski Adana sokaklarından geçerek Ulu Cami’ye gidiyoruz. Ulu Cami, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra Çukurova (Kilikya) coğrafyasında kurulan Ramazanoğulları Beyliği döneminde (16.yy’da) yapılmış, Sabancı Merkez Cami açılana kadar (1998) Adana’nın en büyük camisi olmuş, Memluk mimarisi tarzında, gösterişli bir cami. Caminin karşısında Ramazanoğullarından kalma aynı tarzda bir medrese de var.
Medreseden tarihi Kazancılar Çarşısına giden yolda Adana’nın eski valisi Ziya Paşa’nın mezarı bulunuyor. Osmanlının Tanzimat Dönemi yazarlarından olan ve Namık Kemalle birlikte ‘batılılaşma’ kavramını ilk ortaya koyanlardan olan Ziya Paşanın ismi, Adana’nın pek çok mahallesine, caddesine ve hatta şehrin bugünkü en işlek bulvarına verilmiş.

              Kazancılar Çarşısı, eski Adana’da bakır ve kazan tamircilerinin dükkanlarının bulunduğu Arnavut kaldırımlı bir çarşı imiş, yakın zamanda restore edilmiş. Çarşının bitiminde Büyük Saat Kulesi var. Adana Büyükşehir Belediyesinin amblemi olan ve 1881’de yapılan 32 metrelik kulenin, Türkiye’nin en yüksek saat kulesi olduğu söyleniyor. Son yıllarda, Kazancılar Çarşısından Saat Kulesine kadar masalar kurulup Dünya Rakı Günü (Adana Rakı Festivali) kutlanıyormuş burada. O yılın (2015) aralık ayında saldırıya uğrayıp ismi ‘Adana Kebap ve Şalgam Festivali’ olarak değiştirilecek olan festival! Annem buralarda Hanımın Çiftliği dizisini hatırlıyor. Orhan Kemal’in romanından uyarlanan dizinin çarşı sahneleri burada çekilmiş. Annem için Adana; biraz İnce Memed, biraz ‘Hanımın Çiftliği’ ne de olsa 🙂

DSC_0214

                 Eski Adana’yı bitirince soluklanmak için o zamanlar Adana’da yaşayan dostum Egemen’i arıyorum. Yoğun işine ara verip bir çay içimi sohbete geliyor. Egemen ve daha sonra tanışacağım anaokulu öğretmeni eşi Aslı, Adana’yı ve Adanalıları çok sevmiş. İnsanlarının çok sıcak ve yardımsever olduğunu, yaz sıcakları hariç gayet yaşanılabilir ve medeni bir şehir olduğunu söylüyor Egemen. Bir de Rakı Festivalinin, 1800’lerde Kazancılar Çarşısında kurulan Kuş Pazarı geleneğinden, pazara gelen esnafın cumartesi geceden başlayıp pazar sabahına kadar kebap ve rakı keyfi yapmasından geldiğini anlatıyor. Aslı da sonra Adana’daki öğrencilerinin en sevdiği yemeklerin dürüm, kebap, ciğer ve lahmacun olduğunu, 5-6 yaşındaki çocukların öğle aralarında sipariş ettikleri lahmacunun içine maydanozları özenle yaydırıp limonu ustaca sıktığını anlatacak. 🙂

DSC_0216

              Son olarak Ziya Paşa Bulvarına gidiyoruz. Ciğerci Celal Usta’da ciğer şiş yiyip tıka basa doyduktan sonra biraz da Adana’nın modern kısmında yürüyoruz. Mersin’de bir minibüste vahşice katledilen Özgecan Aslan’ın üzerinden çok az zaman geçmiş henüz. Adana’da bindiğimiz tüm minibüslerde o güzelim genç kadının fotoğrafı var. Minibüs şoförleri, katil meslektaşlarıyla aynı zihniyette olmadıklarını ifade etmenin yolunu böyle bulmuşlar. Ziya Paşa Bulvarının yakınındaki Atatürk Parkında da bir grup üniversite öğrencisi, başka Özgecanlar ölmesin diye yürüyüşte. Hakikaten başka Özgecanlar ölmese, başka Aladağlar olmasa keşke!

                Ertesi sabah Egemen bizi yolcu etmek üzere hava alanına da geliyor sağ olsun. Uçağı kaçırabilecek kadar derin ve uzun bir muhabbete dalıyoruz. 2012 yılında ÖYP (Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı) ile Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Hukuk Tarihi bölümünde araştırma görevlisi olmaya yetecek kadar puanım varken, önce tercih edip sonra Adana’da yaşayamam diye sildiğimi hatırlıyorum. Gelseydim Adana’da nasıl bir hayatım olurdu, diye düşünüyorum. Güzel olurdu, diyor Egemen. Şehrin modern kesiminde oturan, Ziya Paşa Bulvarıyla üniversite kampüsü arasında yaşayan, arabasıyla Doğu Akdeniz civarını karış karış dolaşan bir akademisyen olurdum muhtemelen… İsmimiz anons ediliyor, nefes nefese uçağa binip tekrar gelebilme umuduyla Adana’ya veda ediyoruz. Kendine has havasıyla, çok sevdiğim yazarları ve sinemacılarıyla bu şehrin bende ayrı bir yeri oluyor. Bir dönem (1941) Adana’da yaşamış Abidin Dino’nun dediği gibi: ”Çukurova, Toros eteğinden deryaya kadar uzanır. Hikayesi anlatılmaya değer…”

Yorum bırakın